Komalen Jinen Ciwan

Önder APO’nun Yoldaşı Olabilmek

Önder APO’nun Yoldaşı Olabilmek Vejin Jiyan Önder APO bizler için bu kirletilmiş cihanda hakikat ile dolu bir yoldaşlığın imkanlarını yarattı. Peki, biz önderliğimiz ile ne kadar yoldaş olabiliyoruz? Güçlü bir yoldaşlığı ne kadar yaratabiliyoruz. Önder APO’nun yoldaşlıkta her zaman dile getirdiği bağlılık, dürüstlük ve emek değerleridir. Yoldaşlık kendini feda etmek, kendinden vermektir. En zorlu şartlarda dahi bir parça ekmekten, belki bir yudum sudan vazgeçmektir, her anda fedai olabilmektir. Birlikte gelişmek ve sorumluluk alabilmektir. Özgürlük yürüyüşünde yoldaşına dağ ve kalkan olabilmektir. Söylenmeyen sözde bile işitebilmek, hissedebilmek ve doğru anda cevap olabilmektir. Önder APO’nun yoldaşlık mertebesine ulaşabilmek için yoldaşlığın en ayrıntılı güzelliklerini tanımak ve kendinde yaratmak gerekiyor. Önder APO’nun yoldaşlık ilişkisinde en ayrıntılı güzellikleri kadın arkadaşlarla kurduğu yoldaşlık ilişkisinde görmekteyiz. Yoğunlaşma evlerinde kadını yeniden yaratma çabaları, kadın arkadaşları özgür diyaloglara yönlendirmesi ve özgür ilişkilenmenin yaratılması, her konuda kadın arkadaşları bilinçlendirmesi ve derinleştirmesi sonsuz bir güvenle yol alması, en muhteşem bağlılıktır. Önder APO’nun yoldaşlık ilişkisinde esas olan oluşumdur. Önderliğin yoldaşlık topluluğunda yer almak demek, düşüncede ve duyguda her an devrim yaratabilmektir. Yeniden doğuşun heyecanını en ince ayrıntısına kadar anlam ile buluşturabilmektir. İnsanın duygu ve düşünce dünyasını keşfetmek, kişiye ait olmayan ve yaratılmış olan çirkin zihniyeti tanımak anlam eyleminde en önemli adımdır. Özgür diyaloglarda tartışmak bir eylemdir, insanı yeniden yaratma uğraşı bir eylemdir ve Önder APO bu eylemin yaratıcısı, aralıksız sürdürenidir. Önderlik, büyük bir anlam gücü ve çizgisidir. Önderliğin yoldaşlık ilişkilerinde yoldaşını geliştirmek, yoldaşını tamamlamak, karşılıklı almak ve katmak esastır. Bu yüzden eleştiri ve özeleştiri üzerine kurulu bir yaşam sistemi vardır. Bu ilişki düzeyi temsil edilen hakikatten bir parça olmak demektir. Bu hakikatin en büyük sembolü de Önderlik ile Heval Fuat’ın yoldaşlığıdır. Önderlik Heval Fuat için “Ben senin ağzından dökülen her sözcüğe inci değeri veriyorum.” demiştir. Heval Fuat Önderliğin en ilkeli ve bağlı yoldaşlardan biri olup Önderliği anlamak ve felsefesinde derinleşmek için kendini her an yeniden yaratmıştır. Önderlik gerçeği içerisinde her an yaşayandır. Bu hakikat bütünlüğünde yer alanlardan biri de Heval Sara’dır. Önderlik Heval Sara için, “Sen benden daha cesaretlisin“demiştir. Önderlik, Heval Sara’nın düşmana ve ihanet çizgisine karşı olan duruşunu, mücadeledeki cesaretini ve yaşamdaki pes etmeyen kararlığını her zaman taktir etmiş ve örnek göstermiştir. Heval Sara, Önderlikle diyaloglarında, sohbetlerinde hiçbir zaman çekingen olmamıştır, kendini sınırlayıp kalıplara sığdırmamıştır. Paylaşımlarının her zaman doğal, samimi ve dürüst olmasına önem vermiştir. Hatta Önderliğe karşı “dürüst ve samimi olunması gerektiğini” söyleyip, yazdığı raporların sayfalarca, adeta bir romana dönüştüğünü dile getirmiştir. “Güneşin sofrasında bana da yer