1- Doğanın Diyalektiği- II

21. yüzyılda hücre yapısına dair ayrıntılı bir araştırma yapılmış. Bu araştırmada, her an insan beyninde ve vücudunda milyonlarca hücrenin doğduğu, milyonlarcasının da öldüğü belirtilir. Doğum ile ölümün, canlılık ile yok oluşun hücre dünyasında birlikte gerçekleştiği ortaya konulur. Araştırmaya göre doğan her hücre diğer hücrelerle iletişim ve bağ kurma yeteneği ve kapasitesi ile doğar. Hücreler bu potansiyellerini kullanıp diğer hücrelerle bağ, kombinasyon oluşturabilirlerse yaşayabilirler. Fakat ilişki kuramaz veya kurmazlarsa, kendi üzerine çöküp ölürler. Üstelik hücrelerin öteki hücrelerle bağ kurmak için sonsuz bir zamanları da yok. Zamanları sınırlı. Doğrusu belirli bir zamanları vardır. Ya bu zaman dilimi içinde diğer hücrelerle ilişki-bağ oluşturarak yaşayacak ya da ölüp yok olacaklardır. Demek ki sorun sadece hücre dizilişleri, hatta varlıkları değil, hücrelerin yaşayabilmesi, ilişkiye, daha doğrusu örgütlenmeye bağlı gelişir. Hücrenin bu özelliğinin insan sosyolojisiyle bir bağı olabilir mi? Belki de insanın sosyal bir varlık olmasının, toplum dışında yaşayamamasının nedenlerinden biri insan hücresinin, genetiğinin bu özelliğidir. Üzerinde düşünmeye değer bir konudur. Anlam konusuna geçmeden önce anlam üretme merkezi olarak beyin yapısı ve evrimine dair bazı vurgular yapmak yararlı olacaktır. İnsan beyni yaşamsal, duygusal ve düşünsel fonksiyonları bulunan sinir sistemi merkezidir. Bu fonksiyonların her biri beynin bir bölgesi tarafından karşılanır ve beyin bu işlevleri zamanla kazanır. Ki bu evrimsel bir gelişimdir. Beynin ilk katmanında, ilk gelişen kısmı yaşamsal beyindir. Buna “alt beyin”, “eski beyin”, “dürtüsel beyin”, “sürüngen beyni”, “ilkel beyin” gibi isimler de verilir. Dürtüsel beyin klasik canlı fonksiyonlarını düzenler: Beden ısısı, kalp atımı, solunum, dolaşım ve boşaltım sistemleri bu kapsamdadır. Bu beyin yaşamla, yaşamda kalma dürtüsüyle ilgilidir. Beynin ikinci katmanı duygusal beyindir. Bu beyin sadece memelilerde bulunur. Bu nedenle adına memeli beyni de denir. Limbik beyindir. Beynin birinci katmanında beliren kararların duygusal şekillenmesini ve duyumsal bilgi ile yönlendirilmesini sağlar. Dost ve düşman ayrımı yapabilecek bir belleğe sahiptir. O nedenle eğitilebilir. Üçüncü katmanda düşünsel beyin vardır. Bu beyin ayırt edicidir. Çünkü sadece insanda vardır. Temel niteliği soyutlamadır. Şöyle söylenebilir: Birinci katmanda alınmış, ikinci katmanda duyularla şekillenmiş ve yön kazanmış olan kararları üçüncü katman hem denetler hem de ifadeye kavuşturur. Bu nedenle birinci katmana göre üçüncü katman karar değil kararsızlık merkezidir. Bir karar ne kadar hızlı alınırsa düşünsel beyin o kadar devre dışı kalmış demektir. Yaşamsal konularda sürüngen beyni daha atak ve önde olsa da diğer beyinler tarafından dengelenir. Beynin işleyiş diyalektiği bakımından limbik sistem denilen duygusal veya orta beyin kritik bir işleve sahiptir. Memeli beyni dediğimiz bu beyin kendi başına işlediği gibi üstünde bulunan düşünsel beyin ve altında bulunan sürüngen beyinle de ilişki içindedir. Daha doğru bir ifadeyle ilişkiselliğin sistemidir. Beyin vücuda alınan glikozun %25’ini, oksijenin %20’sini kullanır; kan dolaşımının %18’ini kendisine çeker. Beyin evriminin gerisinde düşünce gücünü geliştirme dürtüsü veya amacı yoktur. Temel dürtü yaşamı süreklileştirmek ve bedeni canlı tutmaktır. 500 milyon yıllık bir geçmişi vardır. İnsanın beyin katmanı ise 200 bin yaşındadır. Beyinde ortalama 100 milyar nöron bulunur, bunun 80 milyarı beyincik denilen sürüngen beyinde bulunur. Bu nöronların görevi bedenin canlı kalmasını sağlamaktır. Bu 80 milyar nöronun hareketi toplam enerjinin %8’ini harcar. Düşünen beyin ve limbik sistemi oluşturan 20 milyar nöron ise enerjinin %17’sini kullanır. Bu enerji, nöronlar arasındaki düşünmeyle oluşan ve sinaps denilen milyarlarca iletişim yolunda harcanır. Sürüngen beyni dediğimiz eski beyin ölmez, yorulmaz, dinlenmez, sürekli dinamik ve atiktir, ataktadır. Eski beyin %83 oranında görerek öğrenir. Gördüğüne inanır. Devamlılık özelliği yoktur. Başa ve sona dikkat eder. Kısa, basit somut şeyleri öğrenir, akılda tutar. Ona iyi gelen ve kötü gelen şeyleri ayırt edebilir. Dost ve düşman ayrımı vardır. Yaşamda kalmakla ilgili beslenme, korunma, üreme