Komalen Jinen Ciwan

21. yüzyılda hücre yapısına dair ayrıntılı bir araştırma yapılmış. Bu araştırmada, her an insan beyninde ve vücudunda milyonlarca hücrenin doğduğu, milyonlarcasının da öldüğü belirtilir. Doğum ile ölümün, canlılık ile yok oluşun hücre dünyasında birlikte gerçekleştiği ortaya konulur. Araştırmaya göre doğan her hücre diğer hücrelerle iletişim ve bağ kurma yeteneği ve kapasitesi ile doğar. Hücreler bu potansiyellerini kullanıp diğer hücrelerle bağ, kombinasyon oluşturabilirlerse yaşayabilirler. Fakat ilişki kuramaz veya kurmazlarsa, kendi üzerine çöküp ölürler. Üstelik hücrelerin öteki hücrelerle bağ kurmak için sonsuz bir zamanları da yok. Zamanları sınırlı. Doğrusu belirli bir zamanları vardır. Ya bu zaman dilimi içinde diğer hücrelerle ilişki-bağ oluşturarak yaşayacak ya da ölüp yok olacaklardır.
Demek ki sorun sadece hücre dizilişleri, hatta varlıkları değil, hücrelerin yaşayabilmesi, ilişkiye, daha doğrusu örgütlenmeye bağlı gelişir. Hücrenin bu özelliğinin insan sosyolojisiyle bir bağı olabilir mi? Belki de insanın sosyal bir varlık olmasının, toplum dışında yaşayamamasının nedenlerinden biri insan hücresinin, genetiğinin bu özelliğidir. Üzerinde düşünmeye değer bir konudur.
Anlam konusuna geçmeden önce anlam üretme merkezi olarak beyin yapısı ve evrimine dair bazı vurgular yapmak yararlı olacaktır. İnsan beyni yaşamsal, duygusal ve düşünsel fonksiyonları bulunan sinir sistemi merkezidir. Bu fonksiyonların her biri beynin bir bölgesi tarafından karşılanır ve beyin bu işlevleri zamanla kazanır. Ki bu evrimsel bir gelişimdir.
Beynin ilk katmanında, ilk gelişen kısmı yaşamsal beyindir. Buna “alt beyin”, “eski beyin”, “dürtüsel beyin”, “sürüngen beyni”, “ilkel beyin” gibi isimler de verilir. Dürtüsel beyin klasik canlı fonksiyonlarını düzenler: Beden ısısı, kalp atımı, solunum, dolaşım ve boşaltım sistemleri bu kapsamdadır. Bu beyin yaşamla, yaşamda kalma dürtüsüyle ilgilidir.
Beynin ikinci katmanı duygusal beyindir. Bu beyin sadece memelilerde bulunur. Bu nedenle adına memeli beyni de denir. Limbik beyindir. Beynin birinci katmanında beliren kararların duygusal şekillenmesini ve duyumsal bilgi ile yönlendirilmesini sağlar. Dost ve düşman ayrımı yapabilecek bir belleğe sahiptir. O nedenle eğitilebilir.
Üçüncü katmanda düşünsel beyin vardır. Bu beyin ayırt edicidir. Çünkü sadece insanda vardır. Temel niteliği soyutlamadır. Şöyle söylenebilir: Birinci katmanda alınmış, ikinci katmanda duyularla şekillenmiş ve yön kazanmış olan kararları üçüncü katman hem denetler hem de ifadeye kavuşturur. Bu nedenle birinci katmana göre üçüncü katman karar değil kararsızlık merkezidir. Bir karar ne kadar hızlı alınırsa düşünsel beyin o kadar devre dışı kalmış demektir.
Yaşamsal konularda sürüngen beyni daha atak ve önde olsa da diğer beyinler tarafından dengelenir. Beynin işleyiş diyalektiği bakımından limbik sistem denilen duygusal veya orta beyin kritik bir işleve sahiptir. Memeli beyni dediğimiz bu beyin kendi başına işlediği gibi üstünde bulunan düşünsel beyin ve altında bulunan sürüngen beyinle de ilişki içindedir. Daha doğru bir ifadeyle ilişkiselliğin sistemidir.
