Özgürlük Felsefesi ve Kadın

Soru oltadır, oltasını atamayan balığı da tutamaz. Ancak balık doyurur; bu cevaptır. Cevap olan bu balık artık ‘büyük balık küçük balığı yer’ söylemindeki av olma durumundan çıkıp büyük okyanuslara yol almak isteyecektir. Tıpkı insan evrenin bir parçasıyken evreni ve kendisini anlama çabası içerisinde soruları sorarak yaşam denilen okyanusta hakikati araması gibi. Tarih boyunca dünyanın derinliklerine yol alan insan; dönem dönem fikriyle evrenin, doğanın, ve kendisinin gerçekliğine kavuşmak istiyor. Bunu karanlık-aydınlık, iyilik- kötülük, doğru- yanlış terimleriyle bağdaştırarak yapıyor. Bakıldığında karanlığı doğuranın aydınlık olduğu, doğruyu doğuranın yanlış olduğu, iyiyi doğuranın ise kötü olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalınıyor. Bu kavramlar ekseninde ulaşılmak istenen hakikate en doğru araç olan diyalektik ile varlıkları anlamlandırmak ve onların gerçek özüne (hakikatine) varmak; yaşam okyanusunda kulaç atmaktır. Bu çağda yaşam okyanusunun en zor dönemine şahitlik ediyoruz. İnsanlık tarihinin en dalgalı ve ağır süreci olan 21. yüzyılda; hiyerarşik-devletçi sistemin açığa çıkardığı çelişki ve çatışmalarla, kadın tecavüzleriyle, çocuk katliamlarıyla iç içe yaşamaktayız. Diğer yanda insani-toplumsal değerlerde ciddi bir bozulma ve çözülme yaşanmaktadır. İnsanlık varoluş değerlerine, yani toplumsal gerçekliğine ters düşürülerek, derin bir anlamsızlık içerisinde düşünemez duruma getiriliyor. Özünden, kendi gerçekliğinden ve hakikatinden koparılıyor. Tarihte şifacı kadınların cadı olarak görülüp yakılması, Hypatia’nın evren ile ilgili yapmış olduğu araştırmalar sonucunda tehlike olarak görülüp öldürülmesi, Aspasia’nın güzellik ve bilgi sembolü olmasına rağmen bir fahişe olarak anılması bunun birkaç örneğidir. Bir varlık anlam hakikatine ters düştüğü oranda özgürlükten uzaklaşmaktadır. Kadın şahsında bu apaçık ortadadır. Bugün farklı şekillerde yapılan katliamlar bu sistemin biz kadınları getirdiği nokta olmaktadır. Bizler kendi hakikatlerimize ters düşmüş durumdayız. Bu eksende özgürlüğünü yitiren kadın, özgürlüğünü yitirme yolunda olan toplum ve insanlık olmaktadır. Diyebiliriz ki; büyük okyanuslara kulaç atmanın yolu, başta kadının varlık ve özgürlük sorununa kesin çözüm olmaktan geçer. Çünkü en çok anlamını yitiren ve gerçekliğine ters düşen olgu kadın olgusudur. Günümüze göre ele alırsak ‘soru sormayı unutan kadına sadece kader kalmıştır’ diyebiliriz. Bir kadın olarak üzerimize giydirilmiş kader olgusunu kabul etmeyip soru oltasını dünyanın tam merkezine atıp yıllardan beri süren en büyük sorun olan kadının özgürlük sorununa cevap aramak üzere yola çıkmalıyız: Kadın kimdir? Doğadaki konumlanması, uğrakları neler oldu? Erkeklik yaşamı nasıl ve nerelerde işgal etti? Kadının ilk yenilgisi, hikayesi nasıl başlar? Gittikçe erkeğin arkasına girmesindeki üslup, dil kime ait? Ve gittikçe gölgeye dönüşmesi neyin kahrı? Her şey erkeğin saldırısının sonucu mu? Kadının güç getiremediği neydi ki erkek sistemi böyle dal budak saçtı? Sonraki hikayede kadın nerede? Kadınlar, anacıl toplumun ruhu adına yeniden renk veremez mi yaşama? Çıkış mümkün mü? Alternatif bulunamaz mı? Birçoğumuzun aklında olan ve yaşamı boyunca durup sorguladığı sorulardan birkaçı bunlardır. Kadın olarak bu yaşam hikayesinin neresinde ve nasıl kaybettiğimizi sorgulamak, mevcut kadın özgürlük sorununun çözümüne ışık tutmaktadır. Bununla birlikte, felsefenin amacı olan yaşamı anlamlandırarak hakikati ortaya çıkartmak, çarpıltılmış bir varlık olan kadının gerçekliğine varmak; felsefenin amacına ulaşmasındaki en etkili rolü oynayacaktır. Tarihten günümüze yaşanılan tüm devrim düşünürlerinin ve filozofların yaşanılan toplum sorununu ele alış biçimlerindeki eksik, yetersiz ve bir o kadar toplumsal sorunun gerçekliğinden uzak olmalarından kaynaklı gerçek anlamda devrim yapamadıkları ortadadır. Asıl sorun kadına karşı yürütmüş oldukları düşüncelerde olan ‘giydirilmiş, etiketlenmiş, biçimlendirilmiş ’ tanımlarıyla baştan kaybetmeleridir. ‘Kadın eksik erkektir” diyen Aristo’dan ‘kadın şeytanın insan nefsine giriş kapısıdır’ diyen Aquinalı Thomas’a ve ‘kadınlar doğaları gereği köledirler ve bu değişmez bir gerçekliktir’ diyen Freud’a kadar uzanan bir halkadır bu. Tarihten günümüze erkek egemen bakış bağışıklık kazandığı için kadına ilişkin körlüğü kırmak bir nevi atomu parçalamak gibidir. Toplumsal sorunun ve devrimlerin en çok başarısız olma nedenini anlayan Önderliğimizin yaratmış olduğu kadın özgürlükçü paradigmaya bağlı özgür yaşam felsefesinin ancak kadının özgürlüğünden geçtiğini ve bunun evrensel sorunun en temel ilkesi haline geldiğini belirterek şu sözleri dile getirmiştir: “Özgürlük adeta evrenin amacıdır diyesim geliyor. Evren gerçekten özgürlük peşinde midir diye kendime sıkça sormuşumdur. Özgürlüğü sadece insan toplumunda derin bir arayış olarak söylemleştirmek bana hep eksik gelmiş; mutlaka evrenle ilgili bir yönü vardır diye düşünmüşümdür. Özgürlük konusunda bencil olmamak, insan indirgemeciliğine düşmemek bence önemlidir. Kafesteki hayvanın büyük özgürlük çırpınışı yadsınabilir mi? Bülbülün şakıması en değme senfoniyi geride bırakırken, bu gerçekliği özgürlük dışında hangi kavramla izah edebiliriz? Daha da ileri gidersek, evrenin tüm sesleri, renkleri özgürlüğü düşündürmüyor mu? İnsan toplumunun en derin ilk ve son köleleri olarak kadının tüm çırpınışları özgürlük arayışından başka hangi kavramla izah edilebilir? En derinlikli filozofların, örneğin Spinoza’nın, özgürlüğü cehaletten çıkış, anlam gücü olarak yorumlaması aynı kapıya çıkmıyor mu?” Önderlik bu sözlerle felsefenin; amacı olan evreni ve doğayı anlamlandırmanın yanı sıra, toplumsallaşarak ve toplumun sorunlarıyla uğraşarak ancak toplum alanında sevilen ve sevildikçe hakikati ortaya çıkartan bir bilim olacağını açık bir şekilde belirtmiştir. Özgürlük sorunu yaşayan her varlık başta kendi hakikatine ulaşmak için çabalamalı. Çünkü anlamı olmayan bir varlığın özgürlüğü de olamaz. Bunu diyalektik bir ilişki içerisinde, tıpkı ‘karanlığın olmayışı aydınlığı doğurmaz’ ilkesiyle bağdaşlaştırabiliriz. Yaşam okyanusundaki arayış; bizleri başta varlığın sorununa ve sonrasında anlamlandıkça onun özgürlük sorununa doğru yönlendirecektir. Bugün kadının gelmiş olduğu aşamada varlık henüz anlamlandırılmadığı için özgürlüğünden tam olarak bahsedemeyiz. Bu yüzden yapacağımız şey Sokrates’in felsefesinde olan ‘Kendini Bil’ ilkesiyle büyük yaşam okyanusunda rotamıza devam etmektir. Evren olan kendimiz, kendimiz olan evrenin gerçek hakikatine ancak bu şekilde varabilir ve ancak bu şekilde özgür olabiliriz. *Jineoloji Akademisi kaynaklarından derlenmiştir.