gibi özellikleri kontrol eder, yönlendirir. Burada en önemli nokta beyin işleyişinin karakteridir. Beyin tıpkı canlılar gibi tarihsel süreç içinde adım adım evrimleşmiş ve farklı bölümlere sahip bir sinir sistemidir. Fakat sürüngen, memeli ve düşünce beyni olarak ayrılan beyin bölümleri aynı sistemin ilişkisel bileşenleridirler ve birlikte ilişkisel diyalektik temelinde işlerler. Duygusal beyinden kopuk bir analitik beyin düşünülemez. Düşünülse bile bu insan beyni olamaz, makine beyni olabilir ancak. Yapay zekada duygusal zekâ olmayabilir. Gerçi duyguların da öğretilebildiği yapay zekâ geliştirme deneyimleri de oluşturulmaya çalışılmaktadır. Özetle yapay zekada entelektüel beyin, duygusal beyinden kopuk olabilir, ki öyledir zaten. Fakat insan için böyle bir beyin yoktur. İnsan beyni hem biyolojik bakımdan hem de işleyiş bakımından diyalektiktir. Diyalektik Kürtçede hala kullandığımız iki rakamının karşılığı olan “du” kelime kökünden gelir. “Du” Avrupa’da “diya” olur, kökü Aryencedir. Zerdüştlükteki karanlık-aydınlık ikilemi de diyalektik düşünceye felsefi bir temel sunmuştur. Avrupa bunları almış, farklı anlatımlara kavuşturmuştur. Diyalektik, esas olarak doğadan gelir. Engels’in “Doğanın Diyalektiği” tanımlaması bu nedenle öğreticidir. Toplumsal diyalektik de doğa diyalektiğinden bağımsız değildir. Özgünlükleri olan ama onunla bağ içinde gelişen bir diyalektiktir bu. Bu noktada Hegel felsefesi önemlidir. Hegel’de anlam, dolayısıyla toplum ön plana çıkar. “Tin’in Fenomenolojisi” doğa ve anlam olarak tercüme edilebilir, yorumlanabilir. Doğanın, diyalektiğin çelişkili karakteri var. Felsefede tez, anti-tez, sentez olarak ifade bulur. Hegel’deki tez, anti-tez de bu doğanın diyalektiğidir. Hegel böyle söyler, Engels de ‘çelişki’ der. Hatta Engels bu çelişkiyi, karşıtlığı ‘yok etme’ olarak anlar. Marksizm’deki bu sınıf kavgasının, sınıf mücadelesinin tez, anti-tez olarak temeli Hegel’de atılır. Hegel bunları tez, anti-tez olarak işler. Burada Marks, “sınıf çelişkisi” der, “Tarih sınıfların mücadelesidir” der. Bunun belli bir anlamı vardır fakat bunu aşırıya vardırır. Aşırıya vardırması proletaryanın burjuvaziyi yok etmesine dair öngörüsüdür. Bunun için proletarya diktatörlüğünü esas alır ve teorisine uygular. Böyle bir komünizm ideali ortaya çıkar. “Tarih sınıfların mücadelesidir” teorisi yerine bir teori geliştireceğiz. Yapılan düzeltme veya diyalektik değişiklik şudur: Bir sınıfın başka bir sınıfı yok etmesi ne evrende var ne de toplumda. Diyalektik böyle yorumlanamaz. Stalin böyle yorumladığı için kendi vatandaşlarından milyonlarcasını öldürdü. Mao kültür devrimini yaptı, o da başarısız oldu. Çünkü doğada, evrende böyle bir şey yoktur. Bir dönüşüm olayı vardır ve çelişkili bir dönüşümdür söz konusu olan. Tabii ki dönüşüm çelişkiyle olabilir. Çelişki devreye girmeyince dönüşüm olmaz. İşte sıcak-soğuk konusu. Korkunç bir sıcak çekirdek var, korkunç bir soğuk doğa var. Çok açık iki zıt uç. Halen devam ettiği belirtilen meşhur bir evren hikâyesi de böyledir. Evrenin genişlemesi görüşü var. Büyük bir durgunluk, büyük bir soğuklukla evrenin sona ereceğine dair de bir teori var. Kimisi belli bir dönemden sonra içteki enerji azaldığı için, genişlemeyi mümkün kılan enerji patlamasının duracağını söyler. Kara deliklerin enerjisi tükenince, bu sefer
DOĞA VE ANLAM 1-Doğanın Diyalektiği

DOĞA VE ANLAM 1-Doğanın Diyalektiği Anlam evvela bir “varlık” gerektirir. Varlıktan bağımsız bir anlam düşünülemez. Biz doğayı zihinsel tasarımlarımız üzerinden tanırız, ama bu tasarımlarımız da doğaya dair gözlem ve deneyimlerimize dayanırlar. Bu tanımlamayla dahi varlık, anlam, düşünce gibi farklı etkenler, söz konusu diyalektiğin bileşenleri olarak ön plana çıkarlar. Öncelikle kabul etmek gerekir ki “doğa” ve “anlam” kavramlarının yan yana, iç içe kullanılması çok alışılmış değildir. Modern sosyal bilim aklına göre doğa, fizik doğadır ve pozitif bilimlerin konusudur. Anlam ise sosyolojiktir ve en fazla sosyal bilimlere konu olabilir. O da belli koşullara bağlı olarak. Dolayısıyla bu algıya göre doğa ve anlam ayrı dünyaların kelimeleridirler. Bu algı, insan zihninin doğal ve toplumsal gerçeklikten koparılarak ona yabancılaşmış olmasının hem sonucu hem de göstergesidir. Bilindiği gibi modernite öncesinde doğanın insan