
Hêja Zerya ✍️
“Tıpkı yaşamın içinde çözülerek eriyen televizyon ya da televizyonun içinde çözülerek eriyen yaşam gibi. Yaşamla televizyon birbirlerinden ayrılması imkansız bir solüsyona benzemektedirler.”
1980’lerin başında Jean Baudrillard’ın yaptığı bu tespit, anlam ve yaşam gücünün giderek zayıfladığı günümüzde, artan boşluğu doldurmada daha işlevli bir rol oynamaktadır. Televizyon ve dizi endüstrisi, kapitalist modernitenin en kârlı alanı olarak, toplum kırım politikasının en etkili aracına dönüşmüş durumdadır. İnternet televizyonun yerini alsa da hala günün önemli bir saati televizyon başında geçirilmektedir. Bu saatlerin çoğu, haber, tartışma programlarına değil, televizyon dizilerine ya da dizilere dönüşen günlük eğlence-yarışma-şov programlarına ayrılmaktadır. Bu oran, sömürge ülkelerde daha da yükselerek, televizyonun dünyaya ve başka yaşamlara ‘açılma’nın vazgeçilmezi haline geldiğine işaret ediyor.2017 yılında dünya genelinde yapılan televizyon izleme ölçümlerinde 330 dakika ile Türkiye birinci, 265 dakika ile Japonya ikinci, 261 dakika ile İtalya üçüncü sırada yer alır. 2007’de RTÜK (Radyo Televizyon Üst Kurulu)’ün Türkiye genelinde yaptığı izleme ölçümlerinde ise, kadınların günlük televizyon izleme ortalaması 4.43 saat iken, yüzde 20’lik bir kesimin de 6 saat veya daha fazla televizyon izlediği tespit edilmiştir.
Televizyon izleme oranında yaşanan düşüş, yeni bir alan olarak internet dizileri/programları ile doldurulmakta veya televizyonda yayınlanan her program ve dizi internete yüklenerek her zaman ve mekanda izlenme koşulu yaratılmaktadır. Eskiden her evde bir televizyon bulunması üzerinden yapılan sosyolojik analizler, günümüzde cep telefonları ile her elde bir televizyon olarak değişime uğramış durumdadır. Buna bilgisayar, tablet gibi internete bağlanan değişik teknik araçları da eklemek mümkündür. Toplumsallıktan koparılan ve parçalanan birey için, sistem tarafından ihtiyaç haline dönüştürülen ve pompalanan her duygu, düşünce ve arayışa uygun, sayısız konuyu içeren diziler çekilmekte ve yayınlanmaktadır.
Neil Postman, 1990’da televizyonu “öldüren eğlence” olarak tanımlayarak, televizyonun yeni epistemolojinin kumanda merkezi haline geldiğini belirtir. “En ufak çocuklar dahi televizyon izlemekten men edilmezler. En berbat yoksulluk bile televizyondan vazgeçmeyi gerektirmez. En yüce eğitim sistemi bile, televizyonun belirleyiciliğinden kurtulamaz”2 der. Çocuk, genç, kadın, yaşlı, işçi, patron, ev kadını, işsiz vb toplumun bütününü ilgilendiren her konu, televizyon aracılığı ile işlenmekte, neyi, nasıl, hangi kaynaklardan öğreneceğimize yön verilmektedir. Duygu ve düşünce dünyamızın kumanda merkezinin televizyon ve yayınlanan film, reklam, program ve diziler haline gelmesi kaçınılmaz hale gelir. Toplumun her kesimine hitap eden ve müptelası haline gelinen bu “kutu”nun (eskiden toplumda kutu olarak tanımlanmakta idi, günümüzde ise plazma), toplum üzerindeki etkisi ve sosyolojik sonuçları, her dönem analiz konusudur. Eğlendirirken nasıl bir ölüme sürüklediği; edindiğimiz bilginin, günün her saatinde karşısına oturduğumuz dizilerin maddi ve manevi dünyamızı; yaşam biçimi, ilişki, algı ve zihniyet dünyamızı nasıl şekillendirdiği, sualsiz kabullere dönüştüğü, üzerinde durmamız gereken önemli noktalar oluyor.