Soykırım Masasından İmralı Felsefe Masasına

Felsefe, bilgi ve bilgelik aşkını, bilgiye duyulan sevgiyi ve dostluğu ifade eder. Filozof ise bilgeliği seven, bilgiyi arayan ve ona ulaşmak isteyen kişidir. Yalnız burada bahsi geçen bilgi, kuru ve soyut bilgi değildir. Arif olmak, aşırılıklardan kaçınmak ve olumsuzluklara göğüs gerebilmek de bu bilginin içinde yer alır. Öyleyse filozof yaşamın anlamını bulmaya çalışırken bu anlama uygun biçimde yaşamaya çalışan kişidir aynı zamanda. Eski Yunan düşüncesinde işlemek, ahlak ile aynı anlamlarda kullanılırmış. Yani bir şeyi yapmak, bir bilgiyi pratikleştirmek ahlakın bir ilke olarak devreye girmesi demektir. Öyleyse bilgi- bilgelik ve ahlak arasında sıkı bir ilinti vardır. Bilmek aynı zamanda ahlaklı olmayı gerektirir, çünkü bilmek yapmayı gerektirir. Bildiğin halde, bildiğine göre yaşamamak ahlaki bir meselenin işaretidir. Belki de Sokrates bu nedenle kimse bilerek kötülük yapmaz dedi. Öyleyse felsefe, sadece bilmenin değil, erdemli ve mutlu bir yaşam sürmenin, sağlam bilgiler kazanmak kadar doğru ve ahlaklı yaşama amacının da adı oluyor. Filozof koşullara, duruma ya da kişilere bağlı olarak değişiklik gösteren, başkalarına göre olan, mutlak doğruları ve kesin bilgileri olduğunu ileri süren kimse değildir. Bunun tam tersine, bilgiyi ve bilgeliği arayan, gerektiğinde yanlış düşündüğünü kabul eden, yanlışından dönebilen, özgün fikirleri olan kişidir. Felsefeye, anlamlı bir yaşama, bilgiye katkı sağlayan, edindiği bilgileri yetersiz bulan, tedirginlik duyan ama yine de arayan, şüphe duyan ve eleştiren kimsedir. Alışılagelmiş düşünce biçimlerinin dışına çıkamayan, bunlara körü körüne, bilinçsizce bağlı olan kimse, doğruluğun ve bilginin ne olduğunu kesinlikle bildiğine inanır, bundan kuşku duymaz. Filozof ise inançları, görüşleri, bilgileri irdeler. Doğru olanı, hakikati, bilgeliği arar. Fikri, zikri ve eylemi bir olan, dünyaya tartışılacak bir konu bırakmak kadar tartıştığı gibi yaşamasını da bilendir. Yaşama hakim olan kişidir. Ama bu hakimlik, mahkeme salonlarından aşina olduğumuz hakimlik değil elbet. Bu hakim, yaşamın gizli nedenlerinin sırrına ermeye çalışan, kavrayan, hikmet sahibi insandır. Felsefe her dönemde farklı sorular ve gündemlerle uğraşmış, aynı sorulara farklı cevaplar vermiştir. Antik felsefenin ilk döneminde evrenin kaynağı, doğanın nereden geldiği, var olanların nereden ve nasıl türediği sorularına eğilmiştir. İkinci dönemde ise Sokrates, düşünce tarihinde bir kırılma noktası yaratır. Sokrates`ten önceki filozoflar dünyayı anlamaya çalışırken, Sokrates insanı anlamaya çalışmıştır. Dış gerçekler ve doğadan ziyade insana ve ahlak sorununa eğilmiştir. Artık insan nedir, ahlak nedir gibi sorular önem kazanır. Böylelikle felsefi düşüncenin nesnesi yani yöneldiği ve incelediği konu, doğadan insana, insan yaşamına, iyilik ve mutluluk gibi değerlere kayar. İlk defa insan, kendisine dönerek kendisini inceler. Sokrates` e göre gerçek değer taşıyan bilgi, insanın kendi öz varlığına ilişkin olan bilgiydi. Bundan kaynaklı Delphoi tapınağının girişine kendini bil diye yazdı. Kendini bilmenin en önemli amacı, insanın her şeyin ölçüsü olmadığını hatırlatmaktır. Bu hatırlatma, kibre ve kendini beğenmişliğe karşı verilen bir kavgadır. Kendini tanımak, gurur dumanlarını dağıtır. Bu, zor ve çileli bir iş olduğu gibi tevazu ve bilinç gerektirir. Diğer taraftan insanın kendini tanıması, kendi derinliklerine ulaşabilmesi için başkalarının aracılığına ihtiyacı vardır. İnsanın kendini bilmesi için kendisini ötekinin özünde tanıması gerekir. Kendimizi tanımak için, kendi içimize tuttuğumuz aynalar kadar, başkalarının bize tuttuğu aynalara da ihtiyacımız vardır. Bu da farklılıkları gören, farklılıkların da bizi görmesini olanaklı kılan bir bakış açısını şart kılar. Peki, başkalarında kendimizi görmemiz ya da başkalarının bize tuttuğu aynalara bakabilmemiz bir toplumsallığı gerektirmez mi Öyleyse felsefe ve felsefe yaptığını söyleyen kişi toplumdan kopuk olabilir mi Anlam, yaşam, bilgelik, ahlak, varlık, kendini bilmek, estetik, toplumsallık… Tüm bunlar birbirinden kopuk olabilir mi tek yapmamız gereken soru sormaya başlamak. Sistem güçleri soru soranları, yaşamı sorgulayanları sevmezler. Onlar kadınları, halkları bilgiden olduğunca uzak tutmaya çalışırlar. Çünkü bilgiyi, toplumu kontrol edebilecekleri bir güç olarak, kendi tekellerine alırlar. Beraberinde fiziksel ve kültürel soykırım uygularlar. Çünkü bilirler ki, soykırım kıskacında olan halkların bilim, edebiyat, felsefe, sanat gibi alanlarda gelişmek gibi bir dertleri olmayacaktır. Onların amaçları ve öncelikleri fiziksel olarak varlıklarını devam ettirmekken varoluşu, yaşamın anlamını, erdemli bir yaşamın nasıl olması gerektiğini, güzelin ne olduğunu düşünmeyeceklerdir. Kürt halkı olarak tam da böylesi bır kıskacın içindeyken Önder Apo, farklı bir geleceğe imkan veren bu mücadeleyi başlattı. Felsefenin bin yıllardır cevabını aradığı soru, Önder Apo`nun da Kürt halkı için cevabını bulmaya çalıştığı bir soru oldu. Halk olarak hepimize sorduğu Nasıl Yaşamalı sorusunun içinde anlama, bilgiye, bilgeliğe, etiğe, estetiğe, zamana ve varoluşa dair her şey gizlidir. Varlık sorunu, özgürlük sorunundan önce gelir. Eğer varoluşunu anlamlandıramamışsan, özgür olmak gibi bir derdinin olmasını da bekleyemezsin. Varlık, ancak kendini tanımladıktan, kendini bildikten sonra özgürlüğe meyleder. İşte bundan sonraki soru da Nasıl Yaşamalı sorusudur. 9 Ekim uluslararası komplosunu planlayan hegemon güçler, Önderliğin tasfiyesini Kürt özgürlük hareketinin kendi kontrollerine girmesi açısından tek yol olarak görmüşlerdi. Önder Apo komployla derdest edilecek ve özgürlük hareketi son bulacaktı. Önder Apo`ya umut bağlamış ve bu umutla yaşama sarılmış milyonlarca insanın yaşamlarını bu komployla karartacaklardı. Soru soran, cevaplar arayan bir halkı, kadınları tekrar cehalete mahkum edeceklerdi. Ama Önder Apo, İmralı gibi işkence ve ölüm sisteminin içinde özgür yaşamı inşa etti. Soykırım kıskacında, yok olmayla yüz yüze olan bir halkın önce varlık sorununu çözdü, sonra bu varlığın nasıl yaşayacağı sorununa eğildi. Başta kadınlar, gençler, çocuklar olmak üzere tüm halkımız için Nasıl Yaşamalı sorusunun cevabını aradı. Sosyalistçe yaşamaya devam ettiği İmralı koşullarında varlık sorunundan bilgi kuramına, etikten estetiğe, din felsefesinden doğaya, kültür felsefesinden dile kadar birçok konunun tartışıldığı bir masa oluşturdu. Şematik olmayan, gerektiğinde yanlışını kabul eden ve bu yanlıştan geri dönmesini bilen bu masanın amacı salt bilgi vermek değil, herkesi bu bilginin içine çekmek ve herkesi bilgi dostluğuyla buluşturmaktır. Bilgiye dost olan, bilgiyi sadece yanında taşımaz, onunla yaşar ve onu yaşatır. Bu da İmralı felsefe masasının en büyük özelliklerinden biridir. İmralı Felsefe Masasının diğer önemli özelliği de tartışılan hiçbir konunun sosyolojiden koparılmamasıdır. Sosyolojiden kopan her şey özünde toplumdan kopmuş demektir. Felsefenin toplumdan kopması kim için felsefe gibi bir soruyu da karşımıza çıkarır. Bunun en güzel ifadesi de Nasıl yaşamalı sorusuna verilen, toplumsallığın kök hücresi, ahlaki ve politik toplumun, demokrasinin adı olan komünleşerek cevabında vücut bulur. Toplumların özgür yaşamı etik ve politik komünlerle mümkündür. Komün inşası, nasıl yaşaması gerektiği hep başkalarınca belirlenen kadınlar için öze dönüşü ifade ediyor. Komünün tasfiyesi kadının eve kapatılmasını beraberinde getirdiyse, kadınlar ancak anacıl kadın komünleriyle kastik katile karşı direnerek etraflarına örülen duvarları yıkabilirler. Koparıldığımız tarihimizi kazanmak için komünal kadını açığa çıkarmamız gerekiyor. İbn-i Arabi`nin dediği gibi Zannı değişmeyen kaderini değiştiremez. Sen