şekillenmesinde önemli bir rolü olduğuna inanılıyorken, modernite, insan şekillenmesinde doğayı değil çevreyi ön plana çıkardı ve eğitimle, kültür politikalarıyla insanı yeniden şekillendirme yoluna gitti. Doğa ve anlam kavramları iç içedir. Zira anlam, fizik ve biyolojik evrimin bir ürünüdür. Doğanın bu evrimi olmazsa insandan, dolayısıyla düşünce ve anlamdan bahsedilemezdi. Doğa ve anlam ilişkisi hayatidir. Doğanın işleyiş diyalektiğini ve evrim dinamiklerini doğru kavrayamayan insan, kendi varlığındaki, varlığının doğal diyalektiği içindeki yerini de doğru kavrayamaz. Friedrich Engels “Doğanın Diyalektiği” üzerine derinliğine düşünmüş, yazmış ve böylece tarihte önemli rol oynayan düşünce gücünü temellendiren en önemli konulardan birini oluşturmuştur. Engels, bu yoğunlaşmalarından çok etkili bir analiz metodolojisi üretmiştir. Marksist ideolojiyi temellendiren iki ana kuram olduğu bilinir. Biri tarihsel materyalizmdir. Bu, tarih ve toplum analiziyle ilgili kuramdır, yaratıcısı Marks’tır. Diğer kuram ise diyalektik materyalizmdir, bu kuramı geliştiren ise Engels’tir. Diyalektik materyalizm özünde bir varlık ve bilgi teorisidir. Diyalektik materyalizm varlığın, dolayısıyla bilginin temelinin madde olduğunu, maddenin statik değil hareketli bir yapıda olduğunu, değiştiğini ve bu değişimin de diyalektik temelde işlediğini söyler. Dolayısıyla diyalektik materyalizm, hem madde hareketinin hem de bununla bağlantılı olarak düşüncenin diyalektik yapılar temelinde işlediğini savunur. Dikkat çekmek istediğimiz önemli nokta, bu çıkarımların doğanın diyalektiği veya dilinin incelenmesiyle ulaşılmış çıkarımlar olmalarıdır. Marksist diyalektik anlayışın dayandığı bilimsel temeller aşılmıştır. Varlığın ontolojik temeli olarak maddenin kabul edilmiş olması o günün bilimsel verileri ışığında anlaşılırdır. Bugün ulaşılan veriler bu kabulü boşa düşürmüştür. Çelişkinin kendisine değil, ama karakterine dair kimi değişimlere dikkat çekilebilir. Burada önemli olan şey Engels’in “Doğanın Diyalektiği” üzerine yoğunlaşmasının yarattığı düşünsel sıçramadır. Engels’in, Lewis Henry Morgan’ın “Eski Toplum” çalışmasıyla çokça ilgilenmiş olmasının da “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” konusunda yazmasının da bu farkındalıkla ilgili olduğu göz ardı edilemez bir gerçekliktir. Bugün bilim ve felsefe dünyasında “doğa” denilen şeyin ne olduğu ve nasıl oluştuğuna dair sorulara verilecek cevaplar önemlidir. Her şey hikayesiyle birlikte vardır ve onunla anlam kazanır. Doğa en genel anlamda fizik evrenin, kendisi dışında herhangi bir ikinci yapı inşası içermeyen hali olarak tanımlanabilir. Varlık olarak insanı da içerebilen ama bildiğimiz anlamda politik yapılanma ve toplumsal kültürleşmeyi içermeyen hal olarak da düşünülebilir. Toplum, doğanın içinde ve ona bağlı gelişir. Ama ikinci bir doğa olarak. Bilim, insanlı evrenin yaratılma anı olarak kabul edilen ve Big Bang diye ifadeye kavuşturulmuş büyük patlamanın yaklaşık 13.8 milyar yıl önce gerçekleştiği noktasında ortaklaşır. Big Bang çok çok küçük, mikro bir alanda yoğunlaşmış sonsuz enerjinin patlamasıdır. Enerjinin yoğunluğu ve patlamayla birlikte inanılmaz düzeyde hızlı bir enerji yayılımı dolayısıyla mikro alanın genişlemesi sonucu makro bir alan oluşmuştur. Mikro bir zaman aralığında oluşan bu genişleyen makro alana evren adı verilir. Bugün bile evrenin hala genişlemeye devam ettiğini savunan bilim insanları var. Kimileri de daralmaya başlamış olma ihtimali üzerinde durur ve bu konudaki tartışma hala sürer. Bu teoriye göre ilk evrede oluşan evrende madde olarak sadece kuarklar ve gluonlar gibi temel parçacıklar vardı. Saniyeden çok daha kısa bir zamanda genişleme yavaşlarken ve sıcaklıklar düşerken kuark ve gluonlar birleşerek proton ve nötronları oluşturdu. Birkaç dakika sonra sıcaklık daha da düşerek yaklaşık bir milyar dereceye erişti. Protonların büyük kısmı hidrojen çekirdekleri olarak bağımsız kaldı. Bir kısım proton ve nötron birleşerek döteryum ve helyum çekirdeklerini oluşturdu. Bu sürecin sonunda pozitif yüklü protonlar, negatif yüklü elektronları çekerek ilk atomları oluşturdu. İşte bu basit atomlar yıldızların yapı taşlarıdırlar. Başka bir deyişle yıldızlar bu basit atomlardan oluşmuştur. Atom fikri ilkçağda basit, soyut bir kavram şeklinde ortaya çıktı. Zamanla