Televizyonun yaşamın içinde erimesi veya yaşamın televizyon içinde erimesinin ne anlama geldiğini, konumuz itibari ile dizilerin yaşamın içinde erimesi veya yaşamın diziler içinde erimesi boyutuyla derinleştirdiğimizde, karşımıza çıkan çarpıcı sonuçlar hem sorun tespiti hem çözüm üretme açısından önem taşıyor. Devletli sistemi olduğu gibi kabullenen toplumsal kesimlerin yanı sıra, kendine devrimci, demokrat, sosyalistim diyen ve devletli sistemi karşısına almış alternatif toplum ve yaşam arayışı içinde olanların da aynı dizileri yaygın izlemesi düşündürücüdür. Küresel hegemonik sistem karşısında soluk soluğa mücadele yürütenlerin, “zaman öldürmek, kafa dinlemek, hayatın gerçeklerinden uzaklaşmak” gibi gerekçelerle ekran başına geçmesi, modernitenin kültürel sızmalarına kapı aralamak değil midir? Anı anına karşıtlarını yok etmenin, etkisizleştirmenin, kendine benzeştirmenin ideolojik, siyasi, askeri vb yöntem ve saldırılarını kurgulayan egemen sisteme karşı duranların öldürecek zamanı, boş vakti olabilir mi? Hayatın gerçeklerinden uzaklaşma mı, yoksa uzaklaşmaya yol açan nedenlerle mücadele içinde zamanın ruhunu yakalama ve geçip giden zamanların hayfı ile tüm zamanlarını anlamlandırmanın yoğunlaşma yöntemlerini bulma mı? Acaba yaşanan “zihin dinlendirmek” midir, yoksa zihinlerimizi bir sürü çöple dolduran, insanı alıklaştıran kötü duygularla, yanlış bakış açılarıyla zehirleyen bir uyuşturucu müptelası olmak mıdır? Küresel sermaye sisteminin en sistemli ideolojik saldırı aracı olarak donattığı televizyon tekeli ve dizi kültürü ile yaydığı zehirlenmeye, kirlenmeye karşı, aynı ideolojik donanımla karşı durmamak ne gibi sonuçlar yaratır? Bu ve daha da çoğaltabileceğimiz soruların peşine düştüğümüzde, sıradan bir yaklaşımla geçiştiremeyeceğimiz devasa bir hegemonik sistem kurumlaşması ve saldırısıyla karşı karşıya olduğumuz gerçeği ortaya çıkmaktadır.
Televizyonun nasıl bir bilgi, yaşam ve kültür üretim merkezine dönüştüğü; bunun dizi kültürü ile nasıl derinleştirildiği ve günümüzde katettiği yola baktığımızda, kurgunun derinliği ile karşılaşmaktayız. Yine televizyonun yerini alan ve her yerde ve zamanda ulaşılabilen internet ortamındaki netflix dizilerinin yaygınlaşma düzeyi, bu alana yüklenen “kaçak dövüş” olarak tanımlanan özel savaş düzeyini anlama ve aydınlatma zorunluluğumuz vardır. Bu erime-eritme kurgusu kime/kimlere ait ve neyi/neleri amaçlıyor? Bu birbirinin içinde çözülerek erimenin anlamı ve sonuçları, toplum ve bireyin varoluşunda yarattığı tahribat, görünenin çok ötesinde ve uzun vadeli stratejilere bağlanmış durumdadır. Bu erime, çözülme ve birbirinin içinde kaybolma-kaybetmeden kimler, nasıl ve hangi yöntemlerle kazançlı çıktı ve çıkmaya devam ediyor? Sorgusuz, sualsiz her gün, her saat kumanda düğmesine basmadan duramamak, “o”nsuz olamamak, her gün bir dizinin içinde olmak nasıl bir müpteladır ki, her an yaşamlarımıza hükmeden, duygu-düşünce dünyamızı katleden bu aracın, dizi ve diziye dönüşen programların gönüllüsü haline geliyoruz?
Televizyon ve internet dizileri, bu müptela olmada en önemli yeri işgal ediyor. Çoktan bir tanımlama-kavram düzeyine dönüşen, televizyon ve dizi kültürü ayrı bir yere sahiptir ve bu alana büyük yatırımlar yapılmaktadır. 1960’lı yıllarda Theodor W. Adorno, “kültür endüstrisi”3 tanımını yaparak, nasıl bir endüstriyel alanın yaratıldığını ve yaşamlarımız üzerinde nasıl bir hakimiyet ideolojisine dönüştürüldüğünü kapsamlı irdelemiştir. Bu “endüstri” içinde televizyona, film ve dizilere özel vurgu yapar. Baudrillard ise, medya ve modellerin şantajı, şiddeti, baskısı ve saldırısının yanı sıra; “…televizyona özgü o hissedilir, görünmeyen şiddet, gizliden gizliye ele geçiriliyor ve elektrik enerjisi akımına maruz bırakılıyoruz” diyerek, bu baskının altında, sunulana dönüşme, yer değiştirme durumunu yaşadığımızı belirtir. Burada “her türlü güdümleyici söylevin sırrını oluşturan” bir kaçak dövüşün kurgulandığını ve “iktidar sahnesinin ortadan kalktığı günümüzde, buna iktidarın sırrı” dendiğini vurgular. Beyin, yürek ve bedenlerimiz, kişilik ve yaşamlarımız üzerinde kurulan gizli tahakküm ve ele geçirme ile iktidarın nasıl silikleştirildiği, görünmez kılındığının sırrına dikkat çeker. Bu sırrı ve kaçak dövüşün anlamı ve yöntemlerini çözümlediğimiz oranda, esas kurgunun amacını da ortaya çıkarabiliriz.