Varlık Felsefesi ve Kadın

“Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde…” Tüm efsanelerin ve masalların başı olan bu cümle, hem varlığı hem yokluğu hem de zaman olgusunu ifade ediyor. Yani insan beyninin sorgulamaya başladığı zamandan beri simyacıların, düşünürlerin, ideologların, teorisyen ve filozofların üzerinde tuğla gibi kitaplar yazdığı ama bir türlü ortaklaşamadığı şu kilit meseleyi özetliyor bu cümle. Yine şu hep eşe-dosta sorduğumuz sıradanlaşmış hatta ezberlenmiş cümle var ya: “Êê, ne var ne yok?” Bu soru “Nasılsın?” sorusuna mukabildir. Fakat tarihte “ne var, ne yok” sorusuna verilen cevaplar olumlu-olumsuz büyük olayların kaynağıdır. Örnegin Hegel varlık sorununa; tarihi düz bir çizgi üzerinde ele alan, devletin varlığını ‘ahlaki ve ruhsal bir organizasyon’ olarak tanımlayan ve devletlerin çöküşünü ve yükselişini varlık mücadelesinin bir zorunluluğu olarak kabul eden “Varlık tarihi bir süreçtir.” Ilkesiyle yanıt verdi. Hegel’in bu felsefi soruna verdiği cevap kendisiyle birlikte Hitler’i, Alman faşizmini ve Yahudi katliamlarını getirdi. Ya da Aristo; varlığı “fiziki ve maddi nesne veya özneler” olarak tanımladı ve varlıkları ‘madde, nicelik, nitelik ve ilişki” şeklinde dört kategoriye ayırdı. Aristo’nun bu düşüncesi insanlığın manevi değerlerini reddeden materyalist görüşe, anlamı parçalayarak insanlığın başına bela olan pozitivizme yol açtı. Platon’un varlığın çoklu ve değişken olmaktan ziyade tek bir temel üzerinde inşa edildiğini savunması, günümüzdeki tekçi ve faşist ulus-devletleri ve diğer halklara karşı katliam uygulamalarını doğurdu. Yani bu filozofların ve akademi dünyasının ‘ontoloji’ dediği, taşra insanının ise ‘ne var ne yok’ diye sorduğu varlık sorunu hem insan açısından, hem halklar açısından hem de cinsler açısından adeta bir girdaba dönüşmüş durumda.
Varlık Felsefesi ve Kadın

“Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde…” Tüm efsanelerin ve masalların başı olan bu cümle, hem varlığı hem yokluğu hem de zaman olgusunu ifade ediyor. Yani insan beyninin sorgulamaya başladığı zamandan beri simyacıların, düşünürlerin, ideologların, teorisyen ve filozofların üzerinde tuğla gibi kitaplar yazdığı ama bir türlü ortaklaşamadığı şu kilit meseleyi özetliyor bu cümle. Yine şu hep eşe-dosta sorduğumuz sıradanlaşmış hatta ezberlenmiş cümle var ya: “Êê, ne var ne yok?” Bu soru “Nasılsın?” sorusuna mukabildir. Fakat tarihte “ne var, ne yok” sorusuna verilen cevaplar olumlu-olumsuz büyük olayların kaynağıdır. Örnegin Hegel varlık sorununa; tarihi düz bir çizgi üzerinde ele alan, devletin varlığını ‘ahlaki ve ruhsal bir organizasyon’ olarak tanımlayan ve devletlerin çöküşünü ve yükselişini varlık mücadelesinin bir zorunluluğu olarak kabul eden “Varlık tarihi bir süreçtir.” Ilkesiyle yanıt verdi. Hegel’in bu felsefi soruna verdiği cevap kendisiyle birlikte Hitler’i, Alman faşizmini ve Yahudi katliamlarını getirdi. Ya da Aristo; varlığı “fiziki ve maddi nesne veya özneler” olarak tanımladı ve varlıkları ‘madde, nicelik, nitelik ve ilişki” şeklinde dört kategoriye ayırdı. Aristo’nun bu düşüncesi insanlığın manevi değerlerini reddeden materyalist görüşe, anlamı parçalayarak insanlığın başına bela olan pozitivizme yol açtı. Platon’un varlığın çoklu ve değişken olmaktan ziyade tek bir temel üzerinde inşa edildiğini savunması, günümüzdeki tekçi ve faşist ulus-devletleri ve diğer halklara karşı katliam uygulamalarını doğurdu. Yani bu filozofların ve akademi dünyasının ‘ontoloji’ dediği, taşra insanının ise ‘ne var ne yok’ diye sorduğu varlık sorunu hem insan açısından, hem halklar açısından hem de cinsler açısından adeta bir girdaba dönüşmüş durumda. Bu nedenle varlık sorununa eğilirken göstereceğimiz yaklaşım veya bakacağımız açı hem ideolojik tutumumuzu belirleyecek hem de mücadelemize yön verecek. Tarihteki tüm zalimlerin ve onlara karşı direnenlerin kaderini belirleyen kilit nokta, kadının varlığına ilişkin görüş ve yaklaşımları oldu. Nitekim 21. yüzyılın en önemli ve esasi sorunlarından olan cins sorunu; toplumsal, siyasal ve tarihsel olduğu kadar felsefik bir sorundur. Hatta toplumsal, siyasal ve tarihsel bir sorun olmasının nedeni felsefe alanında kadının varlığına karşı olan inkarcı, hiyerarşik, egemen ve çarpık yaklaşımlardır. Antik Yunan’dan Orta Çağ’a, Rönesans’tan Aydınlanma’ya kadar ‘varlık’ kavramı tamamen eril bir çerçevede ele alındı. Erkek var olanın ölçütü, başta kadın olmak üzere diğer bütün varlıklar ise bu ölçüye tabi olanlar olarak konumlandırıldı. Bu tarihsel süreçte, ‘ne var ne yok’ sorusuna verilen cevaplar, cinsiyet temelli egemenlik mekanizmalarını meşrulaştırmak için kullanıldı. Hegel’in ruhsal organizasyon tanımı veya Aristo’nun maddi ayrım gibi düşünceleri, erkeklerin toplumsal ve siyasal üstünlüğünü haklı çıkarmak için bir araç haline geldi ve kadınların varlığını ‘eksik’ veya ‘ikincil’ olarak kodladı. Bu ontolojik hiyerarşi veya ontolojik inkar sadece toplumsal bir düzen değil erkek egemenliğinin meşrulaşmasının felsefi zeminini yarattı. Elbette kadına karşı geliştirilen bu ontolojik inkara karşı direnenler de oldu. 20. yüzyılın etkili kadın düşünürlerinden olan Emma Goldman, “Kadınların varoluşu, erkeklerin referans noktasına göre tanımlanmıştır. Fakat kadının gerçekliği, başkalarının ona biçtiği etiketlerle değil, kendi deneyimlerinin derinliğiyle tanımlanır.” diyerek hem erkek egemen sistemin kadının varoluşunu tanımlarken onu kendi kölesi kıldığını hem de bu kölelikten çıkış yolunun “xwebûn” olmaktan geçtiğine işaret ediyor. Yine Simone de Beauvoir, “Kadın doğulmaz, kadın olunur.” sözü ile kadının bir varlık olarak özünden nasıl uzaklaştırıldığını anlatmak ister. Bu noktada Jean Paul Sartre’nin “Varlık, özden önce gelir.” sözü onu tamamlar. Sartre’ye göre insan doğuştan belirli bir öz ile dünyaya gelmez. Önce var olur, sonrasında çevrenin, toplumun ve yaşadıklarının etkisiyle öz’ü şekillenir. Sartre’nin bu düşüncesi ile anlaşılıyor ki kadının mevcut konumu, ikincilliği, tahribatlı kompleks kişiliği, boyun eğmeye olan meyli ve erkeğe muhtaç yaşantısı aslında varoluşsal bir öz değil aksine verili toplum ve ataerkil düzenin dayatmaları sonucu ortaya çıkan kadın sosyolojisidir. Peki Sartre’nin öz dediği şey -sonradan edinilen