Beyin vücuda alınan glikozun %25’ini, oksijenin %20’sini kullanır; kan dolaşımının %18’ini kendisine çeker. Beyin evriminin gerisinde düşünce gücünü geliştirme dürtüsü veya amacı yoktur. Temel dürtü yaşamı süreklileştirmek ve bedeni canlı tutmaktır. 500 milyon yıllık bir geçmişi vardır. İnsanın beyin katmanı ise 200 bin yaşındadır. Beyinde ortalama 100 milyar nöron bulunur, bunun 80 milyarı beyincik denilen sürüngen beyinde bulunur. Bu nöronların görevi bedenin canlı kalmasını sağlamaktır. Bu 80 milyar nöronun hareketi toplam enerjinin %8’ini harcar. Düşünen beyin ve limbik sistemi oluşturan 20 milyar nöron ise enerjinin %17’sini kullanır. Bu enerji, nöronlar arasındaki düşünmeyle oluşan ve sinaps denilen milyarlarca iletişim yolunda harcanır.
Sürüngen beyni dediğimiz eski beyin ölmez, yorulmaz, dinlenmez, sürekli dinamik ve atiktir, ataktadır. Eski beyin %83 oranında görerek öğrenir. Gördüğüne inanır. Devamlılık özelliği yoktur. Başa ve sona dikkat eder. Kısa, basit somut şeyleri öğrenir, akılda tutar. Ona iyi gelen ve kötü gelen şeyleri ayırt edebilir. Dost ve düşman ayrımı vardır. Yaşamda kalmakla ilgili beslenme, korunma, üreme gibi özellikleri kontrol eder, yönlendirir. Burada en önemli nokta beyin işleyişinin karakteridir.
Beyin tıpkı canlılar gibi tarihsel süreç içinde adım adım evrimleşmiş ve farklı bölümlere sahip bir sinir sistemidir. Fakat sürüngen, memeli ve düşünce beyni olarak ayrılan beyin bölümleri aynı sistemin ilişkisel bileşenleridirler ve birlikte ilişkisel diyalektik temelinde işlerler. Duygusal beyinden kopuk bir analitik beyin düşünülemez. Düşünülse bile bu insan beyni olamaz, makine beyni olabilir ancak. Yapay zekada duygusal zekâ olmayabilir. Gerçi duyguların da öğretilebildiği yapay zekâ geliştirme deneyimleri de oluşturulmaya çalışılmaktadır. Özetle yapay zekada entelektüel beyin, duygusal beyinden kopuk olabilir, ki öyledir zaten. Fakat insan için böyle bir beyin yoktur. İnsan beyni hem biyolojik bakımdan hem de işleyiş bakımından diyalektiktir.
Diyalektik Kürtçede hala kullandığımız iki rakamının karşılığı olan “du” kelime kökünden gelir. “Du” Avrupa’da “diya” olur, kökü Aryencedir. Zerdüştlükteki karanlık-aydınlık ikilemi de diyalektik düşünceye felsefi bir temel sunmuştur. Avrupa bunları almış, farklı anlatımlara kavuşturmuştur. Diyalektik, esas olarak doğadan gelir. Engels’in “Doğanın Diyalektiği” tanımlaması bu nedenle öğreticidir. Toplumsal diyalektik de doğa diyalektiğinden bağımsız değildir. Özgünlükleri olan ama onunla bağ içinde gelişen bir diyalektiktir bu. Bu noktada Hegel felsefesi önemlidir. Hegel’de anlam, dolayısıyla toplum ön plana çıkar. “Tin’in Fenomenolojisi” doğa ve anlam olarak tercüme edilebilir, yorumlanabilir.
Doğanın, diyalektiğin çelişkili karakteri var. Felsefede tez, anti-tez, sentez olarak ifade bulur. Hegel’deki tez, anti-tez de bu doğanın diyalektiğidir. Hegel böyle söyler, Engels de ‘çelişki’ der. Hatta Engels bu çelişkiyi, karşıtlığı ‘yok etme’ olarak anlar. Marksizm’deki bu sınıf kavgasının, sınıf mücadelesinin tez, anti-tez olarak temeli Hegel’de atılır. Hegel bunları tez, anti-tez olarak işler. Burada Marks, “sınıf çelişkisi” der, “Tarih sınıfların mücadelesidir” der. Bunun belli bir anlamı vardır fakat bunu aşırıya vardırır. Aşırıya vardırması proletaryanın burjuvaziyi yok etmesine dair öngörüsüdür. Bunun için proletarya diktatörlüğünü esas alır ve teorisine uygular. Böyle bir komünizm ideali ortaya çıkar.
