Komalen Jinen Ciwan

DOĞA VE ANLAM

1-Doğanın Diyalektiği
Anlam evvela bir “varlık” gerektirir. Varlıktan bağımsız bir anlam düşünülemez. Biz doğayı zihinsel tasarımlarımız üzerinden tanırız, ama bu tasarımlarımız da doğaya dair gözlem ve deneyimlerimize dayanırlar. Bu tanımlamayla dahi varlık, anlam, düşünce gibi farklı etkenler, söz konusu diyalektiğin bileşenleri olarak ön plana çıkarlar.
Öncelikle kabul etmek gerekir ki “doğa” ve “anlam” kavramlarının yan yana, iç içe kullanılması çok alışılmış değildir. Modern sosyal bilim aklına göre doğa, fizik doğadır ve pozitif bilimlerin konusudur. Anlam ise sosyolojiktir ve en fazla sosyal bilimlere konu olabilir. O da belli koşullara bağlı olarak. Dolayısıyla bu algıya göre doğa ve anlam ayrı dünyaların kelimeleridirler. Bu algı, insan zihninin doğal ve toplumsal gerçeklikten koparılarak ona yabancılaşmış olmasının hem sonucu hem de göstergesidir. Bilindiği gibi modernite öncesinde doğanın insan şekillenmesinde önemli bir rolü olduğuna inanılıyorken, modernite, insan şekillenmesinde doğayı değil çevreyi ön plana çıkardı ve eğitimle, kültür politikalarıyla insanı yeniden şekillendirme yoluna gitti.
Doğa ve anlam kavramları iç içedir. Zira anlam, fizik ve biyolojik evrimin bir ürünüdür. Doğanın bu evrimi olmazsa insandan, dolayısıyla düşünce ve anlamdan bahsedilemezdi. Doğa ve anlam ilişkisi hayatidir. Doğanın işleyiş diyalektiğini ve evrim dinamiklerini doğru kavrayamayan insan, kendi varlığındaki, varlığının doğal diyalektiği içindeki yerini de doğru kavrayamaz. Friedrich Engels “Doğanın Diyalektiği” üzerine derinliğine düşünmüş, yazmış ve böylece tarihte önemli rol oynayan düşünce gücünü temellendiren en önemli konulardan birini oluşturmuştur. Engels, bu yoğunlaşmalarından çok etkili bir analiz metodolojisi üretmiştir.
Marksist ideolojiyi temellendiren iki ana kuram olduğu bilinir. Biri tarihsel materyalizmdir. Bu, tarih ve toplum analiziyle ilgili kuramdır, yaratıcısı Marks’tır. Diğer kuram ise diyalektik materyalizmdir, bu kuramı geliştiren ise Engels’tir. Diyalektik materyalizm özünde bir varlık ve bilgi teorisidir. Diyalektik materyalizm varlığın, dolayısıyla bilginin temelinin madde olduğunu, maddenin statik değil hareketli bir yapıda olduğunu, değiştiğini ve bu değişimin de diyalektik temelde işlediğini söyler. Dolayısıyla diyalektik materyalizm, hem madde hareketinin hem de bununla bağlantılı olarak düşüncenin diyalektik yapılar temelinde işlediğini savunur. Dikkat çekmek istediğimiz önemli nokta, bu çıkarımların doğanın diyalektiği veya dilinin incelenmesiyle ulaşılmış çıkarımlar olmalarıdır.
Marksist diyalektik anlayışın dayandığı bilimsel temeller aşılmıştır. Varlığın ontolojik temeli olarak maddenin kabul edilmiş olması o günün bilimsel verileri ışığında anlaşılırdır. Bugün ulaşılan veriler bu kabulü boşa düşürmüştür. Çelişkinin kendisine değil, ama karakterine dair kimi değişimlere dikkat çekilebilir. Burada önemli olan şey Engels’in “Doğanın Diyalektiği” üzerine yoğunlaşmasının yarattığı düşünsel sıçramadır. Engels’in, Lewis Henry Morgan’ın “Eski Toplum” çalışmasıyla çokça ilgilenmiş olmasının da “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” konusunda yazmasının da bu farkındalıkla ilgili olduğu göz ardı edilemez bir gerçekliktir.
Bugün bilim ve felsefe dünyasında “doğa” denilen şeyin ne olduğu ve nasıl oluştuğuna dair sorulara verilecek cevaplar önemlidir. Her şey hikayesiyle birlikte vardır ve onunla anlam kazanır. Doğa en genel anlamda fizik evrenin, kendisi dışında herhangi bir ikinci yapı inşası içermeyen hali olarak tanımlanabilir. Varlık olarak insanı da içerebilen ama bildiğimiz anlamda politik yapılanma ve toplumsal kültürleşmeyi içermeyen hal olarak da düşünülebilir. Toplum, doğanın içinde ve ona bağlı gelişir. Ama ikinci bir doğa olarak.