özellikler-, varlık ile çakışabilir mi? Bu soru kadının varlığı ve özgürlüğü için üzerine en çok düşünmesi gereken sorulardandır. Var olmanın kendisi veya varlığını ispatlamanın yolu; çevrenin, toplumun veya bir cinsin baskısından azade seçim yapma iradesini gösterebilmek ve kendini gerçekleştirebilmek ise mevcut durumda kadının varlık sorunu yaşadığı aşikardır. Fiziki, ruhi ve zihni anlamda binyıllardır yaşadığı erkek boyundurluğu, kadında bir kimlik hatta birçok kimlik yaratmıştır. Bedeni, ruhu ve tüm yaşamı kastik sistemin hizmetine sokulan ve zamanla kendisinin de içselleştirdiği saray kadını, varlığı bir bütünüyle erkeğin varlığına armağan edilen Sati kadını, yaşam-beğeni ölçüleri ve iradesi erkeğe göre şekillenmiş klasik ve geleneksel kadın, kölelikten çıkışın yolunu sahibine benzemekte bulan kadın, yaşanmış binlerce yıllık tahribatın ürünü olduğunu unutup kendisini bütünüyle bu sistemin hizmetine adayan kadın ve daha bir çok kadın… Bir kimlik kendi varlığına bu kadar düşman olabilir mi? Ya da kimliğin varlık ile bu düzeyde çatışması neyi ortaya çıkarır? Felsefede buna otantik olan (ben) ile sahtekar olanı yaşama deniliyor. Kadın varlığındaki bu çatışma da, ben ile sahtekar olanı yaşaması arasındaki çatışmadır. Fakat kapitalist modernite çağında sahtekar olan öyle allanıp pullanmış ve çekici kılınmıştır ki kadın artık otantik olanla sahtekar olanı, yani kendi özü ile ona giydirilmiş olan köle kimlikleri birbirinden ayırt edemeyecek durumda. Bu yüzden kadın için varlık sorunu söz konusudur. Kadın varlığındaki bu sorun, sadece tarihsel bir yük değil; aynı zamanda kapitalist modernite çağının sunduğu sürekli değişen roller ve güzellik standartlarının dışında otantik benliği, varoluşsal ve toplumsal özü koruma mücadelesidir. Yine kadının varoluş mücadelesi, sadece bireysel bir iç hesaplaşma değil; aynı zamanda ataerkil düzenin binlerce yıldır inşa ettiği sosyolojik bir yapının da sorgulanmasıdır. Kadınların kimlikleri, bedensel ve ruhsal deneyimlerinin üzerine inşa edilmiş, sistemin hizmetine adanmış rollerdir. Kapitalist modernite, bizi sahtekarlıkla doldururken, gerçek özgürlük, bu dış baskıları reddedip kendi varoluşsal gerçeğimizi kabul etme cesaretinde yatar. Kadın varlığındaki bu çatışma, aslında bozuk bir aynanın önünde durmaktır. Bir yanda, kendi derin ve özsel gerçeklik (otantiklik) vardır; diğer yanda ise sistemin dayattığı parlak, allı pullu ama boş yüzeyler (sahtekarlık) vardır. Bu gerilim, varoluşun kaçınılmaz bir gerçeğidir, çünkü varoluş sancılıdır. Düşünelim ki fırtınalı bir okyanusun ortasındayız. Boğulmuyoruz fakat dışarıdaki dalgalar (erkek egemen sistemin dayattığı roller) bizi sağa sola savurup duruyor. Ne yapacağız? Zaten boğulmuyoruz ve yaşamaya devam ediyoruz diyerek o dalgalara göre mi şekil alacağız yoksa o fırtınanın ortasında sağa sola savrulmak yerine kendi sarsılmaz gücümüze dayanıp o zorlu okyanusta istediğimiz kıyıya mı varacağız? Bu kocaman fırtına ve dalgaların ortasında kendi pusulamızı bulabilecek miyiz? Var olmak, özgürlüğün ilk şartıdır. Eğer amaç özgürlükse ilk önce tanınmayan, inkar edilen veya eksik görülen varlığı ispatlamak gerekir. Kadın varlığına hiçlik yerleştirilmiştir. Hiçliği fark etmek insanı boşluğa,
Şimdi Kadın Zamanı, Şimdi Apocu Felsefe ile Öze Dönüş Zamanı!
Hegemon güçlerin 9 Ekim Komplosu ile Önderliğimize yönelik başlattığı saldırının 28. yıldönümünü geride bıraktık. Öncelikle komploya karşı Önderliği ve bütün devrim değerlerimizi savunmak üzere “Güneşimizi Karartamazsınız” şiarıyla direnerek şehit düşen tüm şehitlerimizi saygıyla anıyoruz. Önder APO şahsında, kadınlar ve gençlik olarak 28 yıllık süreçte, Kürt tarihinin en büyük direnişlerinden birini, belki de en büyüğünü yaşadık. Böyle bir direnişin geliştirilmesi, başarıyla yürütülmesi için her şeyden önce komplo gerçeğini doğru ve yeterli anlamamız gerekir. Komploya katılan, komployu yürüten, komployla ilişkili olan herkesin uluslararası komplo çerçevesinde neler yapmak istediğini, komplonun amacının ne olduğunu daha derinliğine anlamak ve kavramak gerekir. Devletçi toplumun ahlaki çöküntüleri, ihaneti ve karakteri sürekli komplo geliştirme üzerine olmuştur. Komplo ve ihanet iç-içe yürüdüğü gibi sınıflı uygarlık tarihini de bu şekilde yorumlamamız yanlış olmayacaktır. Düşünce yapısından zihniyetine ve duygularına kadar her şey komplo esaslıdır. Tarihte ilk komplocu güç de, ana tanrıça kültürüne karşı birleşen avcı erkeklerin oluşturmuş olduğu ittifaktır. İlk saldırıları ve komploları da kadının yaratmış olduğu toplumsal değerlere yönelik olmuştur. Devlet ve hiyerarşinin kuruluşu bu anlamda komplo üzerinedir. Komplo ile amaçlanan; imha ve inkar, yok etmedir. Tarihte bunun örnekleri çoktur. Peygamberlerden padişahlara, halk önderlerinden veliahtlara, tarihte bilinen birçok kişi komplo ve ihanetler sonucunda katledilmiştir. Özellikle sol-sosyalist hareket önderlerine karşı bu yöntem çok kullanılmıştır. 52 yıllık özgürlük mücadelesinde de yaratılan toplumsal değerlere karşı egemen güçlerin sürekli komplocu girişimleri olmuştur. İnsanlık değerlerini koruyan, savunan ve Kürt halkının var olma mücadelesini yürüten kadın ve gençlere komplo yöntemleri ile sürekli saldırmış ve saldırmaktadırlar. Bu saldırılarını da ajanlaştırma, zindana atma, şiddet, tecavüz ve insanlık ahlakına yakışmayan yol-yöntemler ile uygulamışlardır. Özelde kadın ve gençliğe karşı devreye koydukları ajanlaştırma, fuhuş, uyuşturucu vb. özel savaş yöntemleri komplonun bir aracı olmaktadır. Komplo gerçekliğinde normal bir savaş mantığı hiçbir zaman geçerli olmamıştır. Bu anlamda komplo gerçekliği, özel savaştan da ağır bir durumu ifade etmektedir. Önder APO, komplo süreci için “yetersiz yoldaşlık ve sahte dostluk” belirlemelerinde bulundu. Bu değerlendirmeler de komplonun özünü ifade etmektedir. Önder APO şahsında Kürt Özgürlük Hareketine yönelik geliştirilen 9 Ekim Komplosu da bir bütünen özgürlük hareketinin ezilmesi, tasfiye edilmesi, imha edilmesi amacıyla geliştirilmiştir. Önderlik daha ilk andan itibaren bu amacı görerek komployu boşa çıkartacak çabaların içerisine girdi. Komplocu güçler, her fırsatta komployu boşa çıkartan her gelişme adımı karşısında ortaya çıkan koşulları değerlendirerek, yeni güçleri katıp, yeni imkanlar bularak bu saldırıyı 15 Şubat Komplosuna kadar götürmüşlerdir. Uluslararası Komplo saldırısı bu anlamda, tarihin en kirli ve en kapsamlı saldırısı olduğu gibi siyasi, askeri ve ekonomik anlamda da en büyük pazarlıklardan biri olmaktadır. Bu anlamda 9 Ekim Komplosunun nasıl bir vahşet olduğu, halk için nasıl bir imhayı öngördüğü Önderlik ve 28 yıllık mücadele gerçeğine bakılarak anlaşılabilir. Bu temelde en öncü güç olarak, komplonun bu topraklarda bir kez daha yaşanılmasına izin vermeyeceğimizi, komünleşerek Önder APO’nun fiziki özgürlüğünü sağlayacağımızın sözünü yineliyoruz. Değerli Komünalist Genç Kadınlar! Komplo gerçekliği, varlığa ve öze saldırı durumudur. Tarihten günümüze kadar, toplumun özü olan felsefeye de bu yöntemler ile sürekli bir saldırı söz konusu olmuştur. 