açın.” diyen, Heval Beritan (Gülnaz Karataş); Önderlikle doğru bir yoldaş olmak istediğini dile getirmiştir. Önderliği anlamayan yoldaşlarına isyan etmiştir, buna karşın Önderliğe yazdığı bir raporunda, ”Önderliğin hayatını romanlaştırmak istediğini” dile getirmiştir. Yoldaşlık ilişkilerinde kendisine her zaman “ilk önce yoldaşım” yaklaşımını esas almıştır; karlı ve soğuk gecelerde üşümemiştir, battaniyesi yoldaşlarını ısıtmıştır. Mevzilerin ön saflarında, zorlu görevlerde önde olmuştur. Ve FEDAİLER, ŞEHİTLER..Özgürlüğün bedelini ödeyenler, Önder APO’nun militan yoldaşları. Heval Zilan, Kürt halkını ölüm uykusundan uyandıran Önderlik gerçeğinin ve tarihin bilincindeydi. Özgürlükte, yaşamakta ve davasında kararlı bir yoldaş. Önderliğe, doğru yoldaşlığa, ülkeye ve yaratılan onca değere karşı verilecek en iyi özeleştirinin doğru bir pratikten geçeceğine inanmıştır. “Keşke canımdan başka verecek bir şeyim olsaydı.” diyen heval Zilan; Yoldaşlarına, kadınlara, ülkesine ve halkına fedai cesareti, inancı ve kararlığını vermiştir. Önderliğe,” Şehide en çok bağlı olan sizsiniz.” demiştir. Önderliğin yoldaşını anlayacağını ve mücadelesini daha da büyüteceğini bilmektedir. Ve Heval Zilan, kendisi de Önderliğe ölümüne bağlıdır, düşmana ve yetersiz yoldaşlığa cevap olmak istemesi bunun yegane kanıtıdır. Önderliğin,”Özgürlük kolay olsaydı Ronahiler, Berivanlar kendini yakmazdı.” sözüne karşılık özgürlüğün kolay kazanılmayacağını bunun savaşımının ve cesaretinin savaşçısı olmak gerektiğine inanmıştır. Bu temelde Berivan, Ronahi ve Beritan yoldaşların yoldaşı, Tanrıçanın yeniden diriliş sembolü olmuştur. Önderliği görmediği halde, onu en çok anlayan bununla yetinmeyip anladığını büyük bir pratiğe çeviren, düşmana ve komploculara cevap olarak gerekli militan yoldaşlığının yaratımıdır Heval ZİLAN. Yoldaşlık sözdür, söz vermektir. Bir sözle başlarsın yolda yürümeye ve daha büyük sözlerin yolcusu, muhaciri olmak için inancını körleştirmek isteyen toz fırtınasına inat durmaksızın yürürsün. Özgür yaşamın sözünü verdiysen, büyük düşünce ve hislerin insanı olmalısın. Yaşamın hakkını veren büyük devrim militanı olmalısın.

İlişkisel Diyalektik

Doğa ve anlam ilişkisinde üç temel kavram öne çıkar; doğanın diyalektiği, biyolojik evrim ve düşünce. Doğayı anlamak için öncesi ve sonrasıyla Big Bang denilen büyük patlamayı anlamak gerekir. Tabii en önemlisi de düşüncedir. Düşünce beyinle bağlantılıdır. Beynin bir köşesinde elektriklenme olur, hatta duyguları da yönlendirir. Duygular canlılık anlamına gelir. Düşünce ve canlılık oldukça birbirine bağlıdır. Duygulu olan, düşünceli olur. Düşünceli olan duygulu olur. Duygu ve düşünce arasındaki bağı da anlamak mümkün. Ama mahiyetine ilişkin henüz kesin bir bakış oluşmuş değil. Biraz sırlı bir ifade gibi duruyor. Bu sırlar üzerine yoğunlaşmak gerekir. Dindarlar, bilimciler, filozoflar için bu elzemdir. Kendine güvenen din insanı, bilim insanı ve filozoflar bu büyük sırları anlamaya ve ifşa etmeye devam etmelidir. İnsan her zaman “acaba bunları nasıl anlayabilirim” diye kendine sormalı, bunlar üzerine düşünmelidir. Tam izahı olamaz ama düşünsel ve ruhsal derinlikleri anlamaya götürebilir. En azından