atomların doğası çözümlendi. Bugün ise yaşam atom bilimi olmadan düşünülemez hale geldi. Radyo, TV, bilgisayar gibi gündelik yaşamda kullanılan pek çok araç gereç bu bilim sayesindedir. Atomlardan yıldızların ve galaksilerin oluşması, büyük patlamadan yüz milyonlarca yıl sonradır. Güneş sistemi ve dünyanın oluşumu ise dokuz milyar yıl sonradır. Peki bu nasıl gerçekleşti? Evren genişlerken madde uzaya eşit şekilde dağıldı. Fakat madde yoğunluğunda küçük düzensizlikler baş gösterince, kütle çekimi devreye girdi ve bu durum bazı bölgelerde daha çok madde-enerji birikimine yol açtı. Bu şekilde büyük oranda hidrojen ve helyum içeren gaz bulutları oluştu. Yıldızlar işte bu nebula denen gaz bulutlarından doğdular. Bir nebuladan daha büyük bölgeler, kütle çekimi nedeniyle bu gaz bulutlarını kendi üzerlerine çekmeye başlayabilirler. Bu bölgeler zamanla hidrojenin helyuma dönüşerek büyük miktarda ısı ve ışık ürettiği tepkimeler olan nükleer füzyonları tetikleyebilir. Güneş de dahil olmak üzere yıldızların bu kadar yoğun bir parlaklık arz etmelerinin nedeni bu tepkime patlamalarıdır. Kütle çekimi daha yoğun gaz bölgeleri meydana getirerek yıldızları oluşturduğu gibi, yıldızları bir yörüngede, dengede tutarak galaksiler de oluşturur. Yunan filozoflarının, maddenin en küçük yapı taşı olarak tanımladıkları atomların dahi oluşum süreci, görüldüğü üzere zaman almıştır. Öncesinde kuarkların ve atomaltı parçacıkların oluşumları vardır. Fizik doğanın evrimi, samanyolunun oluşumu, güneş sistemi içinde dünya ve dünyanın kendi serüveni, canlıların oluş ve evrimi gibi çok yönlü irdeleme gerektiren konular üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmak konumuz sınırlarını çok çok aşar. Biz daha çok doğayı, doğanın dilini, diyalektiğini irdelemeye çalışmaktayız. Bilindiği gibi Newton’un zirvesini teşkil ettiği klasik bilim bize cansız, ruhsuz ve ölü bir evren anlayışı sunmaktaydı. Einstein ünlü E = mc2 formülüyle madde ve enerjinin özünde aynı şey olduğunu, aynı gerçekliğin farklı ifadeleri olduğunu ortaya koyunca, ölü evren anlayışı tarihe gömüldü. Ve anlaşıldı ki evren ölü değil canlıdır. Gerçekten de enerjinin akıcılığı, yaratımı düşünülünce evrenin canlı olduğunu kavrayamamak mümkün değildir. Canlı evren anlayışı sadece maddi dünyaya değil, her şeye dair düşüncemizi değiştirmeye zorladı bizi. Kuantum fiziği ölü evren anlayışını yıktı, evrenin canlı olduğunu kanıtladı. İlk düşünüş biçimi olan animizm de
Özel Savaşa Karşı Yurtseverlik Görevlerimiz – IV

Sizden daha fazla önderlik ölçülerini bulmak, yaşamak temsil etmek, en büyük savaşımım oldu. Sizin için kolayı ortaya çıkardım. Çünkü temsil ettim. Bağlanmak yaşamak kolay ama bunu bulmak onu en ileri derecede yaşamak çok zordur. Onun için kendimle ben diyorum ki bir Önderliğe bağlıyım. Bir önderlik geliştiriyorum. Bu bugün PKK’de somutlaşıyor. Bende somutlaşıyor. Yarın daha gelişmiş bir halkın kendi kişiliğinde somutlaşıyor. Bir halk kendisi bir halk haline geliyor. mesele ona hizmet edebilmek, mesele doğru şeyleri verebilmek mesele ona emsal teşkil etmek. Yapmam bunu. Benimde görevlerimdir sizinde görevlerinizdir. Bende uyucam sizde uyacaksınız. Önderlik gereklidir doğru kavranılınır, doğru uygulanılır. Oynanmaz bende oynamamalıyım sizde oynamamalısınız. Madem önderlik dünden bugüne kadar çok şey kaybetti, sahte önderler çok şey kaybettirdi. O halde doğru önderliği yargılamaktan en acımasız olmalıyız diyorum. Ben bunu çok büyük bir acımasızlık yaşamalıyım sizde yaşamalısınız. Çünkü önderlik Kürdistan halkı için kolay yaratılamıyor kolay kurulmuyor. Kolay temsil edilinemiyor. O halde madem demek önderlik fırsatı yakalanmıştır. PKK biçiminde buna göz kulak olmalıyız. Bunu herkesin yapması gereken iş vardır diyip görevini yapma, ve mesele sadece bana bağlanmak değil ben bugün var yarın yokum. Veya önderlik sadece kişisel bir varlık değildir. Düşünceleriyle ruhuyla duygularıyla bir önderliktir. Ve yüzyılları da kuşatır. Bir halk önderliği söz konusuysa halkın varlığı süresince önderliktir. Eğer önderlik böyle anlaşılırsa herkesin yerine getireceği görevler vardır. İyiliği, doğruyu, güzelliği yansıtmakta herkes yarışırcasına değerler oluşturur onu önderlik biçiminde temsil eder. Eğer önderliği bu biçimde kavramış olursak bu işte sağlam yürür ve başarı kesindir.