“Tarih sınıfların mücadelesidir” teorisi yerine bir teori geliştireceğiz. Yapılan düzeltme veya diyalektik değişiklik şudur: Bir sınıfın başka bir sınıfı yok etmesi ne evrende var ne de toplumda. Diyalektik böyle yorumlanamaz. Stalin böyle yorumladığı için kendi vatandaşlarından milyonlarcasını öldürdü. Mao kültür devrimini yaptı, o da başarısız oldu. Çünkü doğada, evrende böyle bir şey yoktur. Bir dönüşüm olayı vardır ve çelişkili bir dönüşümdür söz konusu olan. Tabii ki dönüşüm çelişkiyle olabilir. Çelişki devreye girmeyince dönüşüm olmaz. İşte sıcak-soğuk konusu. Korkunç bir sıcak çekirdek var, korkunç bir soğuk doğa var. Çok açık iki zıt uç. Halen devam ettiği belirtilen meşhur bir evren hikâyesi de böyledir.
Evrenin genişlemesi görüşü var. Büyük bir durgunluk, büyük bir soğuklukla evrenin sona ereceğine dair de bir teori var. Kimisi belli bir dönemden sonra içteki enerji azaldığı için, genişlemeyi mümkün kılan enerji patlamasının duracağını söyler. Kara deliklerin enerjisi tükenince, bu sefer tersinden bir kapanma olayının meydana geleceği, genişlemenin duracağı, daralmanın başlayacağı ve ilk patlamanın gerçekleşmesinden önceki gibi büyük bir büzülme yaşanacağı ve çöküş olacağı yönünde görüşler vardır.
Şöyle bir soru da sorulabilir; acaba öyle bir aşama mı yaşıyoruz? Genel tespitler genişlemenin halen devam ettiğini söyler. Çökme sürecinin henüz başlamadığı ancak başlayabileceği söylenmektedir. Böyle bir evren anlayışı da var. İkisi de maddenin kapanmacı, büzülmeye yatkın oluşuna dayanır. Zaten enerji büzülünce madde olur. O parçacık temelinde bir büyüme de sağlar. Soğuma yayılınca sürekli madde parçacıkları doğar. Ve o parçacıklar enerjiyi iter. Enerji var olduğu için büyük bir kaynak oluşur. Kimi yıldızlar, galaksiler meydana gelir. Bu sefer galaksiler birbirini itmeye başlar. Bu halen durmamış. Burada kilit soru şu: Enerji bitince ne olacak? Cevap da “Her şey bitecek, her şey sönecek. Büyük bir soğuk evren meydana gelecek” şeklindedir.
Buna karşılık bizim söyleyeceğimiz şudur: Eğer böyle bir şey doğru olsaydı, şimdiye kadar çoktan olmuş olurdu. Eğer böyle bir olasılık olsaydı, şimdi böyle bir evren olmazdı. Eğer şimdi böyle bir evrende yaşıyorsak belki çökme teorisine, genişleme teorisine anlam verilebilir. Ama büyük durgunlaşma teorisi doğru olsaydı, zaten bir öncesizlik var, o öncesizliğin belli bir aşamasında bu durgunluk meydana gelebilirdi. Böyle bir durgunluk olasılığı olsaydı, bu çoktan gerçekleşirdi. Ve biz olmazdık, güneşimiz olmazdı, canlılar olmazdı. Dolayısıyla bu öncesizlik ilkesini göz önüne getirdiğimizde bunun yanlış olması gerekir. Genişleme düşünülebilir, daralma çökme de olabilir, ancak bu tez pek kanıtlı olamayacağa benzemektedir.