bu kaba materyalist düşünceler ve köksüz dini dogmaların insanı kadük bırakmasının, düşüncelerinin insanı dumura uğratmasının önüne geçebilir. Bu da çok değerli bir sonuçtur. Madde ya da din kişiyi tatmin etmiyorsa, işte bu sırlı alanlara çalışmak en değerlisidir. İşte bunu bir ilke olarak gündemimizin başına almamızın nedeni budur ve değeri de anlaşılmalıdır. “Ben ve öteki” için de benzer bir söylem geliştirmek mümkün. Burada tüm evrene, doğaya hatta her şeye öteki deriz. Burada benlik oluşumu incelemeye değer. Fransızlar çok bilimci oldukları için böyle bir “ben” ve “özne” kavramı geliştirmişler. Descartes özneyi esas alır. Daha sonra Fransız bilimciliği bunu felsefeye kadar götürür. Özne sadece insanla ilgili değildir. Özne daha genel bir kavramdır. Bir olgular dünyası ya da fenomenler dünyası değerIendirilirken, özne daha çok enerjiye yakın duran bir kavramdır. Özne “ben” daha çok enerjinin mümkün kıldığı bir kavramdır, enerji tarafı ağır basar. “Öteki”nin ise doğa tarafı, maddi tarafı, olgular tarafı ağır basar. Bunu insana indirgediğimizde şu sonuç ortaya çıkar: En aktif insan veya özne, ‘ben’i güçlü olan, öznesi güçlü olan insan önder olur. Önder toplum olur, önder ulus olur, önder sınıf olur, önder vali olur. Bunların hepsi özne kategorisine girebilir. Bu da enerjiyle ve anlamla bağlantılıdır. Yani değişik bir yorumdur. Doğa ve anlamın diyalektiği bir Fransız yorumu gibidir. Diyalektik bağlamında ilişkisellik üzerinde durmak gerekir. Bütün evren tarihi boyunca enerji maddeye dönüşür, madde de enerjiye dönüşür. Bunun adı ilişkiselliktir. Bu olmazsa olmazdır. Hatta ‘tanrı parçacığı’ diye parçacık tespit edilmiştir ki, bu tanrı parçacığı ilişkiler tarihinde temeldir. Buna “higgs parçacığı” adı verilmiş. İğne ucu kadar yoğunlaşmış bir enerji olarak tarif edilir. Bu oluş halinde yer çekimi ilkesi devreye girer. Atomda zayıf kuvvetler ve şiddetli kuvvetler diye bir ayrım var. Atom dünyası bu iki kuvvet tarafından düzenlenir. Çekim düzeni ise moleküller arası gelişen bir çekimdir. İşte, ilişki denilen şey bu değiş-tokuş hikâyesidir; enerjiden maddeye dönüş. Psikolojide de böyle izah edilir, hatta sosyolojide de toplumsal doğaya kadar gelir. Üçüncü doğa diye bir doğa da tarif edilir. Ama hepsi bu gelişmenin sonucudur. Diyalektik denilen şey bir bağdır. Zaten evrensel bütünlük de bağ olmadan olmaz. Hiçbir evren parçacığı diğerinden bağımsız değildir. Buna dolanıklık ilkesi denir. Herhangi bir küçük parçacık evrenin neresinde olursa olsun, ondaki bir değişiklik, evrenin öteki ucunda aynen ortaya çıkar. Tanrının birliği, Allah’ın birliği denilen de biraz budur. Orada her şey birleşir, aynılaşır, ilahlaşır. Birbirine bağlıdır ve evrendeki bağlılık böyle bir şeydir. Allah’ın her şeyin temeli olduğunu belirtmek de bu manadadır. Küçük bir parçacık her şeyi etkiler. Dolanıklık ilkesi akla uygundur. Beyindeki bütün gelişmeler diyalektiktir. Beyin hücresindeki bu kumanda merkezi, bütün duygular, görme, dokunma ve hepsi, bu hücredeki duyarga ile ilgilidir, ona da “dendrit” denir. Birbirleri ile iç içe geçmişlerdir. Bağdır, ilişkidir. Zaten ‘tek başına parçacık’ fikri yanlış. Tek başına bağımsız boşlukta yüzen böyle bir