Özel Savaşa Karşı Yurtseverlik Görevlerimiz- I
Önder APO’dan değerlendirmeler: “İnsanlığımızı yeniden yetiştirmek istiyoruz. İnsanlığı temel değerler konusunda kendine getirmek istiyoruz. O halde öncü doğru tutunmalı. Şimdi sizin bir çok insanlarınız var, bir çok akrabalarınız var. Onlara vereceğiniz ölçü nedir. Gözlerinizin önünde yanlışı yapmalarına seyirci olursanız onlarla birlikte siz de düşersiniz. Benim tüm kıyamet koparmam nedendir? Allah aşkına mi yapıyoruz? Ya da eskiden derlerdi Allah, din aşkına, ama şunu da söyleyeyim Allah aşkı da vatan aşkıdır, özgürlük aşkıdır. Kabul edilemez şeyler var. Bu kadar ilişkiye, bu kadar doğruları söylemeye, niye doğru yolu seçtim? Mecburum da ondan. Ölçü! Dedim ya ölçü söz konusu. Bir ölçü var ki bunu her zaman yaşamak zorundasın. Bu kopmadıkça yerinden, konuşacaksın onu. Bu yürek durmadıkça duyacaksın kendin için doğruları. Beyin de en büyük kuvvetidir, onu düşündüreceksin. Her türlü derdine çare yapacaksın. Büyük bir kasırganın kök söktüğü, savurduğu, açıp ala bola ettiği bir duruma aydınlık getirmek istiyorum. Her türlü düşmanca niyetlerin, dayatmalarının, politikaların kulu kölesi olmuşsunuz, bunu aydınlatmaya çalışıyorum. Son derece kendini aydınlatmış bir tutuma, bir kişiliğe yanılgılısın demek istiyorum. Bu gidişat böyle olmamalı. Kendine gel! Onu demeye çalışıyorum. Ve mevcut kişileri dışlamak benim sorunum değil. Talihli olmak istiyorum ve bütünüyle sonuncu da olmak istiyorum. Aklımdan geçmez birinizi kalkıp da yerle bir etmek burada. Ama derdinizi göreceksiniz. Tüm suç siz de olmayabilir. Yaşayan bugün sizsiniz. Tarih karşısında bugün sorumlu olan sizsiniz. Yiğitlik delilerden kalmış bir hastalık bile olsa, her gün düşman saldırıları da olsa, kendi şahsınıza hiç olmazsa dur demelisiniz. Budur şeref, onura biraz sahip olmak. Budur…..”
Gençlik Öncüleri Anısına: Bişeng, Sara, Vejîn

Komalên Jinên Ciwan Basın Komitesi, Gençlik Hareketinin destekleyici şehitleri olan Şehîd Bişeng Brûsk, Şehîd Sara Hogir Riha, Şehîd Vejîn Jiyan’ın şehadetlerinin ikinci yıl dönümü anısına klip hazırlandı.
Önder APO’dan Görüntülü Çağrı Mesajı Geldi
Tüm Yurtsever Genç Kadınlara!

Yeni mücadele dönemimiz olan 2025 yılında, büyük bir coşku ve umut ile karşıladığımız 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü; Rozalar, Sakineler, Bişengler, Saralar, Viyanlar, Vejinler ve Ronahiler şahsında tüm genç kadınlara ve dünya kadınlarına kutluyoruz. Bu yıl 8 Mart; Önderliğimizin geliştirdiği ‘Barış ve Demokratik Toplum’ manifestosu ve özgürlük hakikatin bir karede buluşmasını ifade eden Önderliğimizin resminin bizlere ulaşması ile daha anlamlı ve tarihi bir ifadeye kavuşmuştur. Bizlere özgür bir kadın olmanın ‘Xebûn’ olmaktan geçtiğini öğreten ve birebir kadın özgürlük mücadelesini başlatan ve öncülüğünü yapan Önder APO’yu; kadın özgürlük mücadelemizin tüm kadın kırım politikalarına karşı zirveye ulaştığı bu dönemde; sonsuz defa saygı, sevgi ve özlem ile selamlıyoruz. Her yıl ve her dönem olduğu gibi Önder APO her zaman kadını anlamlı kılmak ve özgürleştirmek için çok büyük bir çaba sarf etmiş ve gerici erkek zihniyetinin uygulamalarına ve dayatmalarına karşı hiçbir zaman geri adım atmamıştır. Özgür kadın yaratma tutkusundan vazgeçmemiştir. Bizler bu gerçeklik doğrultusunda yönünü Önder APO’ya veren genç kadınlarız. Bu temelde 27 Şubat tarihinde Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ile bizzat Önderliğimizin başlattığı demokratik ve özgürlükçü değişim hamlesini ve projesini, başta biz genç kadınlara verilen ve uygulanması gereken bir talimat olarak ele alıyor, genç kadınlar olarak tüm mücadelemiz ve inancımız ile katılıyoruz. Demokratik toplum, gençlerin ve kadınların öncülüğünde inşa edilir. Kapitalist modernite toplumsallığı hedef aldı. Gençleri ve kadınları toplumsallıktan uzaklaştırmayı ve maddileştirmeyi esas bilerek, kendi dinamiklerini geliştirdi. Bir kara bela gibi başta kadınların ve halkların yaşamının üzerine çöktü. Bu temelde tüm asimilasyon, toplum ve kadın kırım politikalarını en vahşi ve ahlak dışı yöntemler ile başta Kürdistan kadınları ve tüm dünya kadınları üzerinde uygulayarak erkek egemen zihniyeti sistemleştirdi. Özgür bir yaşamın