Canlı rulet internet

  1. En Popüler Blackjack Nasıl Oynanır: Sanal 3d rulet rulet büyük kazanç
  2. Güvenilir En Iyi Sanal Blackjack Online - Gazino slot oyunları
  3. Sanal Blackjack çift: Poker oyna paralı

En az 5 euro casino yatırmak için canlı slot makinasi oyunları

Deneme Bonusu Olan Yasal Kumarhane Siteleri
Kumarhane çevrimiçi rulet analiz programı
Karlı Blackjack Iki Gelirse
Kayıt olmadan ücretsiz 3d slot makinaleri
Ücretsiz çevrimiçi video popüler slot makinaleri ile oynayın

Yasal kumarhane makineleri

Sanal Blackjack Split Nedir
Blackjack kurpiyer kuralları 2025
Güvenli Web Casinoda Sürekli Kazanmak Mümkün Müdür
Canlı blackjack nasıl oynanır türkiye
Online Kumarhaneda Canlı Kumarhane Oyunları

Komalen Jinen Ciwan

“…her türün kendine göre bir savunma duruşuna sahip olması ilke düzeyindedir. Savunmadan yoksun bir varlık neredeyse yok gibidir.”

“Ben Gül Teorisi diyorum. Gül üzerine düşündüm. Gül kendini korumak için diken çıkarıyor. Bir Gülün, bir bitkinin bile öz savunması vardır. Öz savunma için doğaya bakmak gerekir, tabiata bakmak bile yeterlidir. Bir gül kadar bile kendimizi öz savunmaya hakkımız yok mudur?”