Bilim, insanlı evrenin yaratılma anı olarak kabul edilen ve Big Bang diye ifadeye kavuşturulmuş büyük patlamanın yaklaşık 13.8 milyar yıl önce gerçekleştiği noktasında ortaklaşır. Big Bang çok çok küçük, mikro bir alanda yoğunlaşmış sonsuz enerjinin patlamasıdır. Enerjinin yoğunluğu ve patlamayla birlikte inanılmaz düzeyde hızlı bir enerji yayılımı dolayısıyla mikro alanın genişlemesi sonucu makro bir alan oluşmuştur. Mikro bir zaman aralığında oluşan bu genişleyen makro alana evren adı verilir. Bugün bile evrenin hala genişlemeye devam ettiğini savunan bilim insanları var. Kimileri de daralmaya başlamış olma ihtimali üzerinde durur ve bu konudaki tartışma hala sürer.
Bu teoriye göre ilk evrede oluşan evrende madde olarak sadece kuarklar ve gluonlar gibi temel parçacıklar vardı. Saniyeden çok daha kısa bir zamanda genişleme yavaşlarken ve sıcaklıklar düşerken kuark ve gluonlar birleşerek proton ve nötronları oluşturdu. Birkaç dakika sonra sıcaklık daha da düşerek yaklaşık bir milyar dereceye erişti. Protonların büyük kısmı hidrojen çekirdekleri olarak bağımsız kaldı. Bir kısım proton ve nötron birleşerek döteryum ve helyum çekirdeklerini oluşturdu. Bu sürecin sonunda pozitif yüklü protonlar, negatif yüklü elektronları çekerek ilk atomları oluşturdu. İşte bu basit atomlar yıldızların yapı taşlarıdırlar. Başka bir deyişle yıldızlar bu basit atomlardan oluşmuştur.
Atom fikri ilkçağda basit, soyut bir kavram şeklinde ortaya çıktı. Zamanla atomların doğası çözümlendi. Bugün ise yaşam atom bilimi olmadan düşünülemez hale geldi. Radyo, TV, bilgisayar gibi gündelik yaşamda kullanılan pek çok araç gereç bu bilim sayesindedir.
Atomlardan yıldızların ve galaksilerin oluşması, büyük patlamadan yüz milyonlarca yıl sonradır. Güneş sistemi ve dünyanın oluşumu ise dokuz milyar yıl sonradır. Peki bu nasıl gerçekleşti? Evren genişlerken madde uzaya eşit şekilde dağıldı. Fakat madde yoğunluğunda küçük düzensizlikler baş gösterince, kütle çekimi devreye girdi ve bu durum bazı bölgelerde daha çok madde-enerji birikimine yol açtı. Bu şekilde büyük oranda hidrojen ve helyum içeren gaz bulutları oluştu. Yıldızlar işte bu nebula denen gaz bulutlarından doğdular. Bir nebuladan daha büyük bölgeler, kütle çekimi nedeniyle bu gaz bulutlarını kendi üzerlerine çekmeye başlayabilirler. Bu bölgeler zamanla hidrojenin helyuma dönüşerek büyük miktarda ısı ve ışık ürettiği tepkimeler olan nükleer füzyonları tetikleyebilir. Güneş de dahil olmak üzere yıldızların bu kadar yoğun bir parlaklık arz etmelerinin nedeni bu tepkime patlamalarıdır. Kütle çekimi daha yoğun gaz bölgeleri meydana getirerek yıldızları oluşturduğu gibi, yıldızları bir yörüngede, dengede tutarak galaksiler de oluşturur.
Yunan filozoflarının, maddenin en küçük yapı taşı olarak tanımladıkları atomların dahi oluşum süreci, görüldüğü üzere zaman almıştır. Öncesinde kuarkların ve atomaltı parçacıkların oluşumları vardır. Fizik doğanın evrimi, samanyolunun oluşumu, güneş sistemi içinde dünya ve dünyanın kendi serüveni, canlıların oluş ve evrimi gibi çok yönlü irdeleme gerektiren konular üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmak konumuz sınırlarını çok çok aşar.
Biz daha çok doğayı, doğanın dilini, diyalektiğini irdelemeye çalışmaktayız. Bilindiği gibi Newton’un zirvesini teşkil ettiği klasik bilim bize cansız, ruhsuz ve ölü bir evren anlayışı sunmaktaydı. Einstein ünlü E = mc2 formülüyle madde ve enerjinin özünde aynı şey olduğunu, aynı gerçekliğin farklı ifadeleri olduğunu ortaya koyunca, ölü evren anlayışı tarihe gömüldü. Ve anlaşıldı ki evren ölü değil canlıdır. Gerçekten de enerjinin akıcılığı, yaratımı düşünülünce evrenin canlı olduğunu kavrayamamak mümkün değildir. Canlı evren anlayışı sadece maddi dünyaya değil, her şeye dair düşüncemizi değiştirmeye zorladı bizi.