ancak ve ancak kadın özgürleştikçe gerçekleşeceğini vurgulayan ve bu temelde özgürlük paradigmasını, mücadelesini geliştiren Önder APO; kapitalist modernitenin tüm temellerini alt üst etmiştir. Her şey den önce, 50 yılı aşan mücadele tarihinde, kadın özgürlükçü toplum bilincini oluşturmayı, esas çizgi olarak belirleyerek, tüm reel sosyalist akımları sarsmıştır. Bu temelde ‘Kadın Özgürlük İdeolojisi’ ile kapitalist moderniteye en büyük darbeyi vurmuştur. Barış ve demokratik toplum çağrısı, en fazla biz genç kadınların canla başla çalışacağı bir hamledir. Bu hamlenin gerçekleşmesi, kadınlara demokratik ve eşitlikçi bir yaşamın kapılarını açacaktır. Genç kadınlar olarak bu çağrının gereklerini yerine getirmek, başarısı için öncülük yapmak bizlerin esas görevidir. Tüm genç kadınları bu tarihi görevin gerekliliklerini yerine getirmeye çağırıyoruz. Önderliğimiz ile fiziki olarak, özgür yaşamak beklentiler ile gerçekleşmez. Yarım asrı aşkındır verilen bedellerin ve değerlerin öğrettiği gibi ancak ve ancak daha da büyütülen bir mücadele ile gerçekleşir. Bu çağrı; yeni, büyük bir direniş ve mücadele döneminin başlangıcıdır. Bu temelde Önderliğimizin fiziki özgürlüğünü gerçekleştirmek ve birebir ‘Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu ’nu oluşturabilmesi ve gerçekleştirebilmesi için, uygun koşulları oluşturmak bizlerin esas ve temel mücadele görevidir. Önderliğimiz fiziki olarak özgür olmadan hiçbir gelişmeden ve demokratikleşme adımından bahsedemeyiz. Kürt, Türk, Arap, Ermen, Süryan ve tüm enternasyonalist genç kadınlar; ezilen ve sömürülen toplum gerçekliğinde, esas hedef alınan kimliğin ve ulusun, kadın ulusu olduğu bilinci ile, tek yürek ve birliktelikle asrın çağrısına sahip çıkmalıdır. Önderliğimizin fiziki özgürlüğünün ve demokratik toplumun gerçekleştirilmesi ile sadece 8 Mart değil yılın 365 günüde emekçi ve özgür kadın günü olacaktır. Bu ruh ve inanç ile genç kadınlar olarak mücadele alanlarına akın edelim, çok yönlü eğitimlerin geliştirilmesi ile Önderliğimizin felsefesi ile buluşalım ve örgütlenelim, sosyalist yaşamı tüm alanlarda geliştirelim. Jin Jiyan Azadî felsefesini haykırarak; Önderliğimizin demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigmasını, 8 Mart’ın tarihsel anlamı ve ruhu ile zafere erdirelim! Bijî Rêber APO Jin Jiyan Azadî Bijî 8 ê Adarê Komelên Jinên Ciwan Koordinasyonu
Genç Kadınlar Özsavunmanın Kalesidir

TÜM YURTSEVER KÜRDİSTANLI GENÇ KADINLARA; Genç kadınlar özsavunmanın kalesidir, özsavunmanın öncülüğünü yaparak özgürlüğe ulaşma zamanıdır! Gençliğimizin anlamı onurlu yaşanılabilir bir dünya kurmaktır. Bu anlama yaraşır bir genç kadın öz savunma sistemini geliştirmek toplumsal ahlaki görevlerimizdendir. Biz genç kadınlar bunu gerçekleştirmek için varız ve mutlaka başarmalıyız. KJK ve PAJK kadın öncü örgütlerimizin son olarak birlikte ilan ettikleri öz savunma deklerasyonundan biz genç kadınlara yapılan çağrıyı doğru bir şekilde kavramalı ve bilince çıkartmalıyız. Gençlik tutku ve zaferimizi bu temelde ayaklandırmalı ve ne olursa olsun öz savunmasız bir yaşamı amaç edinmemeliyiz. Biz genç kadınlar olarak öz savunmasız bir yaşama yaşam diyemeyiz bu ancak başkalarının denetimi iktidarı ve egemenliği altına girmiş bir köle yaşamıdır. Özgür bir yaşam gibi bir hakikat bizler ile buluşmayı beklerken köleliğe boyun eğmek asla kabul edilemezdir. Bundan dolayı genç kadınlar olarak tüm yaşamamımızda öz savunmayı egemen kılmak bizler için insanca yaşamanın gerekçesidir. Genç kadınlar olarak öz savunmanın ilk gereği düşmanını tanımaktır,karşında seni yok etmeye çalışanı, yaşam içinde sana ölümü dayatanı doğru tanımak ve ona kaşı durmaktır. Bu yüzden genç kadınlar olarak ilk görevimiz : Düşman kimdir? Bizlere nereden ve nasıl saldırıyor bunu doğru kavramalı ve bilince çıkarmalıyız ki savunma kalkanlarımızı doğru bir şekilde yaşam mevzilerimizde güçlendirelim. Öbür türlüsü her yerden saldırıya ve imhaya açık bir durumda kendimizi bırakmak olur. Erkek egemen sistemin kurumlarından erkek aklı ile donatmış olduğu üniformalıları ve üniformasız tacizci ve tecavüzcülerinin tek amacı her yerde erkek iktidarını yaymaktır. Bu temelde de yaşamı kadına dar etmek ve