9 Ekim Komplosu ile yapılmak istenen hedeflerden birisi de buydu. Buna karşı APOcu felsefeyi ayakta tutan da; ‘iktidarlaşmış bilime karşı felsefeye dönüşü’ mücadelesini yürütmesidir. Önder APO, “Sosyal bilim olarak felsefe, doğuş sürecindeki gibi bir rolü günümüzde de oynamak durumundadır” belirlemesinde bulunmaktadır. Dolayısıyla APOcu felsefe, öze dönüştür. Komplo gerçekliği de bu özü imha etmeyi esas alır. Tarihsel ve toplumsal olarak felsefe; dogmalara, kurumsallaşmış köleci ideolojilere başkaldırmanın ve çıkış yapmanın bir yolu olmuştur. İnsanlık ve toplum adına pozitif olarak değerlendirebileceğimiz birçok çıkış, felsefenin yarattıkları üzerinden gelişmiştir. Dini düşünce ve dogmalar felsefe yoluyla ekarte edilirken doğal toplumun pratik öğreti ve deneyimleri de bizleri zihniyet doğuşuna götürmektedir. Oluşumların, gelişimlerin ve değişimlerin felsefe yolu ile ivme kazandığı inkar edilemez bir gerçekliktir. Fakat gelinen nokta itibarıyla felsefenin; kapitalist modernite etkisiyle elitleştirilip toplum dışı görülmesi, amacından saptırılması erkek aklın manipülasyonudur. Yapılmak istenen, merkezinde insan olan düşünce sistematiğini insansız kılmaktır. Felsefe, özgür düşünme cesaretinin ortaya çıkarılmasıdır. Pozitif devrim; felsefenin doğayı tanıma, bilme, gözleme ve sorgulama özelliklerinin kadın bilgeliğinde buluşmasıyla çok önceden açığa çıkabilirdi. Bunu öngören erkek-egemen akıl, nasıl ki felsefe yolu ile açığa çıkan bilimi tekelleştirdiyse yine felsefeyi de tekelleştirerek kadınla bağını koparmıştır. Felsefenin başlangıç itibarıyla tüm sorgulamaları ‘doğa felsefesi’ ile gelişmiştir. Kent oluşumlarıyla beraber ticaret ve yönetici zincirlerinin inşasından sonra salt ‘toplum felsefesi’ne indirgenmiş, özgür düşünme cesareti olan felsefe; insanlığa ve kadına yabancılaştırılmıştır. Bu hali ile erkek-egemen aklın tekeline konulmak istenen felsefeyi, her gün büyüyen özgürlük hareketimizin perspektifinden bakarak yeniden ele almak gerekir. Bu anlamda ‘Kendini Bil’ felsefesi, bizler için başlıca ilkelerden olmaktadır. Özellikle de Kürdistan gerçekliğinde kendini bilmeyi, tanımayı esas almayan ya da xwebûnlaşma mücadelesi vermeden girişeceğimiz her çaba ve deneyim, bizleri kalıplaşmış dogmalara ve erkek aklın saldırılarına açık hale getirmektedir. Yine bizi erkek eli ve zihniyetiyle her detayı çarpıtılmış verili yaşamın kaçınılmazlığına itecektir. Toplumsal ve sosyolojik insanlık tarihi boyunca halklara, kadınlara ve gençliğe en çok kaybetiren şey; ‘öz felsefesine göre yaşamama gerçeğidir. Bizi tarihsel köklerimize insanlık değerlerine bağlayan da, bu öz felsefeye göre yaşamakta ve yaşatmakta ölümüne direnen halklar olmaktadır. Bu gerçekliğin en güçlü direnişçisi Önder APO; Manilerin, Brunoların, Pir Sultanların, Şeyh Bedrettinlerin mirasçısı olarak doğru yaşam gerçekliği ile ‘öz felsefeyi‘ açığa çıkartmayı başarmıştır. APOcu felsefenin çağa, uygarlığa meydan okuyan özelliklerine bakıldığında bu çok açık görülmektedir. Önder APO’nun felsefesi; Kürdistan gerçekliğinde her genç kadının gözlerindeki manalı arayış ve sorgulamalara yanıt olacak ve bunun pratik mücadele ve deneyimini yaratacak kadar anlam doludur. APOcu felsefenin soykırım ve sömürge koşullarında, kadınlar şahsında katledilemek istenen yaşamın tüm gizemini kendinde çözmeyi esas alması, biz genç kadınlar için özgüven kaynağı olmuştur. Önder APO bugün İmralı koşullarında büyük bir emek ile felsefeyi bir sosyal bilim konumuna getirme mücadelesini veriyor. Genç kadınlar olarak; felsefeyi kadın bilgeliği, cesareti ve gücüyle buluşturarak bu mücadeleyi zafere ulaştırabiliriz. Hem erkeğin hem iktidarların bilimi ve bilgiyi kendi tekeline almasına ve bunu bir tahakküm aracına dönüştürmesine karşı biz genç kadınlara düşen, her zamankinden daha fazla yönümüzü felsefeye vermek ve Önder APO’nun felsefe komününde yer alma çabasında olmakdır. Daha önceki perspektiflerde de değerlendirdiğimiz gibi bir ‘felsefesizlik durumu’ vardır. Ahlaki moral ve manevi değerlerden kopuk, dijital medyaya bağımlı, duygularda ne istediğini bilmeyen, sürekli gel-gitleri olan, geleceksizliğin gençlik kuşağı yaratılmak istenmektedir. Anlamsızlığın içinde kaybolan ve bataklığa gömülen genç kadınlar ile karşılaşmaktayız. Bu durumların doğrudan
Felsefe, İnsanın Kendisini ve Doğayı Anlama İhtiyacıdır
Felsefe, evreni-doğayı-toplumu anlama biçimiyse bu biçimiyle anlaşılamayacağı anlaşılırdır. Tam tersine yaratılan kozmopolitizmle daha da muğlaklaştığı ve bu muğlaklık içerisinde devletçi sistemin kendisini süreklileştirerek, iktidar sahiplerini daha da zenginleştirerek yaşattığı ve yaşatacağı açıktır. Eğer evreni anlama, doğayı tanıma, insanı ve toplumu bu biçimde ele alma bir bilgi gelişimiyse, bu gelişimi kabul etmediğimizi belirtmemiz gerekiyor. Özünden koparılmış ve saptırılmış bilgi teorisi iktidar-bilgi teorisidir. Bunun karşısında olduğumuzu dile getirmek kadar, duruşunu ve eylemliliğini sergilemek durumundayız. Sistem içi ideolojilerin yaratmış olduğu felsefeyle insan kendisini inşa edemez. Bu anlamda özgürlükçü felsefeyi geliştirerek kendini inşa etmek ve kendini inşa ederek özgürlükçü felsefeyi geliştirmek önemli olmaktadır. Cinsiyet özgürlükçü, demokratik-ekolojik temelde kendimizi inşa etmek istiyorsak, hiyerarşik-devletçi zihniyete dayanan felsefi bakış açılarıyla mücadele ederek, kendimizi bu bakış açılarının dışına çıkarmak ve komünal-demokratik değerlere dayanan felsefi bakış açısında yoğunlaşarak pratikleşmek önem kazanmaktadır. Felsefe, insanın-toplumun yaşamsal gerçeğinden bağımsız bir olgu değildir. Başta felsefe olmak üzere, toplumsal yaşamdan koparılan her bilim, toplumun aleyhine bir olgu olarak devletçi sisteme hizmet eden bir araca dönüşmektedir. O zaman bilimlerin, bilimsellik gerçeği toplumun varoluş gerçeğiyle birebir bağlantılıdır. Ancak bu biçimiyle doğa ve evrenle ölçülü, tutarlı bir birliktelik sağlanabilir. Felsefe, insanın kendini ve doğayı anlama ihtiyacı, hayatta kalma ihtiyacı, özgür yaşama ihtiyacı vb. ihtiyaçlarla sıkı sıkıya bağlantılıdır. İnsan hep hakikati, bilgiyi aramıştır. Zaten felsefe de kavram olarak bilgi sevgisi, hakikat sevgisi anlamına gelmektedir. İnsanlık değerlerini çözen, özgürlük ihtiyaçlarına cevap olmayan bir bilginin sevilmemesi gerektiği açıktır. Sevgi, insanın toplumsallık değerleriyle açığa çıkan bir olgudur. Bilgi bu değerleri büyüttüğü, geliştirdiği oranda sevilebilir. İnsan, insan olduğu için ama bu kapsam da, gözetilerek sevilmelidir. Gerileten, çürüten, tüketen, öldüren bilgi anlayışı, bilgi sevgisi olamaz. Bilgi sevgisi evrenle, doğayla, toplumla bütünleşerek, onları hissederek yaşamanın açığa çıkardığı özgürlük duygusu ve bilincidir. Toplumsal gerçekliği çözen, dağıtan, doğanın ve evrenin fütursuzca kullanılmasına yol açan bilgi teorisinin, özgürlükçü felsefi bilgi olamayacağı açıktır. Hakikat sevgisi, insanın kendini tanıma düzeyiyle bağlantılıdır. İnsan kendini tanıdığı