evren yok. Birbiriyle bağlantılı olmayan tek bir parçacık dahi yok. Doğa canlıdır. Sürekli değişim dönüşüm var, evrim var. Peki doğanın işleyiş dili nedir? Değişim ve dönüşüm sonucunda gelişen olguların gerçekliğine ve karakterine dair ne söylenebilir? Doğanın diline kulak verip gelişim seyrine bakıldığında oluş halinin ilişkisel karakterde olduğu giderek daha iyi anlaşılmaktadır. Evrenin bir çeşitlenme-türleşme temelinde gelişimi de bununla bağlantılıdır. Türleşme geliştikçe zengin ilişki olasılıkları oluştuğu için yaşam ve gelişim diyalektiği hızlanır. Bu diyalektik hızlandıkça türleşme daha da geliştiğinden; yeni ve daha karmaşık sistemler oluşur. Kuantum fiziği, kaos teoremleri gerçekliğin bu karakterini görmemizde, anlamamızda ufuk açıcı rol oynadı, oynamaktadır. Atomaltı parçacık hareketlerinden, atomlardan, moleküler yapılara geçişlere kadar evrende, doğada tüm gerçekleşmeler ilişkisellik temelinde vücuda gelmişlerdir. Biyolojik alanda da kısaca yer verdiğimiz son araştırmalar, hücre diziliş ve yapılanmalarının ve daha önemlisi, hücrelerin canlılığının var kalmasının ilişkiselliğe bağlı olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla ilişkisellik sadece fizik evren veya doğada değil, biyolojik ve toplumsal alanda da karakteristik özelliktir. Şunu önemle belirtelim; ilişkisellik derken diyalektik düşünce tarzına veda etmiş olmayız. Bilakis ilişkisel diyalektik dediğimiz şey, klasik diyalektik anlayışın sınırlılıklarını yeni bilimsel, felsefi gelişmeler paralelinde aşma formülasyonudur. Başka bir deyişle derinleşmiş diyalektiktir. Doğanın, evrenin ve toplumun dili ilişkisellik olduğundan, bakış açısı, analiz ve değerlendirme tarzı da buna göre olmalı ve gözden geçirilmelidir. Olgunun ilişkisel olarak tanımlanması ona dair her tür analizin bu karakteri gözetmek zorunda olmasını koşullar. Zira olgu ilişkisel ise, onun gerçekliğinin anlaşılması, ilişkiye dahil olan özneler ile bunlar arasındaki ilişkinin görünmesini şart kılar. Olgunun derinliğine kavranmasına imkân sunan bu metodolojik tutum, olgunun verili halini arz eden sonuca veya tek yönüne değil, bileşenlere bakar. İlişkisel bakış ve analiz ilişkiye odaklanır. İlişki ise farklı bileşenlerin etkileşimi ile oluşan bir bağlamdır ve anlaşılması için ilişkiye taraf öznelerin rolünün görülmesini şart kılar. Bu bakış ve analiz tarzını bağlamsal bakış olarak da tanımlayabiliriz. İlişki bir bağlamdır. Bağlamsal analizde bağlam geneli ifade ederken bağlamı oluşturan etkenler, bileşenler ise ayrı ayrı tikellikleri ifade ederler. Dolayısıyla bağlamsal analiz tikel-evrensel diyalektiğini de içerir. Her bileşen birer tikel olarak bağlam ile ilişki içinde değerlendirilir. Bu bakış açısına göre her bileşen, bağlamı etkilediği gibi ondan etkilenir de. Değişim diyalektiği tek yönlü değildir, olmaz. İlişkiselliğe dayalı bağlamsal bakış ve analiz tarzı modern felsefeler tarafından ikici bir temele oturtulan klasik özne-nesne ayrımını da aşan bir felsefi arka plana sahiptir. Zira ilişkiye tesir eden her bileşen eş zamanlı olarak bağlamın hem öznesi hem nesnesidir. Birbirini yok eden çelişkiye dayalı diyalektik bakış açılarının da sınırlılıkları böylece aşılmış olur.