yaşanılamaz kılmak tek hedefleridir. Kadınlar olarak kendi savunmamaızı,haklarımızı erkeğin insafına ve onun kurumlarına bırakamayız. Erkek egemen sistemin polisi, jandarması, hukuku, eğitim sistemi, sanat adı altında dayattığı kölelik kültürü, insanlığı kandıran sözde insan hakları yasaları kadına ölümden başka bir şey vermemektedir. Düşman sana karşı olandır, seni yok etmek isteyendir. Düşmandan ne yar olur, ne adalet beklenir, ne de onun gölgesi altında gelecek hayalleri kurulabilinir. Düşmana karşı yapılacak olan tek şey savaşmaktır, mücadele etmektir bunun da tek yolu öz savunma sistemini geliştirmektir! Kürdistanlı genç kadınlar olarak Türkiye ve Bakure Kürdistanda faşist sömürgeci AKP-MHP eliyle Deniz Poyrazlardan, Gülistan dokulara,İpek erlere, Özgecan Aslanlara, ve daha adını buraya yazmadığımız binlerce kadının ve gençlerimizin katledilmelerine tanık olduk. Faşist Erdoğan ve katliamcı rejimi adeta bir tecavüz devleti olup çıkmıştır. Tüm sistem bu tecavüz devletinin ayakta kalması için donatılmaktadır. Adeta ne kadar kadın katleder ve iradesini kırarsa o kadar güçlenirim esası ile kadınlara karşı bir savaş içerisindedir. Tüm yaşam sahalarında kadınlar ve erkek egemen sistemi bir savaş içerisindedir. ‘VARLIĞIMIZI ANCAK XWEBÛN İLE KORUYABİLİRİZ’ Böyle bir topyekûn savaş içerisinde kendimizi savunma dışında bir yolumuz yoktur. Varlık için, XWEBUN olabilmek için öz savunma dışında bir yol yoktur. En son Botanda Şırnak ta faşist erdoğanın tecavüzcü çetelerinden olan unsurun sokak ortasında bir genç kadına saldırması ve taciz etmesi , bunun karşısında onurlu Botan halkının ve gençlerinin o tecavüzcüyü linç etmeleri tüm Kürdistan gençliğine ve kadınlarına; tecavüzcü rejime karşı yapılması gerekeni göstermiştir. Öz savunma sitemimizi örgütleyerek Kürdistan’ın tüm sokaklarını, mahallelerini köylerini ve şehirlerini düşmana ve onun erkek aklı ile donatılmış kişilerine ve kurumlarına dar etmeli ve Kürdistan dan def etmeliyiz! Her yerde Şırnak gençlerinin ve halkının ruhu ile tecavüzcülerden ve katliamcılardan hesap soruldukça, onurlu ve ahlaklı bir yaşamı kurabiliriz. Kürdistanlı genç kadınlar olarak bu tecavüzcü sistemden bizden aldıklarına karşın soracağımız büyük bir hesap ve almamız gereken binlerce kadının intikamı bir görev olarak önümüzde durmaktadır! Afrinde ve Serekaniye de katledilen kaçırılan Melek İlhamlar gibi binlerce genç kadın, Şengal de DAİŞ-KDP ve faşist erdoğan rejimi saldırıları ile kaçırılan ve hala akıbeti belli olmayan binlerce ezidi kadını ve çocukları, Güney Kürdistanda KDP-MİT ortaklığı ile katledilen Nagihan Akarsel ve her gün güney kürdistanda KDP aklının kurbanı olan Maryalar,…, İranda Jina Aminiler armitalar,rimalar devlet eli ve aklı ile yaşanan katlimaların ve almamız gereken intikamın adı olmaktadırlar. ‘KÖLELİK ZİNCİRLERİNİ KIRABİLİRİZ’ Ne kadar öz savunmalı olursak o kadar kölelik zincirlerini kırabilir ve özgürlüğe yakın oluruz. Ne kadar öz savunma gücünü oluşturursak, erkek sisteminin katliamcı elleri biz kadınları eksiltemez. Öz savunma örgütlülüğü ile her gün giderek güçlenen iradeli kadın özgürlük sistemine kavuşuruz. Bilinçlendikçe, kendimizi hem düşünsel hem de fiziki anlamda eğittikçe ve donanımlı hale getirdikçe şiddet ve baskıları aşıp iradeleşmeyi, öz savunmayı geliştirmeliyiz. Bu anlamda şunu doğru anlamda bilince çıkarmalıyızki kadın ulusu olarak bizler bir bütünüz. Kadının ırkı, dili, ulusu, kültürü birdir. Kadınlık toplumların ortak vicdanı ve aklının simgesidir, özüdür. Bu anlamda dünyanın neresinde olursa olsun Kürdistan başta olmak üzere Afganistandan Fransa ya, İrandan Avusturyaya, Ukraynadan Filistine kadar uzanan kadın kırımlarının amacı birdir. Bu anlamda nerede olursak olalım kadınlar ve gençler olarak tecavüzcü-faşist erkek sistemlerine, kurumlarına ve ordularına karşın ortak mevzide yer aldığımız bilinci ile kadın devrimi saflarımızı güçlendirmeli ortak ruh, akıl ve savunma ile hareket etmeliyiz. Bu anlamda biz genç kadınlara düşen görev ortak mücadele ruhunu her alanda ve eylemsellikte oluşturmak ve buna göre öz savunma sistemimizi örmektir. Önder APO ‘nun eşsiz formülü “JIN JIYAN AZADΔ nin nasıl bir topyekûn savunma, direniş ruhu oluşturduğunu