Özcesi bunlar yarım teorilerdir. Bir şeyler açıklanmaktadır ama belki de evren böyle değildir. Nitekim “karanlık madde” ve “karanlık enerji” kavramları var. Galaksileri ayakta tutan, karanlık madde ile karanlık enerjidir. Bunların ne olduğu bilinmez. Bir diğer şey söylenir; bu görünen evren %6’sıdır, görünmeyen evren %94. Ki o da karanlık enerji ve karanlık maddedir. Onu da henüz hiç kimse tanımlayamamaktadır.
Materyalist dünya görüşü ve mevcut evren anlayışlarının her şeyi izah edemediği bu gelişmelerle birlikte anlaşılmıştır. Daha çok düşünmek gerektiği açıktır. Araştırmalar geliştikçe yeni sırların kendini göstereceği de öngörülebilir. Ortaya çıkacak en küçük bir parçacık her şey anlamına da gelebilir. Böyle birçok görüşün ortaya çıkması da sırlarla dolu düşünceyi teşvik eder. Biz de dogmaların esiri olmadan düşünmeye devam edelim.
İnsanlaşmayı mümkün kılan şey soyutlama yapabilen analitik beyindir. İnsanlaşma veya toplumsallaşma analitik beynin ürettiği anlam üzerinden varlık kazanır. Dikkat edelim, doğa canlı bir oluştur, diyalektik bir yaratımla sürekli yenilenen, çeşitlenen bir nitelik arz eder. Ki bu akış insanın biyolojik evrimine ve beyin yapısının şekillenmesine kadar varır. Bu evrimin ürünü olan insan doğaya dönerek, onun diyalektiğini inceleyerek kendisini tanımaya, anlamlandırmaya çalışır. O halde insanı, doğanın kendi üzerine düşünme hali olarak tanımlayamaz mıyız? Anlam, toplumsallaşmanın kurucu faktörü, ontolojik temelidir. Anlam her şeyden önce bir olguya göndermede bulunur. Dolayısıyla bir varlık gerektirir.
Varlık, felsefi düşüncenin başladığı andan itibaren değişmeyen bir tartışma konusudur. Hangi şeyler vardır, var olmak nedir, varlık bir fiil hali olarak görülebilir mi, bir şeyin var olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Görünürde basit ama gerçekte son derece karmaşık olan ve benzeri devasa sorular etrafında yürüyen bir tartışmadır bu. Bu tartışma varoluşçu filozoflarda, özellikle de Heidegger’de oldukça derin bir hal alır. Leibniz, Bergson, Deleuze gibi filozoflar da oluş felsefesiyle ufuk açıcı analizleriyle ön plana çıkarlar.
Anlam kavramı da varlık kavramına benzer biçimde, hatta belki de daha ağır şekilde felsefenin zorlu tartışma konularından biri olagelmiştir. Anlam kavramını zorlaştıran pek çok etken olmakla birlikte, olguyla anlam arasındaki ilişki önemlidir. Zira olgu ile anlam arasında algı vardır ve algı, gerçekliği eğip bükme potansiyeli taşır. Biz, gerçeklikler de diyebileceğimiz olgular hakkında kavramlar yoluyla ve dil üzerinden düşünürüz. Fakat kavramlar üzerinden tanımladığımız şey gerçekliğin tamamını içermeyip olgunun kendisini bize bir sunuş biçimiyle sınırlı kalabilir. Çoğunlukla da sınırlı kalır. Ayrıca her şey her an değişir, dönüşür, yenilenir. Bu da olgunun gerçekliğiyle onu ifade etmeye çalışan kavram arasında bir mesafe yaratır. Ve bu seyir uzayıp gider.
Bu ve benzeri zorluklarına rağmen, anlam üretmede, gerçekliği kavramlar üzerinden soyutlama ve kavramsallaştırma dışında bir yol yoktur. Fakat kavram-anlam-gerçeklik arasındaki ilişkiye dair farkındalık da çok önemli ve gereklidir. Aksi takdirde kavramlar bizi gerçeklikten ve anlamdan uzaklaştırabilir de. Anlam ise toplumsallaşmanın kurucu unsurudur.
Doğanın anlamı onun diyalektiğindedir ama ‘anlam’dan bir mutlaklık kastımız yok. “Gini katsayısı” denilen ekonomik bir kavram vardır. “0” ile “1” arası bir değerden söz edilir. “0”a gelince mutlak eşitlik “1”e doğru gelince mutlak eşitsizlik oluşur. Mutlak “0” da mümkün değil, mutlak “1” de. “1” ve “0” sanal kavramlardır. Mutlak anlam, mutlak geist veya mutlak anlamsızlık düşünülebilir ama gerçekleşemez. “1” ve “0” kavramları bunu ifade eder.