Doğada varlığa dönük tehlikeler karşısında kendini savunma temel bir motivasyon, yaşamsal tepki olarak bütün canlılarda bulunmaktadır. Tüm gözlemler ve araştırmalar göstermiştir ki doğa-evrende saldırı değil savunma refleksi, güdüsü, eylemi vardır. Buna da varoluşun niteliği, varlığın gerekliliği anlamındaki öz savunma denmektedir. Öz savunma sonsuz kombinasyon içindeki evrende birbirini tüketmeden, hakimiyet altına almadan var olmayı sağlayan böylece evrensel uyuma yol açan temel bir varoluşsal eylemdir. Varoluş enerji-tin{ruh}-zekâ dediğimiz özdür, varlık onun bedenidir. Haliyle öz savunma bu özün kendi bedenini{varlığı} yaşatmak ve süreklileştirmek için geliştirdiği korunma kurallarıdır. Her varoluş bu anlamda sezgi, zekâ ve akıl güçlerini kullanarak kendi varlığını belirler.
Varoluş, varlığa kavuşmak için önce kendini savunma bilgisine muhtaç olduğunu kavrar ve savunma bilgisini anlamlandırır. Kuşkusuz anlamlaşmayı, var olmayı ve onu korumayı başından itibaren belirleyen şey ise yaşamak istemidir. Yaşam bu anlamda canlı organizmanın bilincine vardığı evrendir. İnsan varoluşu ise zekâsıyla kendini, doğayı ve toplumu dönüştürme ve yeni inşalara kavuşturma potansiyelindedir. Bu anlamda insan varoluşu, varlığın toplumsal tarihleşmesini anlatır. Yani insan, varoluşunu savunmak için toplumsallaşan varlık olmaktadır. Kendini gerçekleştirme, düşünme, oluşturma ve tanımlamak varoluşun ruhsal-manevi korunma alanıdır. Varlığını düşünen, belirleyen, çeşitlendiren ve kararlaştıran varoluşunu gerçekleştirebilir, tarihleşebilir. Bu bağlamda insanın varoluşsal mücadele tarihine bakıldığında ikinci doğa olarak bilinen, yeryüzünün en zayıf ve korunmaya en muhtaç canlısı olan insan varoluşunu varlıklaştırmaya, süreklileştirmeye ve yaşamını fiziki ve ruhi idame ettirmeye en müsait sistem olan kadın eksenli toplumsallaşmayı yani kültürleşmeyi geliştirerek tarihin çok uzun bir döneminde öz savunma ilkesine göre yaşamış, varlıksal varoluşunu bu temelde sürdürmüştür. Bütün bu dönem boyunca klan biçiminde örgütlenen insan toplulukları gerek yerçizim{coğrafya}, iklim ve diğer canlılardan, gerekse de kendilerinden olmayan insan topluluklarından gelebilecek tehlikelere karşı ancak öz savunmayla varlıklarını sürdürebilmişlerdir ve öz savunmanın dışına çıkan bir baskı, şiddet eğilimine girmemişlerdir. Böylece hem kendilerini koruyabilmiş, varlıklarını süreklileştirebilmişlerdir hem de birbirlerine yaşam zemini tanıyarak birlikte var olmayı gerçekleştirebilmişlerdir.
İnsanlığın en uzun süreci ve esas olarak ana-kadın soylu olan klan tarihi göstermiştir ki varoluş ancak öz savunmayla mümkün olabilmekte ve varlığın sürekliliği içinde öz savunmayı aşan bir güvenlik anlayışı, algısı, eylemi gerekmemektedir. Bu sınırdaki toplum, doğal toplum yani doğadan kopmamış politik-ahlaki toplumdur. Bu kapsamda bu hakikatten anlaşılan odur ki insanlık ana kadın öncülüğünde öz savunma esaslı varoluşsal varlığını, tarihini hem içte ve dışta gelebilecek fiziki tehlikelere hem de ideolojik yok oluşa karşı kadın eliyle kültür yaratan bir dinamikle kendini her an var etmeye korumaya dönük iradeli, özgürlükçü ve demokratik toplum anlayışıyla tarihsel-toplumsal bir akış ve mücadele içinde olmuştur. Ta ki kendini bir kastik katil grup olarak örgütleyen erkekçi zihniyetin bu tarihsel toplumsal akışı dumura uğratıp en önemli öz savunma dinamiği olan toplumsallığı kadın şahsında saldırıya uğratana kadar. Peki, nasıl oldu da kadın ve toplumu bu denli bir öz savunmasızlık içine düşürüldüler ve bu savunmasızlık hali nasıl gelişti? Şüphesiz bunu en güzel Önder Apo ifadelendirir.
Önder Apo; “Kadın bitki toplar. Erkek avlanır, canlıyı öldürür. Savaş bir canlıyı öldürmektir. Hayvan öldürmek cinayettir. Kadının bitki tohumları etrafında toplumsallığı oluşturması bambaşka bir olaydır. Birisi şu andaki katliamcı topluma dönüştü, birisi hala toplumu ayakta tutmaya çalışır. Dolayısıyla toplumu ayakta tutma kültürü kadın etrafında gelişen bir sosyolojiye dayanır. Savaşı esas alan, ganimeti esas alan toplum, erkek ağırlıklı toplumdur. Onun işi gücü artık-değerdir. Bir artık-değer imkânı oluşmaya başlarsa, kadının etrafında bir bitki toplama, bir besin artırımı olursa erkek buna göz diker. Erkek, hayvan da avlar, ama bir de kadının topladığı besinlere el koyar. Hem besine el koyar hem kadına el koyar. Hikâye böyle başlar.” Diye değerlendirir. Şüphesiz kadını bu düzeye getirmek toplumu savunmasız bırakmakla eşdeğer olup tüm korunma araçlarından mahrum etmek, bir anda ve salt fiziki baskılarla gelişen bir durum değildir. Avcı kulübüne ve avcılık deneyimine dayanan erkek, kadına ve toplumsallığına saldırır. Kadını köleleştirmek için ilk yapması gereken şey önce öz savunmasını kırmak ve korunma duvarlarının tümünü yıkmak olduğundan, savunmasızlık ideolojik, politik ve sosyal olarak kölelik temelli inşa edilmiş ve en büyük darbeyi anacıl klan yaşamı yani komünal toplum almıştır.