Doğuş ve İsyan

Doğuş ve İsyan Evrende en müthiş olay bu, insanın yaşama, göz açması. Belki de tek, en heyecan verici, sonsuz saygı kadar korku ve sevincin duyulması gereken bir göz açma. Fakat söz konusu bizim toplumsal gerçeklik, ülke gerçekliğimiz olunca en erken yaşta gördük ki bu iş hiç öyle kolay olmayacak. Korkusu da, sevinci de, boğazlarda düğümlenecek. Her şey kesat, her şey yarım yamalak, her şey gayri ciddi, her şey bitik. Fakat bir defa yaşama göz açılmış. Yaşamaya gerçekten kolay karar veremediğimi çok iyi hatırlıyorum. Her çocuğun yaptığı gibi hızlı ağlama, gerçeğe dağılmayan istemlerde bulunma bizim için de bir gerçektir. Bir işte, iki işte, bunun imkansızlığı anlaşılınca artık başını duvara mı çarparsın, göğeme mi kaldırırsın, yere mi indirirsin? Yaşamaktan diye de bu yaşamın neyin nesi olduğunu sorgulama süreci başladı. Yine hatırlarda yaşamın ailesi, anası, babası çare diye değerlendirilmek istenildiğinde ulaşıldı. İstenildi fakat fazla sonuç alınamayacağı görülünce bireyler isyan başladı. Madem sen beni dünyaya getirdin, beni yaşatacaksın. E o da yok. Tabii onun arkasında bitmiş bir tarih, bitmiş bir toplum ve son demini yaşayan bir ailecik. Çözülen son sınırlarına tek var. Şansımız ve şanssızlığımız bunu erkenden görmek ve en ağır birin içinde de yaşamak oldu. Aile kararıyla yaşayamayacağımız anlaşılınca bir bireysel kararla acaba nasıl yaşayabiliriz gibi bir sürece girdik. Bu bir özgürlük başkaldırısı. Ama neyde? Hangi zeminde, hangi kuvvetlerle kimden medet umarsın? Sanırım bunu sözde yaşadığını sağlayan köylülerimiz de anladıkları için fazla lakaplar takmışlardı bizim bu özellikli yaşam belirtilerimize karşı. Köylün yöye dağın derisi, ipi de koparmış, kimsenin öyle olmaması gereken kimin çocuğu. Allah kimse öyle yapmasın ve benzeri deyimlerle nitelendirilmeye çalışıldı. Bunun bir isyan olduğu kesin fakat anlaşılması ve gereklerini yerine getirilmesi doğuş sürecinden çok daha zor. Sonuna kadar topluma ve onun en somut ifadesi olan aileye bir başkaldırı kararı olduğu kesildi. Buna nasıl ulaşıldı? Nedenler var mıydı? Yoksa rastlantıcılar sonucu muydu? Durulabildi. Mühim olan olan oldu. Başladık. Bu bir isyan gerçekten. Şehir toplumuna girildiğinde artık tamamen giderek düzen kendini gösteriyor. Ondan önce de ilkokula gidildiğinde de yavaş yavaş bu iki dünyanın karşılaşması oluyor. Halen hatırımda bu okul neyin nesi olacak? Bu öğretmeni canavar mıdır? Kaplan mıdır? Acaba yutar mı? Gibi böyle tasarımlar halindeyken birden kendimizi bu okulun içinde bulduk ve çok ilginç. Bu da büyük bir savunma oluyor. İnanılmaz ölçüde ilk hecelemeleri Türkçe söylediğimizde öğretmenimizin gözüne çatıcı bir biçimde girdik. Orada yöntem bu sefer tersi. Sonsuz uyum ve bilinciliğe oynamak. Aslında bu düzeni yaşamayacağı belli de ama eğer bir yaşam planı olacaksa ilk yapılması gereken buraya uyacaksın. Daha sonra yakmak istiyorsan bile önce mükemmel uyun. Müthiş bir taktik. Olduğu için daha iyi anlaşılıyor. Öyle uydurukça değil. Tamamen gereklenme yerine getirerek. Bilinciliğe oynayarak. Sürdü gitti o süreç. İlkokulu, ortaokulu, lisesi, üniversitesi. Aynı tempoyla devam etti. Çıkarılan tek sonuç bu elbise giyilemez. Ne kadar gicili gicili de olsa, gaflet ise de bir yaşamın sakınca da tehlikeli.