Kuantum fiziği ölü evren anlayışını yıktı, evrenin canlı olduğunu kanıtladı. İlk düşünüş biçimi olan animizm de özünde canlılıktır. ‘Anime’ ruh demektir. Bu düşünce, doğada bulunan her şeye, bir can, bir ruh atfeder. Doğadan kopmamış olan ve doğayı hissederek yaşayan insan bilimle değil içgüdü veya sezgi yoluyla doğanın canlı olduğunu bilmekteydi. Ki bu oldukça çarpıcıdır. Newton gibi bir bilim insanının keşifleri 200-300 yıl boyunca insanı evrene karşı kör etti. Bilim köreltici de olabilmektedir demek ki.
Evren canlı ise bu nasıl bir canlılıktır? Bu arayış bilimi atomaltı parçacık incelemelerine, kuantum fiziğine, mikro-makro evren analizlerine, karmaşıklık teorilerine götürdü. Sonuçta doğaya ve evrene dair bilgi ve bakış açımızın değişmesi, anlam dünyamızı değiştirdi. Evrene, doğaya, topluma, insana bakışımız, yeni ufuklar kazandı.
Doğu düşüncesinde de pek çok benzer şey var. Bilimin bugün ispatladığı şeyleri Doğu düşünürleri 2-3 bin yıl önce sezgi ve içgörüyle fark etmiş gibidirler. Doğu düşüncesini bir de bugünün bilimsel devrimleriyle birlikte okumak ilginç, öğretici veriler sunar.
Canlılık nedir, nasıl oluşmuştur? Canlı varlıkların doğuşu adeta bir mucize gibi görünür insana. İnsan oluşumunun, yaratımının tanrılara havale edilmiş olmasının bu kadar taraftar bulması bu mucizevi görünümden kaynaklanmış olabilir. Ama aslında doğanın evrimi incelenirse, mucize olmadığı görülür. Bir mucize varsa, evrenin diyalektiğindedir. Doğanın kendisi hareket halindedir, canlıdır, diyalektiktir ve esas olan dönüşümdür. Anlaşılması gereken şey bunun nasıl gerçekleştiğidir. Asıl olan dönüşüm diyalektiğinin yakalanmasıdır.
Tarihte ilk kez Charles Darwin 1859 yılında yayımladığı “Türlerin Kökeni” adlı kitabında jeolojik verileri de ortaya koyarak bitkilerin ve hayvanların yeryüzünde oluş ve dağılımlarının doğal seçilim yoluyla evrimleşerek zamanla oluştuğunu ileri sürdü. Teorisi verilere dayandığı ve zamanın ruhuna uygun olduğu için inandırıcıydı, tuttu. Zaman, bilimin revaçta olduğu bir zamandı. Sonrasında Darwin “İnsanın Türeyişi” adlı çalışmasıyla Türlerin Kökeni’nde geliştirdiği düşüncesini insan evrimine uyarladı. Başka bir deyişle bitki ve hayvanların evrimine ilişkin incelemesini insan evrimine uyarladı.
O zamana kadar insan daha çok kutsal kitapların referanslarına göre değerlendirilmişti. Bu nedenle Darwin şiddetli tepkilerle de karşılaştı. Darwin’in evrim teorisinde sonrasında da eleştiri konusu yapılan doğal seçilim yasası gibi pek çok sorunlu yön olabilir, vardır. Bu teorinin kapitalist sistemle bağı olduğu da çok açıktır. Nitekim kapitalistler evrim teorisini kendi çıkarları için iyi kullandılar. Ama tüm bunlara rağmen Darwin, tarihi bir dönüm noktasını teşkil eder. Söz konusu olan, dinsel dogmalara dayalı düşünüşten bilimsel-rasyonel düşünüşe geçiştir.
Canlılık konusuna eğilirken göz ardı edilmemesi gereken önemli bir boyut da ölümdür. Canlılık, cansızlıkla veya ölümle iç içedir. Doğadaki değişim-dönüşüm sürekli olarak bir şeylerin aşılması anlamına gelir. Yaratım ve yıkım iç içedir. Bu bağlamda canlılığa anlam veren, mana katan şey de ölümdür.
Teoriye göre önce tek hücreli canlılar vardı, sonra çeşitlenme, türleşme gelişti. Yeni hücre dizilişleri oluştu, yeni türler oluştu ve nihayet canlılar şekillendi. İnsan da bir hücre dizilişi, hücreler örgütlenmesi olarak düşünülebilir. En karmaşık hücre diziliş ve bileşkesi de insan beyninde vücuda gelendir. İnsan beyninde trilyonlarca hücre bulunur. Bu hücre diziliş ve ilişkileri, müthiş bir enerji üretimi sağlıyor. Beyin ölümü denilen de bu hücrelerin ilişki ve enerji üretimlerini sonlandırmaları olmalı. Demek ki canlılık sadece hücre dizilimi ile ilgili değil, bunların ilişkisiyle üretilen bir tür enerji hali oluyor.