Önder Apo bu durumu kısaca “tarihsel-toplumsal sorunsallığın ilk hali ve temeli kadının köleleştirilmesi ve sömürülmesidir. Bu sömürü, ana-soylu toplumsal kültürden kastik katil yapıya dayalı erkek egemenlikli iktidar sistemine geçişin temelini oluşturur. Bundan sonrası kadın şahsında toplumsallığın baş aşağı gidiş sürecidir. Kadın şahsında tüm toplumsal değerler yozlaştırılır. Erkek egemenlikli kültürde erkek yükseltilir, yüceltilir; kadına ve kadın etrafında gelişen değerlere el konulur. Özü budur.’’ şeklinde değerlendirir. Kastik sistem örgütlenir, kendini inşa eder. Bu durum karşısında köleleşmek istemeyen ve avcı kastik katillere direnenler ise yine Önder Apo’nun deyimiyle “Açık ki düz yerlerde, ovalarda kendilerini savunamazlar, ama henüz erişilmeyen dağlık alanlara ve daha yükseklere çıkarlar. Savunmaya elverişli yerlere çekilirler ve kastik katile karşı bazı savunma aletleri ve yöntemleri geliştirirler. En önemlisi de ulaşılamayan dağ doruklarında kabile oluşumuna giderler. Kabileleri oluşum kökenleri itibariyle birer savunma örgütü olarak düşünmek gerekir. Etnisite, kabile ve aşiret yapıları esas olarak bu köleleştirici saldırılara karşı temel direniş birimleri-yapılarıdır. İlk siyasal birimler olup, özgürlüğü koruyucu, özgür yaşama bağlı klanların öz savunma birimleridir. İdeolojileri de öz savunma temellidir.’’
Bu klan ve kabileler, günümüze değin öz savunma temelli özgür komün yaşamına bağlılıklarını sürdürmüşlerdir. Fakat günümüzün tarihsel toplumsal gerçekliğinde kastik katil avcı grubunun örgütlülüğünü daha da derinleştirdiğini ve kendini süreklileştiren sistemsel yapılara dönüşerek toplumun öz savunma dinamiklerini, ideolojik-politik, ahlaki yapısını ve kadın eksenli kültürel değerlerini birer avcı kastik katil silahları olan modernleşmiş ulus devlet, kapitalist modernite aygıtlarıyla alabildiğine özelleşmiş özel saldırı politikalarıyla hedef aldığını görmekteyiz. Tüm bunlara karşın doğru mücadele hattında en doğru ve etkili öz savunma sistemini geliştirecek adım, şüphesiz öncelikli olarak kastik katilin ve kendini kurumsallaştırdığı her yapının ideolojik ve askeri argümanlarını doğru çözümlemek ve bu temelde süreklileşen, kendini yenileyen, bu esasta büyüten ve varoluşsal varlığını güvenceye alacak olan örgütlenme ve örgütleme sistemini güçlü kurmak ve bunu her an daha da büyütüp güçlendirmek olmalıdır. Şayet amaç demokratik ekolojik kadın özgürlükçü bir yaşamı örmek ise toplumlar ve halklar öncelikle kendilerinde öz savunma kültürünü geliştirerek varlıklarının ve özgürlüklerinin özünü kavrayabilmeliler, onu koruma ve savunma gücünü gösterebilmeliler. Bu anlamda öz savunma en temelde bir bilinç, örgütlülük ve eylem işi, kendisi olma bilinci, kendini savunabilme bilincidir.
Tüm bu bilişsel gelişmeler kendisiyle birlikte bir örgütlenmeyi gerektirir. Birey olarak öz savunma bilinci ve eylemselliği içerisinde olmak toplumsal bir kimliğe sahip olmanın gereği olarak yeterli değildir. Bu anlamda örgütlülük bir halkın en temel gücü olmaktadır. Bir başkasına yapılan haksızlığa karşı kendimize yapılmışçasına tepki ve tavır içerisinde olmak, bireyin içine kıstırıldığı bencil ve egoist dünyanın kırılmasıyla gelişir. Örgütlülük hiçbir şeye sahip olmayan bir kişinin, toplumun, halkın özgürlüğü için mücadelesinde dayanacağı en temel güçtür. Örgütlenmiş bir bilinç kadar egemen sistemleri korkutacak ve yıkıma uğratacak bir güç yoktur. Bu temelde eyleme geçmiş bir örgütlülük ise haksızlıklara karşı mücadelede susup beklemek veya sadece onu haykırmak değil, bu haksızlığı ortadan kaldırmak için atılacak bir adım ve atılacak bir taş olacaktır.
Öz savunma kendinin eylemidir. Kişilerin, toplumların veya halkların savunmalarını kendilerinin yapması, bu işi başkalarına devretmemesidir. Öz savunma, toplumsal olarak demokratik bir zihniyete ve sisteme kavuşmanın en temel araçlarından biridir. Bu anlamda en etkili bir savunma örgütlülüğü olarak da rolünü oynayacaktır. Bu temelde öz savunma birçok yönüyle kendisini toplumun vicdanı ve ahlakına dayandırırken, birçok yönüyle de özgün örgütlülük gerektirir. Savaş süreçlerinde olduğu kadar barış süreçlerinde de halkın öz değerlerini koruma amaçlı olarak varlığını sürdürür.
Sonuç olarak örgütlenmenin varoluşsal varlığı ve onun tarihselliğini mümkün kıldığı aşikar olup öz savunmanın olmazsa olmaz dinamiğidir. Böylece Önderliğimizin; “düşünüyorum öyleyse varım” sözünden ziyade “Ne kadar örgütlüysen, o kadar varsın” formülü insan hakikatini anlatmada daha isabetlidir.’ felsefesiyle erdiğimiz hakikat şudur ki; ‘örgütlendiğimiz oranda var olduk; örgütümüz dağıtıldığı oranda yok ediliriz.’ O halde kendini savunmayı örgütlenmeyi ve örgütlemeyi bil!

Viyan Umut Ararat