Toplum karşıtlığının en gelişmiş sınıfa dönüştüğünü belirten Önder APO, burjuvazinin toplumkırımı, soykırımı iki yolla yürüttüğünü dile getirerek; “Birinci yol, ulus-devlet ideolojisi ve iktidar kurumlaşmasıyla toplumun tüm gözeneklerine kadar kendisini militarizm, savaş olarak dayatmasıdır”4 der. Bunu, “İktidarın devletle bütünleşerek topluma karşı topyekün savaşı” olarak tanımlar. Burjuvazinin toplumu başka türlü yönetemeyeceğini iyi bildiğini dile getiren, ikinci yolun; “20. yüzyılın ikinci yarısında patlama gösteren ‘medya ve bilişim’ devrimiyle birlikte hayata geçirilen hakiki toplum yerine, hayali, sanal toplum yaratma eylemi” olduğunu söyler. Bunu da “medyatik bilişimsel bombalama şavaşı” olarak tanımlar. Son yarım yüzyılın bu ikinci savaş biçimiyle başarıyla yönetildiğini vurgular ve; “Hayali, sanal, simulakr toplum gerçek toplumsal doğa yerine geçtiğinde, öyle sanıldığında toplumkırım rolündedir” der.
21. yüzyılda hakimiyet ideolojisi olan kültür endüstrisi, ile öldüren eğlence, her türlü güdümleyici söylevin sırrını yüklenerek, temel bilgi ve yaşam kaynağımız haline getirilmek istenmektedir. Önder Apo’nun medyatik bilişimsel bombalama savaşı ve toplumkırım aracı olarak tanımladığı medya, televizyon, internet kültürünü, devletli sistemin iktidar ideolojilerini yüceltme ve toplumu toplum olmaktan çıkarma saldırısının en etkili aracı olarak çözümlemek zorundayız. Bir tersine çevirme, düzeltme mücadelesi ile iktidarın gizemli yollarını çözümleyerek hakikate ulaşabiliriz. ABD’li İletişim Fakültesi Dekanı George Gerbner 1982’lerde televizyonu “yeni devlet dini” olarak tanımlamakta ve gizli vergiyle finanse edildiğini belirtmektedir. Günümüzde bu dinin etki alanı internet ve internete bağlanan teknik araçlarla daha da genişletilmiş durumdadır. Bu araçlar üzerinden üretilen ve yayılan bilme, inanma ve yaşam biçimlerinin dünyanın en ücra köşesine ulaşıyor olması, bu yeni dinin etki alanını gösterir. Hızla yayılan bu yeni devlet dininin dindarları kimlerdir? Farklı din-inanç, kültür, ülke ve toplumları aşan “üst bir din”e dönüşerek, herkese ve her kesime ulaşabilmekte, bütün sınırları anlamsızlaştırabilmektedir. Klasik bilme ve inanma biçimlerinin ötesine geçen ve ulaştığı herkesi tek tipleştiren bir mekanizma yürürlüktedir. Din tanımı; inandırma, bağlama, sorgusuz sualsiz kabul etme ve görünmez kılınan devlet-iktidarı tanrı katına çıkarma anlamlarını içerir. Sunulanı ve öğretileni bir kader gibi algılama, peşinden sürüklenme, derin teslimiyetin sınırsız zeminini oluşturur. Gerçek yaşam-ilişkiler yerine sanalı geçirme ve buna inandırmada, bu dinin temel ayetleri dizilere yazılı, şifrelidir. Yaşanamayanlar dizilerde yaşanır; izleyicinin karakterler içinde erime-özdeşleşmesi, bir yer değiştirme ve olmayanı oldurma isyanının hiç sonlanmayan eylemidir.
Pierre Bourdieu, televizyonun, “…nüfusun çok büyük bir bölümünün beyinlerinin oluşturulmasında bir tür fiili tekele sahip” olduğunu söyler. Bu tekel, eklenen yeni bilişim alanları ve yöntemleri ile düşünsel, kültürel ve yaşamsal üretimin bütün alanlarını tehdit ederek hakimiyet alanını genişletmeye devam etmektedir. Hakimiyet kurulan beyinlerde hakikat ölü, sanal olan gerçek ve yaşayan-yaşatandır. Beyinlerin işgal edilmesinde temel bir rol oynayan diziler ve sunduğu kurgusal dünya; tarih, kültür, sanat, edebiyat, bilim, felsefe, etik-estetik değerleri büyük bir tehditle karşı karşıya bırakır. Zaman ve mekandan soyutlanan bir sanal dünya sunularak insanın zaman, mekan ve üretimle bağı koparılır.