oranda, toplumu, doğayı ve evreni tanıma ve anlam verme gücüne ulaşabilir. Bu biçimiyle gerçeğe yakınlaşabilir. Gerçeği arama, insanın kendini aramasıdır. Çünkü, gerçek insanın kendisindedir. İnsan kendisine ulaştığı oranda gerçeğe ve sevgiye ulaşabilir. Ama, herkes en çok kendinden uzaktır. Kendimiz söz konusu olduğunda bilgi insanı, hakikat insanı olma konusunda zayıfız. Devletçi sistemin yaratmış olduğu düşünüş biçiminin, bakış açısının etkilerini yaşıyoruz. Ancak bu etkilerden kurtulma noktasında fazla istekli ve mücadeleci değiliz. Geriliklerimizle barışık yaşamaktan memnunuz. Geri insanın gerileteceği, zayıf insanın zayıflatacağı açıktır. Çünkü her insan kendisi neyse çevresini de kendisine benzetmek ister. Yaşamın diyalektiği böyle işler. Kendimize yabancı hale gelerek ve kendimizi yanıltarak gerçeğe ulaşamayız. Dolayısıyla da büyümeyi, yücelmeyi, sürekli yaratmayı, özgürleşmeyi erdemli insan olmanın gereği olarak amaç edinmeliyiz. Güzellikleri açığa çıkarmanın çabası içinde olmalıyız. İnsan kendinde açığa çıkarıp, kökleriyle buluştuğu oranda gerçeğe ulaşabilir. Gerçeğe ulaşmakla bilgiye, bilgiye ulaşmakla gerçeğe ve sevgiye ulaşabilir. Evrendeki tüm varlıklarda insandan bir şeyler vardır. Bilimsel gelişmelerin açığa çıkardığı kadarıyla insan, evrenin bütün özelliklerinin açığa çıkmış halidir. Dolayısıyla insanla, evrendeki her varlık arasında sezgisel bir bağ vardır. Gerçeği arama, bu bağı hissetmekle bağlantılıdır. Hakikat sevgisi, insanın kendini tanıma düzeyiyle, evrenin sırlarına uzanarak onu hissederek bütünleşme düzeyidir. Bunun bilincine, anlam gücüne, erdemine ulaşmak demektir. Basit olana, sahte olana uzanarak anlamsızlık denizinde kaybolup gitmek değildir. Kendini tanımanın bilincini edinme çabasını, kendisiyle yüzleşmenin cesaretini göstermek demektir. Böyle bir bakış açısı insani değerlerin büyümesini, toplumsallaşmanın gelişmesini açığa çıkararak özgürlükçü bakış açısını sağlayabilir. Felsefe evrene, doğaya, topluma bakış açısı olarak tanımlanmaktadır. Herkesin bir felsefesi olmadığına göre felsefi bakış açımız neye göre olmalıdır, hangi değerlere dayanmalıdır? İnsan-insanlık toplumsallaşmanın temel dokusunu oluşturan komünal-demokratik değerlere dayanan bakış açısıyla iktidarcı-devletçi zihniyete dayanan bakış açılarıyla bakmaktadır. Bu iki felsefi bakış açısı ve bunun iç içe geçmiş biçimleri insanlığın temel bakış açılarını oluşturmaktadır. Referans alacağımız değerlerin komünal-demokratik değerler olduğu buradan kendimize, topluma, doğaya bakmamız gerektiği açıktır. Bu değerlerle bütünleşme düzeyi doğayı ve evreni, anlama ve yaşama düzeyi olacaktır. Toplumsal değerlere, doğaya ve evrene ters düşülerek özgürlükçü yaşanılamayacağı gibi, bunun felsefesi de yapılamaz. 18. yy. sonrası kutsanan bilimcilik anlayışıyla, sosyal bilim olarak felsefenin geriye itilmesi bilimciliği geliştirirken, toplumsal gerçekliği de kadavra haline getiren bir sosyal bilim anlayışını açığa çıkarmıştır. Felsefenin silikleşmesi, insan varoluşunun özgür düşünceye dayalı bakış açısından uzaklaşılmasına yol açmıştır. Özgürlükçü felsefeye dayanan düşünce ve yaşam gerçekliği doğal diyalektik olarak insanın çevresiyle olan ilişkisiyle varolmaktadır. Diyalektik, bir ikililiği ifade ederken insanın çevresiyle olan etkileşimi, etkileme ve etkilenme durumu olmaktadır. Doğanın ve evrenin kendisinde varolan bu diyalektik, işleyen bir olgu olarak insanda da süregelmektedir. İnsan anatomisinin işleyişindeki diyalektik kadar, toplumsallaşmanın kadın-erkek cinsiyle birlikte gerçekleşme diyalektiği, doğanın işleyişinde bir olgu olarak yaşamsallaşmaktadır. Bu diyalektiği düz-çizgisel, hiçbir değişim-dönüşüme yol açmayan bir durum gibi ele almamalıyız. Evrimsel bir gelişme olarak ele alıp içinde niteliksel sıçramaların, patlamaların bulunmadığı bir tarzda da yorumlamamak gerekir. Evrimsel gelişme, kendi içinde yenilenme, değişim-dönüşümün, patlamaların olduğu bir gelişme olarak, doğanın kendi iç işleyişinde bir gelişim seyri izlemektedir. Doğasal her olguyu, aynı düzeyde veya aynen topluma indirgemek doğru olmaz. Ancak, toplum gerçeğinin de kendi iç dinamikleriyle, içten ve dıştan etkilenmelerle böyle bir diyalektik içerisinde sürüp geliştiği bir gerçektir. Topluma rağmen hiçbir olgunun toplum adına varolamayacağı veya toplumu gözetmeden yaşayamayacağı da açığa çıkmış bir gerçeklik olmaktadır. Doğal diyalektiği, kendi doğasına, iç işleyişine uygun olarak dışarıdan etkilenmeleri de gözeterek ancak kendi bünyesi, yapısı, hazır hale geldiği zaman kendisinde patlamalar yaratan, kendi ahenginde işleyen bir diyalektik olarak düşünmek gerekir. Özünü evrenin işleyişine, bütünselliğine uygun olarak, toplumda ve insanda kendi özgünlükleri içinde gerçekleşen bir olgu olarak ele almak gerekir. Bu olguları yerli yerine oturtmaya çalışmak mücadele felsefemizde nasıl bir yaklaşıma sahip olmamız gerektiği noktasında önem teşkil etmektedir. Hiçbir şeyin çok rahat yaratılmadığı –hele ki bu insan ve toplum gerçeği olunca- tepeden, kolaycı ve indirgemeci yaklaşımlarla; sınırlayıcı, kalıpçı ve dogmatik yaşam anlayışlarıyla uzun vadeli olarak bir yerlere varılamayacağını anlamak gerekir. Yaşamın içinden büyük bir emek ve çabayla, üretime ve yaratıma dayanan anlayışlarla, işin sonuçlarını gözeterek ama sonuçlarına kilitlenmeyerek, oluşum gerçeğine yoğunlaşarak anda açığa çıkana değer yükleme ve zamanda gerçekleşecek olanı görme anlayışına dayanan felsefi bakış açısıyla yaşama bakmak ve mücadele felsefesini oluşturmak önemli olmaktadır. İçi boş, abartılı şeylerden uzak durmak kadar, yaşamın sadeliğinde, doğallığında, ayrıntısında olanları görerek ve yaşamın kuantalarının bunlar olduğunu bilerek her düşünceye, duyguya, olguya gerekli anlam ve yaklaşım gücünü göstererek güzellikleri açığa çıkarmak gerekmektedir. Önder
Yurtsever Genç Kadın Dergisi’nin Eylül-Ekim Sayısı Çıktı

Yurtsever Genç Kadın dergimizin Eylül- Ekim sayısı, gerillanın kendi çizimleri ve ‘ÖNDER APOnun felsefe komününde buluşalım’’ şiarıyla okurlarıyla buluşuyor. Dergimiz; Felsefe Komünü teması ile Özgürlük Şehitlerini anarken 9 Ekim komplosunu da konu almakta. Dergimizde; Hayatın bir felsefe okulu olduğunu değerlendiren, Felsefenin kadın ve toplum açısından önemini vurgulayan Önderlik talimatı yer alıyor. ‘şimdi APOCU felsefe ile öze dönüş zamanı ‘ adlı genç kadın perspektifinde, genç kadınlar olarak felsefe komünündeki rolümüzle yeniden inşa sürecinde yapılması gerekenlere değiniyoruz. Roşan Semsûr’un kaleme aldığı ‘SOYKIRIM MASASINDAN İMRALI FELSEFE MASASINA’ adlı yazıyı sizlerle paylaşıyoruz. Kapitalist Modernite bölümünde İmralı’da Önder APO’nun tek başına sistem ile olan mücadelesini konu alan Tek Kişilik Satranç adlı yazımız ve Dosya kategorisinde varlık ve özgürlük felsefelerinde kadının mevcut konumuna değinen yazılarımız sizlerle. Yurtsever genç kadın dergimiz, diğer sayılarında özgür yaşama ışık olmaya devam edecektir. Yeniden sizlerle buluşuncaya dek ; HER DAİM GENÇ KALIN GENÇ YAŞAYIN!
