
Leyla Şaylemez ✍️
Baharı milliyetçi, şoven politikalardan arındırılmış, halkların birliği üzerine kurulu demokratik ulus birliği inşası ile karşılamanın heyecanı sarmış inanç dolu yürekleri… Bin yılların hengâmeli ve kaoslu süreçlerinin ardından umutlar buluşmak istiyor artık yekpare yüreklerin huzuruyla. Üzerine örtülen dogmatik, cinsiyetçi, tekçi perdeyi yırtıp; bu baharda yüzünü güneşin sıcaklığıyla yıkamak, beşinci buzullaşma dönemini yaşayan zihninin donukluğunu güneşin sıcaklığıyla eritmek istiyor. Çünkü donukluk anlamın yitimidir, hissiyatların tamamen körelmesidir, ne için ve nasıl yaşanması gerektiğini sorgulamamanın ve bilememenin halidir. Donukluk halinin yol açtığı anlamsızlık varlığa ilişkin geride hiçbir emare bırakmaz, iradi güçten ve karar verebilme yetisinden bir toz zerresi dahi kalmaz. Var olmak ve var olmamak arasında bir uçurum bile değildir artık donuklaşmayla beraber öze dair yaşanan yabancılaşma. Varlıktan bağımsız bir anlamdan söz edilemeyeceği gibi, düşüncenin akışından bağımsız bir anlamdan da söz edilemez. Yani düşünce, donukluğu aşıp süreğen bir akış halinde olduğu zaman yeşertebiliriz özgür yaşam umutlarımızı.
Kümelenmiş bulutlar arasından saklambaç oynar misali bir ortaya çıkıp kaybolan güneş, hüzmelerini özgürleşmeye ahdetmiş diyarların yüksek rakımlarındaki karlara sunarak form değiştirmelerine kaynak olur. Asi ve keskin kayaçlar arasından toprağa sızan karlar ise yenilenmeye durmuş ağaçlara ve bitkilere can suyu olmak için canhıraş yönünü çevirir güneşe. Dirilmeye ve yenilenmeye yardımcı olmanın tutkusuyla erir, eridikçe daha da yaklaşır niçin var olduğunun anlam derinliğine. Eriyerek bir yok oluş hikayesini canlandırmaz, farklı bir formda tekrardan yaşama dönmenin mücadelesine girişir. Baharı fedaice karşılamanın telaşına girmiş karlar gibi bizlerde beşinci buzullanmayla çevrelenmiş zihnimizi güneşin sıcaklığına çevirmeli ve zihnimizi çepeçevre sarmış olan donuk düşünceleri eritmeliyiz.
Zihnimizdeki düşüncelerin dogmatikliğini, donukluğunu aşabildiğimiz oranda duygularımızın özüyle ve varlığımızın anlamıyla buluşabiliriz. Bu sancılı değişimi ve dönüşümü sağlamaya giriştiğimiz an var olan mevcut verili yaşamın bizlere ait olmadığını, toplumun gerçekliğiyle örtüşmediğini fark eder ve yeniyi yaratmanın nefes aldıran görkemli eylemine girişiriz. Zira bunu yapmak bir zorunluluk teşkil ediyor ki, Ortadoğu halkları varlığını ancak bu şekilde temin edebilir. Zihniyetin radikal dönüşümüyle…
Toplumun parçalanma ve dağıtılma amacıyla birbirine düşmanlaştırılması hegemon güçlerin yeni keşfettiği bir olgu değildir. Bireyler üzerinde çıkarcı güç denetimini bin yıllardır bu yöntem ile sağlayan Kastik Katiller ve onların modern versiyonları olan devletin üst kademe figüranları milliyetçiliği ve tekçiliği toplumun her hücresine nüfuz ettiriyor. Şovenizmin, ilkel milliyetçiliğin ve tekçiliğin yarattığı sonuçlar bugün ortadadır ki, Ortadoğu halkları hegemon devletlerin, halkları birbirine kırdırtma ve savaş rantı üzerinden gelir sağlama politikalarının gölgesinde birbirini yok etme yarışına tutuşturuluyor. Arap, Kürt, Azeri, Süryani, Fars ve Türkmen halklar birbiriyle çatışırken, bu kaostan çıkar güden ise savaşı tetikleyen ve körükleyen sömürgeci devletler olur.
Önder APO doğru tanımlanamayan bir tarihin ve toplumun, sürekli bir tehlike ve bunalım kaynağı olmaktan kurtulamayacağı tespitini yaparken, temeli yanlış örülen bir toplumun, gereken düzeltmeyi yerinde ve zamanında yapmazsa içeriğine göre bir yıkılışı yaşayacağını vurgular. Haliyle toplumu doğru tanımlamak, geçirdiği tarihsel süreçleri iyi çözümlemek ve farklılıklarıyla birlikte tüm insanlığa ait olan topraklarda sentez bir yaşam sürdürme anlayışını güçlü kavramak gerekir. Toplumu sürekli bir tehlike ve bunalım kaynağı olmaktan kurtarmaya çalışan Önder APO, özgürlük mücadelesinin hatlarını ilk çizdiği andan itibaren toplumun kurtuluşunun Kadın Kurtuluş İdeolojisi’ni esas alan halkların birliğine ve örgütlü mücadelesine dayandığını açıkça ortaya koydu. Nitekim Kuzey ve Doğu Suriye halklarının kendi iradi gücüne dayalı özerk yönetimi, Önder APO’nun yarattığı demokratik toplum ideolojisini esas alan ve inanan kadınlar tarafından inşa edildi. Rojava’daki farklılıkların ve çeşitliliklerin çatışmasız olarak bir arada yaşayabilmesinin öncülüğünü kadınlar yaptı.
Modern kastik katillerin günümüzdeki maskesi olan selefi çetelerin ve DAİŞ artıklarının Kuzey ve Doğu Suriye halklarının kadın öncülüğünde yaratılan birlikteliğine saldırısı, Ortadoğu toplumlarını sonsuz bunalımda bırakarak kadının sömürüye geçit vermeyen duruşunu yıkmayı hedefledi. Arap halkını Kürt halkıyla savaştırmaya, Türk halkını Kürt halkıyla çatıştırmaya teşfik etti. Ama bu katillerin unuttuğu çok önemli bir şey vardı ki bu halkların tarihsel kökleri ana tanrıça ve kadın etrafında gelişen komünal birlikteliği hafızasında barındırıyordu. Önder APO’nun bu birliktelik hafızasını doğru temellere oturtması ve toplumun parçalanarak denetim altına alınma emellerinin etkisinde kalmasına karşın Demokratik Uluslar Birliği’ni önermesi bu kirli planları bozdu.
Evrenin sancılı değişim ve dönüşümü yaşayacağı bu sürecin, yani baharın yeni doğuşları aynı zamanda toplumun ortak ruhuna yönelen güzelliklerin de harelenme ve tomurcuklanma sürecidir. Bu güzellikler halkların birliğidir, özgür yaşamın aydınlığıdır, Önder APO ile buluşmaktır… Şimdi bu baharı karşılamanın sanatı kadının öncülüğünde gelişen Rojava kadın devriminin kazanımlarını korumak, ve halkların birlikteliğini her mekana ve zamana yayacak örgütsel mücadeleyi büyütmek olmalıdır. Bahar, kadın öncülüğüyle inşa edilmeli; gelecek, özgür yaşam umutları ile karşılanmalıdır!