yarım asrı aşkındır gelişen kadın devrimi mücadelesinin nasıl bir düzeye geldiğini tüm dünya halklarının gözleri önüne sermektedir. Önder APO kadın öz savunmasının kurucusu ve Önderidir. ‘ÖZSAVUNMAYI GELİŞTİRİP, ÖNDERLİĞİMİZİ ÖZGÜRLEŞTİREBİLİRİZ’ Tüm dünya kadınlarına ve halklarına PAJK’I, KJK ‘yi, YJA-Star’ı , KJC’yi, YPJ,YJŞ, YPS-JIN,HPJ ve KBD-H ‘ı armağan ederek erkek aklına ve ve onun binlerce yıllık sömürgeci sistemine karşı görkemli bir öz savunma mücadelesini geliştirmiştir. Bu öz savunma sistemini daha güçlendirip büyüterek Önderliğin fiziki özgürlüğünü garantileyebiliriz. Gelişen öz savunma sistemi yıkılan imha ve soykırım polikasıdır. Bu bilinç ile öz savunma mücadelesinin öncü gücü olan genç kadınlar olarak tarihi rol ve misyonumuzun farkındalığı ile PAJK ve KJK ‘nin öz savunma çağrısına doğru cevap olmalıyız! Bakûr,Rojava,Başur, Rojhilat ve Avrupa mücadele alanlarında yaşam gerekçemiz olan öz savunma sistemini örerek kadın katliamlarının ve kırımının intikamını almalıyız. Bu temelde PAJK ve KJK’nin ‘Bi Jin Jiyan Azadî Ber bi Şoreşa Jinê‘ şiarıyla başlattığı hamleye bizler de dinamizmi ve öncülük misyonu ile yüreği özgürlük için atan, her türlü kirli politikanın hedefi olan ve bunun için de yaşamın gerçek anlamına kavuşma arayışında olan tüm genç kadınları öz savunma mücadelesini geliştirmeye, öz savunmanın öncü gücü, kalesi olmaya çağırıyoruz. Tüm genç kadınları özgürlüğü için, özgür bir yaşam için mücadele de seferber olmaya çağırıyoruz. Yükselen Kadın
Erkek Şiddetine Karşı Serî Hilde!

‘ERKEĞİN KİRLİ PENÇELERİ KADININ YAKASINDA’ “8 Mart’ta emekçi kadınlar diri diri yakılmış, 25 Kasım’da siyasi kimliğe sahip Mirabel kız kardeşler tecavüze uğrayarak vahşice katledilmiştir” vurgusunun yapıldığı açıklamada, şunlar ifade edildi: “Erkek devlet günümüzde de DAİŞ benzeri çeteci yapılanmalar ve AKP gibi kadın düşmanı yapılanmaları kendisine sözcü seçmiştir. Saldırılarda da temel hedef olarak toplumun geleceği ve öncüsü genç kadınlar hedef tahtasına konulmuştur. Genç kadınlar açısından tecavüz neredeyse olağan hale gelmiş, erkek şiddeti ‘kadın tahrik ediyor’ üzerinden meşrulaştırılmış, kadın sadece doğum fabrikası düzeyine düşürülmüş, erkeğin hizmetine ve itaatine hazır hale gelmesi için aile, devlet, erkek sarmalına düşürülmüştür. Erkeğin kirli pençeleri kadınların yakasından düşmemiştir. ‘PARTİMİZ ERKEKLİĞE BÜYÜK DARBE İNDİRDİ’ Faşist erkekliğin saldırılarına karşı Kürdistan kadın özgürlük hareketi öncülüğünde 40. mücadele yılımızı karşıladığımız partimizin kadın özgürlüğüne dayalı paradigması, erkekliğe en büyük darbeyi indirmiştir. Erkeğin yaratmaya çalıştığı pasif, silik, itaatkar kadın gerçekliğine karşı büyük kahramanlıklarla mücadeleci ve direnişçi kadınlar açığa çıkmıştır. Erkek sistemine temel alternatif olarak belirlenen kadına dayalı yaşamın temel mimarı ve tüm halkların önderliği Reber Apo, biz kadınlara öz bilinç kazandırmış, mücadele ederek güzelleşen kadın gerçekliğini yaratmıştır. Önder Apo’nun mimarlığında gelişen kadın özgürlük mücadelemiz adeta eril sistemin kabusu olmuştur. Özgün ordusuyla, sistemiyle ve partisiyle erkek şiddetine karşı adeta ‘Serî Hilde’ diyerek günümüzde direnişçi kadın gerçekliği yaratılmıştır.” KADINLARA ÇAĞRI “Sahip olduğumuz bu direnişçi mirasla bir kez daha erkek şiddetine karşı ‘Serî Hilde’ diyoruz. Bu nedenle tüm genç kadınları erkeğin tecavüzcü ve şiddet içerikli sistemine karşı başkaldırmaya çağırıyoruz. Fabrikalarda, atölyelerde, tarlalarda, okullarda, üniversitelerde, sokakta yani yaşamın her alanında erkekliğe karşı başkaldırmak için öz savunma bilinciyle erkekliğe son darbeyi vuralım! Genç kadın hareketi olarak bu nedenle sokaklara akmalı, kadın serhildanlarına öncülük etmeliyiz. Erkek faşizmine karşı sadece ‘dur’ demek yetmez, buna karşı savunmamızı kuşanarak mücadele saflarına akmak genç kadınların tarihi bir görevidir. Direniş saflarına akalım, erkek faşizmini yıkalım, erkek devlete karşı başkaldıralım. Tüm genç kadınları bir kez daha bu mücadeleyi büyütmeye çağırıyor, geliştirilecek tüm kadın eylemselliklerin de öncü düzeyde katılmaları gerektiğini belirtiyor, özgün eylemleriyle de rengini belli etmeleri gerektiğini söylüyoruz.”