Gımgım’da Bir Komün

Delal Şoreş Cennet denildiğinde genellikle; heybetiyle göğe erişen dağlar, ırmaklarından akan berrak sular, vadilere dek uzanan yemyeşil ovalar, sonu görülmeyen ormanlar, yağmurların ve nehirlerin beslediği bereketli topraklar ve müthiş bir denge içerisinde yaşayan canlılar hayal edilir. Kimse hak iddia edemez yaşamın bu kutsallarından, yalnız kendisine ait kılamaz. Bazılarının yukarıda, bazılarının aşağıda olduğu; birilerinin açken birilerinin de tok olduğu bir yer değildir. Topluma ait olmayan bu keskin ayrışmaların halkları parçalayıp sürüklediği yıkıcı savaşlar yoktur. İnsanın fazlalık olarak görülmediği, ahlaki ölçülerin esas olduğu, özgürlük ve eşitlik ideallerinin yaşandığı doğal toplumsallığın kendini var ettiği mekandır cennet. Bu ahlaki ve yaşatan değerler kaybedilmediği sürece aranabilir mi? Spartaküs’ün öncülüğünde Roma İmparatorluğuna karşı başkaldıran halkların ütopyası; toplumsal komünal değerlere duyulan özlem, kaybedilmiş özgürlüğün arayışıdır. Yeri hükmetmekle doldurulmaya çalışılan, çalınan cennetin arayışıdır, kaybedilenin isyanıdır. Musa’nın kitabı Tevrat’da, Nil’den Fırat’a kadar uzanan bir cennet; yaşanılır kutsal topraklar olarak yazılan Murat-Munzur-Dicle-Fırat ve onlarca koluyla yaşam veren hayat ırmakları elde edilemediğinde bu ırmakların kana boyanması; zalim orduların taptığı bir cennet gerçeğidir. Dillerden ezgilere, mısralara, destanlara ve efsanelere akan, direnişlerde arayışını bulan, halkların bu özgür cennetinin adı; Mezopotamyadır. Tarihin yazılan ve yazılmayan yapraklarında ilk devletlerin, devleşen imparatorlukların savaş sahnesine dönüşmüştür. Hakim güçler kendi aralarında savaşırken ezilen, öldürülen, yok edilen; bu bölgede yaşayan halklar ve bir yere kaçma şansı bile olmayan doğası olmuştur. Ne kadar savaşlar gelişmiş, toplumsal çelişkiler derinleşmişse o kadar da doğaya ters düşüldüğü bir gerçektir. Günümüzün güç anlayışı; doğaya tahakküm kurmak, kaynaklarına sınırsızca sahip olmak ve hunharca sömürmektir. Kapitalist sistem, doğanın yıkıcılığından ve vahşiliğinden bahsetmektedir. Bu asıl kendisi yıkıcı ve vahşi olan kapitalist sistemin kendisini meşrulaştırdığı bir algı olmaktan öteye geçmemektedir. Kadın cinsine ve topluma karşı vahşileşen kapitalizmin doğaya karşı da en tehlikeli, vahşi bir konumda olduğu şu an yaşanan çevre sorunlarında kendini somutlaştırmaktadır. Hiçbir sistem türü kapitalizm kadar bitki ve hayvan türlerini yok etmemiştir. Kastik katil, tarihin hafızalara kazılan sahnelerinde sadece maske değiştirmiştir. Marduk’un, Tanrıça Tiamat’ı öldürüp her şeye hakim olduktan sonra yaptığı ilk iş; tüm doğayı yakıp yıkmak, canlıları öldürmek olmuştur. Kadın ve doğa arasındaki ilişkiselliğin gücü ve yaratıcılığının sırrı, kastik zihniyet tarafından görülmüş, iktidarlığına ve yıkıcı gücüne karşı bir tehlike olarak görüldüğü için hayat veren iki yaratıcının varlığına aynı anda saldırmıştır. Bu gün de aynı şekilde varlığını küreselleştirip kendisini toplumun tek kurtuluş çaresiymiş gibi bir mecburiyet haline getirmek isteyen kastik zihniyetli kapitalizim, ilk önce kadına ve doğaya saldırıp tahakküm kurmaktadır. Dünyayı sermayenin hakimiyeti altına sokan kapitalizm, endüstriyalizm yoluyla doğayı, tekellerin sınırsızca kullanımına sunmuştur. Sadece kar amacı güden sermaye tekelleri, insana tahakküm kurmanın doğaya tahakküm kurmaktan geçtiğini bilerek, Kürdistan doğasını sömürmektedir. Kürdistan’da yaratılmak istenen; toprak ve doğa talanını büyüterek kendisine yetebilen, üreten bir Kürt toplumundan ziyade sisteme bağımlı ve sistemin içinde eriyen bir Kürt toplumudur. Bu amaçla; Amed’de artan fabrikaların zehirli kimyasal atıkları hiçbir tedbir alınmadan su kaynaklarına bilinçli bir şekilde karıştırılmaktadır. Dersim’de, Şirnex’te her gün onlarca ağaç katliamı gerçekleştirilmektedir. Kürdistan toplumunu tarımdan ve üretimden kopartabilmek için HES ve JES adı altındaki talan ve katliam projelerini dayatmaktadır. Elbet daha sayabileceğimiz onlarca doğa talan projelerinin yanında, Barış ve Demokratik Toplum bilincini edinmiş halkımızın direnişi de gittikçe büyüyor. “Xwezaya Min Hebûna Min e” bilinciyle Kürdistan’da geliştirilen direnişler, kastik zihniyetle aşındırılmış olan insanlığın doğa ile olan diyalektik ilişkisinde ısrardır. Muş’ta Gimgim halkı, toplum olarak varlığına bir tehdit olarak dayatılan katliam projelerini kabul etmemiştir. Devleşen kapitalizm canavarına karşı komün mücadelesini örgütleyerek binlerce yılın emeği olan topraklarını savunarak direnmekte. Neredeyse iki ayı aşan mücadeleleriyle tüm dünyaya kapitalizmin yenilmez olmadığını, ona karşı direnişin komünal mücadele ile mümkün olduğunu duyurmuştur. Aynı zamanda hep bahsettiğimiz fakat kafamızda çok somutlaşmayan KOMÜNLEŞME’nin nasıl olması gerektiğini de somut bir şekilde göstermiştir. Yani Gimgim kapitalizmin göğsüne saplanan bir hançer olarak; gençlerin ve kadınların öncülüğünde komünleşmiştir. Tarihte ilk devletlerin kurulmasında, nasıl ki zor gücüyle duvarların ardına hapsedilen insan nufüsu ve sömürülen insan emeği etkili olmuşsa; aynı zamanda fazla nufüsun yarattığı salgın hastalıklardan, daha fazla insan gücüne -köleye- sahip olabilmek için, vergilendirme ve talan amacıyla yürütülen savaşlardan kaçan insanlar, bu devletlerin yıkılışında etkili olmuştur. Devletin çizilmiş sınırlarına zorla hapsedilen insan, oluşan ilk boşlukta o sınırlardan kaçabilme cesaretini göstermiştir. Belirlenmiş tek bir yere, belirlenmiş tek bir gıdaya ve emeğini zor gücüyle kullanan bir iktidara hiç bir zaman bağımlı olmamıştır. Toplumsallığını ve özgürlüğünü doğaya uyum göstererek, besin kaynağını doğayla bir denge içerisinde yürüterek temin etmiştir. Komün mücadelesini, devletin sınırlarına, insanı ve doğayı köleleştiren vergilendirme sistemine dahil olmayarak; yüksek kesimlere kaçarak, bir yere ve bir besine bağımlı olmayarak sürdürmüştür. Devlet sınırlarına girmeyen yani evcileştirilemeyen insan, “barbar” ya da uygarlık dışı kalan insan şeklinde adlandırılmıştır. Hatta kastik zihniyetin eliyle yazılan tarih sayfalarında geçmemiş, yok sayılmıştır. Nasıl ki Sırça Köşk’ün zalimleri, toplumun kutsallık inancını kendi çıkarına göre kullanarak toplumu son zerresine kadar sömürmüşse; halkı aç bırakıp önüne attığı son kemik parçası ‘kutsal iktidar’ın sonunu getirerek, camdan yapılan bu iktidar köşkünü tuzla buz etmiştir. Komünal ve ahlaki toplum; kastik zihniyetin yarattığı baskıyı, köleliği ve devleti tarihin hiçbir zamanında bir kader olarak kabul etmemiştir. Ona karşı örgütlenmiş, direnmiş ve mücadele etmiştir. Bugün de kapitalizmin doğa ve toplum kırımına karşı komünal mücadeleyi başta kadınlar olmak üzere toplumun her bireyinin; öz savunmanın mihenk taşı olan ”komünleşmeyi” kendisine amaç edinmesi gerekmektedir.