1- Doğanın Diyalektiği- II

21. yüzyılda hücre yapısına dair ayrıntılı bir araştırma yapılmış. Bu araştırmada, her an insan beyninde ve vücudunda milyonlarca hücrenin doğduğu, milyonlarcasının da öldüğü belirtilir. Doğum ile ölümün, canlılık ile yok oluşun hücre dünyasında birlikte gerçekleştiği ortaya konulur. Araştırmaya göre doğan her hücre diğer hücrelerle iletişim ve bağ kurma yeteneği ve kapasitesi ile doğar. Hücreler bu potansiyellerini kullanıp diğer hücrelerle bağ, kombinasyon oluşturabilirlerse yaşayabilirler. Fakat ilişki kuramaz veya kurmazlarsa, kendi üzerine çöküp ölürler. Üstelik hücrelerin öteki hücrelerle bağ kurmak için sonsuz bir zamanları da yok. Zamanları sınırlı. Doğrusu belirli bir zamanları vardır. Ya bu zaman dilimi içinde diğer hücrelerle ilişki-bağ oluşturarak yaşayacak ya da ölüp yok olacaklardır. Demek ki sorun sadece hücre dizilişleri, hatta varlıkları değil, hücrelerin yaşayabilmesi, ilişkiye, daha doğrusu örgütlenmeye bağlı gelişir. Hücrenin bu özelliğinin insan sosyolojisiyle bir bağı olabilir mi? Belki de insanın sosyal bir varlık olmasının, toplum dışında yaşayamamasının nedenlerinden biri insan hücresinin, genetiğinin bu özelliğidir. Üzerinde düşünmeye değer bir konudur. Anlam konusuna geçmeden önce anlam üretme merkezi olarak beyin yapısı ve evrimine dair bazı vurgular yapmak yararlı olacaktır. İnsan beyni yaşamsal, duygusal ve düşünsel fonksiyonları bulunan sinir sistemi merkezidir. Bu fonksiyonların her biri beynin bir bölgesi tarafından karşılanır ve beyin bu işlevleri zamanla kazanır. Ki bu evrimsel bir gelişimdir. Beynin ilk katmanında, ilk gelişen kısmı yaşamsal beyindir. Buna “alt beyin”, “eski beyin”, “dürtüsel beyin”, “sürüngen beyni”, “ilkel beyin” gibi isimler de verilir. Dürtüsel beyin klasik canlı fonksiyonlarını düzenler: Beden ısısı, kalp atımı, solunum, dolaşım ve boşaltım sistemleri bu kapsamdadır. Bu beyin yaşamla, yaşamda kalma dürtüsüyle ilgilidir. Beynin ikinci katmanı duygusal beyindir. Bu beyin sadece memelilerde bulunur. Bu nedenle adına memeli beyni de denir. Limbik beyindir. Beynin birinci katmanında beliren kararların duygusal şekillenmesini ve duyumsal bilgi ile yönlendirilmesini sağlar. Dost ve düşman ayrımı yapabilecek bir belleğe sahiptir. O nedenle eğitilebilir. Üçüncü katmanda düşünsel beyin vardır. Bu beyin ayırt edicidir. Çünkü sadece insanda vardır. Temel niteliği soyutlamadır. Şöyle söylenebilir: Birinci katmanda alınmış, ikinci katmanda duyularla şekillenmiş ve yön kazanmış olan kararları üçüncü katman hem denetler hem de ifadeye kavuşturur. Bu nedenle birinci katmana göre üçüncü katman karar değil kararsızlık merkezidir. Bir karar ne kadar hızlı alınırsa düşünsel beyin o kadar devre dışı kalmış demektir. Yaşamsal konularda sürüngen beyni daha atak ve önde olsa da diğer beyinler tarafından dengelenir. Beynin işleyiş diyalektiği bakımından limbik sistem denilen duygusal veya orta beyin kritik bir işleve sahiptir. Memeli beyni dediğimiz bu beyin kendi başına işlediği gibi üstünde bulunan düşünsel beyin ve altında bulunan sürüngen beyinle de ilişki içindedir. Daha doğru bir ifadeyle ilişkiselliğin sistemidir. Beyin vücuda alınan glikozun %25’ini, oksijenin %20’sini kullanır; kan dolaşımının %18’ini kendisine çeker. Beyin evriminin gerisinde düşünce gücünü geliştirme dürtüsü veya amacı yoktur. Temel dürtü yaşamı süreklileştirmek ve bedeni canlı tutmaktır. 