Kuantum fiziğinde ‘belirsizlik ilkesi’ adı verilen bir ilke var. Bu ilkenin özelliği şudur: Bir olgunun hızını kesin olarak bilirsen konumunu; konumunu kesin olarak bilirsen hızını bilemezsin. Hız için yapılan ölçüm olgunun konumunu etkiler. Tersi de geçerlidir. Mutlak bilgi, dolayısıyla mutlak anlam diye bir şey yoktur. Bilinirlik bilinmezlikle birliktedir. Bilginin olduğu yerde belirsizlik de olacak. Bir şeyi bilirsen mutlaka bir şeyi de bilemezsin. Mutlak canlılık ve mutlak ölümlülük olamaz.
İşte meşhur Schrödinger’in kedisi deneyi buna örnektir. Bu deneyin mantığa getirdiği yenilik nedir? ‘Kutudaki kedi canlı mıdır, ölü müdür?’ sorusuna karşılık ‘Ya ölüdür ya da canlıdır’ denilemez. Doğru cevap ‘hem canlı hem de ölüdür’ şeklindedir. Canlılık ölümü gerektirir, ölüm de canlılığı gerektirir. Ölünün olduğu yerde canlı, canlının olduğu yerde de ölü olacaktır. Evrende olup biten her şey işte bu “hem-hem de” ilkesine göre olur. “Ya-ya da” anlayışı yerine “hem-hem de” anlayışına dayalı paradoksal bakış hakikate daha yakın durmaktadır.
Doğa diyalektiğinde özne-nesne ilişkisi veya dengesi konusunda ne söylenebilir? Elbette doğada denge de olacak, kutuplar da. Ve bunlar devinim, çatışma halindedir. Çatışma, denge veya eşitlik halleri olabilir. Fakat sözü edilen mutlak eşitlik değildir, mutlak denge de yoktur. Mutlaklık olsa, evren olmaz, olamaz. Diyalektikten, diyalektik düşünceden söz etmekteyiz. Diyalektik düşünce zordur, hassastır, altın tartan terazinin kefesi gibidir, sallanır durur ama dengeyi bir türlü bulamaz, çok hassastır. Evrenin ritmi de böyledir. Mutlak denge yoktur. Mutlak denge olsaydı bu gördüğümüz çeşitlilik, çoğullaşma ve farklılık olmazdı, biz olmazdık. Bu gördüğümüz zengin farklılıklar, muhteşem evren açılımı, diyalektik için ifade ettiğimiz dengesizlik ile imkân dahiline girmiş olur.
Gini katsayısı örneğinde dikkat çektiğimiz temelde, mutlak eşitliği aramak mutlak durgunluk aramak demektir. Mutlak eşitlik mutlak aynılıktır. Mutlak eşitlikte evren durur, yaşam olmaz. Evren devinim içindedir, açılır, genişler. Açılmasının nedeni farklılaşma eğilimi olabilir mi? Yoğunlaşmış enerji patlamasıyla birlikte parçacıklar oluşmuştur. Güneşimiz milyonlarca yıldızdan bir tanesidir. Güneş sistemi içindeki gezegenlerden de sadece dünyamızda yaşam vardır. Bu yaşam küçücük bir hücreyle ortaya çıkmış, bu küçücük hücre milyonlarca canlıya kaynaklık etmiştir. Bitkisel, hayvansal canlılar içinde milyonlarca tür oluşmuş durumdadır. İnsan da bu türlerden bir tanesidir.
Bir farklılaşma var. Farklılaşmaya zorlayan bir dinamik var. Farklılaşma türleşme demektir. Her tür yeni türleşmelere yol açar. Bütün bunları sağlayan evrendeki diyalektiktir. Farklılık var olmak zorundadır, farklılık olmadan hiçbir gelişme ve yaşam olmaz. Farklılık olacak ki gelişme olsun. Evren ancak farklılaşma yoluyla var olabilir, aksi düşünülemez.