Şehitler Gerçeği

Bu Şehitler ayı’nda, Şehitler günü’nde ve bu biçimiyle kazanıldığı Şehitler Partisi’nde doğru bir savaşçı olmaya büyük özel göstereceksiniz. Gerekirse kendinizi düzelterek, mutlaka bu partinin yetkimli bir savaşçısı olma sözünüze işlerli başarı şansı kazanacaksınız. Bunun dışında hiçbir yaşam belirtisine fırsat vermeyeceksiniz. Olası tüm engellemeleri rahatlıkla, yerinden, yaklaşımlarla aşabileceksiniz. Ve benim yolum sürekli başarının yoludur, şehitlerin yoludur. Ve bu yolda zaferimin yoludur diyeceksiniz, yükleneceksiniz ve mutlaka başaracaksınız.Toprağa gömülmez ki şehitlerimiz, yüreğinize gömeceksiniz, hatta pratiğinize.Yıkılmakla, ağlamakla olmuyor ama boş bırakmakla da olmuyor. Çalışmak ve yaşatmak bizim için vazgeçilmez bir zorunluluğu ve yaşam gerçeğimizdir. Her gün bu kadar değerli şehidi ne kadar yüreğinize nakşederseniz bu kadar kazanırsınız.Başta Hakki Karer yoldaş olmak üzere biz şehitlerimizin anılarına bağlılık sözünü verirken,gerçekleri bu biçimde anlamaya ve açıklamaya çalıştık. Şehitlerimizin anısına en anlamlı bağlılığın, onların davalarını daha da yüceltmek ve görevlerimizi ertelemeksizin yerine getirmek biçiminde olacağını bilerek böyle bir anlayışla görevlere sarıldık. Bu temelde PKK’nin ilanına ve inşasına cesaret edebildik. Bunlar bir değil, bin değil, on binleri geçiyor. Bunlar öyle sıradan, herhangi bir şehadet değil, mutlak insanlık şehitleridir.İslam’ın ilk şehitleri kadar büyük, yine İsa’nın havarileri kadar değerlive en az irili ufaklı bütün devrim hareketlerinin ilk şehitlerinin hepsinin anlamını içeren büyüklükte şehitlerdir. Bunun önüne geçmeyi, şehitlere bağlı olmanın en temel gereği olduğunu bir an bile olsa göz ardı etmemeliler.Biz her zaman bu yolun şehitlerini yaşamın komuta gücü diye değerlendiriyoruz.Bizde şehadet yaşayan kaynaktır.Yaşatan kaynaktır.Benim de altımda bu kaynaklar akıyor.Yoksa ben böyle yaşayacağıma asla inanmıyorum. Şehitler, yaşamımızın varlık nedenidir.
ÖZGÜR YAŞAMA GEÇ KALMADAN KOMÜNLEŞELİM!

Üniversiteler tarihsel rol ve misyonlarına baktığımızda politik bir mücadele zeminini örgütleyen, toplumsal refleskleri güçlü ve etkili olan mekanlardır. Üniversite serüveni, birçoğumuz için kendi dünyamızın dışındaki dünyalara açıldığımız yerler, kendi çelişki ve anlam arayışlarımıza ilk merhaba olmuştur. Dönemin en büyük serhildan ve eylemlerine kampüsler ev sahipliği yapmış, öğrenci gençlik mücadele geleneğini sürdüren güç olmuş, genç kadın öncülüğüyle de bu güç kendini bir direniş seli haline getirmiştir. Öğrenci gençliğin tarihsel rol ve misyonuna baktığımızda; özel savaş, etkisiz kılma ve bastırma politikalarının etkisiyle belirli sürelerde rolünü oynayamasa da günümüze kadar kendini sürdürmüştür. Her ne kadar potansiyelinin gerisinde, sistem etkisi altında olsa da hala geleneğinden aldığı güçle yürümektedir. Anlamsızlığın olduğu yerde nasıl ki daha güçlü bir şekilde anlam arayışı gelişiyorsa, hakikatin çarpıtıldığı bir yerde de hakikat arayışı daha güçlü olur. Bu yüzden sistem karşıtlığının en çok üniversitelerde gelişmesi, diyalektik bir olaydır. Bir toplumun ahlaki politik bilincinin gelişmişliği nasıl ki esasta gençliğin ve kadının doğru öncülüğüne bağlıysa; öğrenci gençliğin, genç kadının eylem hattı da o toplumun mücadele aynası, geleceğinin temini olmaktadır. Tam da bu noktada sistemin; üniversitelere ve onun öznesi olan öğrenci gençliğe, özelde genç kadına dönük algı çarpıtmalarını derinleştirerek, bu kesimleri hedef kitlesi yapmaktadır. Sistem hakim olduğu kampüslerden tutalım yurtları, bağlı olduğu kurumları toplum için her zaman cazibe merkezi gibi yansıtmış, sahte bir özgürlük anlayışı, gelecek vaatleriyle perdelenerek kendini çekici kılmıştır. Geleceğini garanti altına almak, yaşamını kurtarmak isteyen bir genç için üniversite okumak en büyük hayaller arasında yerini almış, en önemli hedefler arasına girmiş, üniversite diplomasının olması görece daha rahat bir yaşamın amacı olmuştur. Toplumun kadına biçtiği rol göz önüne alındığında bu bir genç kadın için daha ısrarlı bir istem olmuştur. Böylece her genç, üniversite sıralarında yer almak için amansız bir rekabet içine itilmiş, kıyasıya bir yarışa dahil olmuştur. Daha doğrusu sistem kendi kurallarını dayatmış, yanılgılı hayaller kurdurtarak bunu şart kılmıştır. Her yıl yığınca mezun veren üniversiteler; bir sonraki işsizler ordusunu yaratmak için sahte, parıltılı gelecek vaatleriyle kendini sürdürmüştür. Üniversitelerin insanlığa büyük hizmetler sunan, bilime ev sahipliği yapan kurumlar gibi yansıtılması propagandaları öyle bir düzeye ulaşmıştır ki üniversiteler sorgulanamaz, tartışılamaz merkezler halini almıştır. Üniversiteler; bilimin yerini bilimciliğin aldığı, iktidar tekeline girmiş, faşist ideolojinin meşrulaştırılmasını sağlayan yerler haline gelmiştir. 24 saatlik ideolojik bombardımana maruz bırakılmış, tek tip, kapitalizme hizmet eden, devlete boyun eğen ve devletin refahı için mücadele eden işçiler yaratmak amaçlanmıştır. Bunun kadın gerçeğine dönük sirayeti de gözler önündedir. Kadına dönük tüm politikalar tesadüf veya rastlantı değil, siyasi aklın yansımasıdır. Yaratılan suni gündemlerin ve erkek aklın dile yansıması; ne kadar bireyleri, bireyler şahsında toplumu alıştırılmaya çalışılan bir hal alsa da, doğru refleks gösterip mücadele etmek varoluşsal sorumluluğumuzdur. Bu durumun mekânsal yansımalarından biri olan üniversitelere, kampüslere, yurtlara dönüp baktığımızda özellikle genç kadınlara sistemin saldırıları ve yönelimleri daha yoğun gerçekleşmektedir. Genç kadın kimliği hedef alınmakta, etkisiz bırakılıp makul bir kalıba sıkıştırılmak istenmektedir. Sistemin çok iyi bildiği bir hakikat vardır ki; bir yerde kadın tahakküm altına alınırsa toplum da tahakküm altına alınmış olur. Peki bu tespitlerden sonra bu politikalar karşısında biz genç kadınlara ne düşüyor? Buna karşı ne yapmalı, nasıl mücadele etmeliyiz? Bu soruların her birini önce kendimizde cevaplayıp ahlaki-politik toplumun öncü inşacısı olma iddiasıyla toplumsal mücadeleyi pratikleştireceğiz. Bunun için de kampüslerden sokaklara, iş yerlerine, evlere… bulunduğumuz her an ve mekanda kendimizi özsavunma temelinde eğiterek, kendimizden başlayıp toplumsallığımızı geliştirerek komünleşmeliyiz. Bu yüzden kadın özgürlük mücadelesini örgütlü bir güce dönüştürüp, genç kadın ruhu, sesi ve bakışıyla kendini bütün topluma nüfuz ettirerek, Kadın Kahramanlık Döneminin öznesi olabilmeliyiz. Önder APO’nun Demokratik Komünal Toplum Manifestosu’nda dediği: ‘’Her hücre diğer hücrelerle bağ kurma yeteneği ile doğuyor. Hücre bu yeteneğini kullanıp, diğer hücrelerle bağ, kombinasyon oluşturabilirse yaşıyor. Fakat ilişki kurmazsa kendi üzerine çöküp ölüyor. Hücrelerin bağ kurmak için de sonsuz bir zamanları yok. Zamanları sınırlı. Ya diğer hücrelerle ilişki, bağ oluşturacak ve yaşayacak ya da yok olacak, ölecek. Demek ki hücrelerin yaşaması ilişkiye yani örgütlenmeye bağlı gelişiyor.’’ Biz de hakikat ve özgürlük ekseninde xwebûnlaşmayı esas kılıp, örgütlülüğümüze sıkıca tutunup, özlemini duyduğumuz yaşama bir an bile geç kalmadan, yüzümüzü güneşe dönerek özgürlüğe koşalım. Dîlan KORTAK