500 milyon yıllık bir geçmişi vardır. İnsanın beyin katmanı ise 200 bin yaşındadır. Beyinde ortalama 100 milyar nöron bulunur, bunun 80 milyarı beyincik denilen sürüngen beyinde bulunur. Bu nöronların görevi bedenin canlı kalmasını sağlamaktır. Bu 80 milyar nöronun hareketi toplam enerjinin %8’ini harcar. Düşünen beyin ve limbik sistemi oluşturan 20 milyar nöron ise enerjinin %17’sini kullanır. Bu enerji, nöronlar arasındaki düşünmeyle oluşan ve sinaps denilen milyarlarca iletişim yolunda harcanır. Sürüngen beyni dediğimiz eski beyin ölmez, yorulmaz, dinlenmez, sürekli dinamik ve atiktir, ataktadır. Eski beyin %83 oranında görerek öğrenir. Gördüğüne inanır. Devamlılık özelliği yoktur. Başa ve sona dikkat eder. Kısa, basit somut şeyleri öğrenir, akılda tutar. Ona iyi gelen ve kötü gelen şeyleri ayırt edebilir. Dost ve düşman ayrımı vardır. Yaşamda kalmakla ilgili beslenme, korunma, üreme gibi özellikleri kontrol eder, yönlendirir. Burada en önemli nokta beyin işleyişinin karakteridir. Beyin tıpkı canlılar gibi tarihsel süreç içinde adım adım evrimleşmiş ve farklı bölümlere sahip bir sinir sistemidir. Fakat sürüngen, memeli ve düşünce beyni olarak ayrılan beyin bölümleri aynı sistemin ilişkisel bileşenleridirler ve birlikte ilişkisel diyalektik temelinde işlerler. Duygusal beyinden kopuk bir analitik beyin düşünülemez. Düşünülse bile bu insan beyni olamaz, makine beyni olabilir ancak. Yapay zekada duygusal zekâ olmayabilir. Gerçi duyguların da öğretilebildiği yapay zekâ geliştirme deneyimleri de oluşturulmaya çalışılmaktadır. Özetle yapay zekada entelektüel beyin, duygusal beyinden kopuk olabilir, ki öyledir zaten. Fakat insan için böyle bir beyin yoktur. İnsan beyni hem biyolojik bakımdan hem de işleyiş bakımından diyalektiktir. Diyalektik Kürtçede hala kullandığımız iki rakamının karşılığı olan “du” kelime kökünden gelir. “Du” Avrupa’da “diya” olur, kökü Aryencedir. Zerdüştlükteki karanlık-aydınlık ikilemi de diyalektik düşünceye felsefi bir temel sunmuştur. Avrupa bunları almış, farklı anlatımlara kavuşturmuştur. Diyalektik, esas olarak doğadan gelir. Engels’in “Doğanın Diyalektiği” tanımlaması bu nedenle öğreticidir. Toplumsal diyalektik de doğa diyalektiğinden bağımsız değildir. Özgünlükleri olan ama onunla bağ içinde gelişen bir diyalektiktir bu. Bu noktada Hegel felsefesi önemlidir. Hegel’de anlam, dolayısıyla toplum ön plana çıkar. “Tin’in Fenomenolojisi” doğa ve anlam olarak tercüme edilebilir, yorumlanabilir. Doğanın, diyalektiğin çelişkili karakteri var. Felsefede tez, anti-tez, sentez olarak ifade bulur. Hegel’deki tez, anti-tez de bu doğanın diyalektiğidir. Hegel böyle söyler, Engels de ‘çelişki’ der. Hatta Engels bu çelişkiyi, karşıtlığı ‘yok etme’ olarak anlar. Marksizm’deki bu sınıf kavgasının, sınıf mücadelesinin tez, anti-tez olarak temeli Hegel’de atılır. Hegel bunları tez, anti-tez olarak işler. Burada Marks, “sınıf çelişkisi” der, “Tarih sınıfların mücadelesidir” der. Bunun belli bir anlamı vardır fakat bunu aşırıya vardırır. Aşırıya vardırması proletaryanın burjuvaziyi yok etmesine dair öngörüsüdür. Bunun için proletarya diktatörlüğünü esas alır ve teorisine uygular. Böyle bir komünizm ideali ortaya çıkar. “Tarih sınıfların mücadelesidir” teorisi yerine bir teori geliştireceğiz. Yapılan düzeltme veya diyalektik değişiklik şudur: Bir sınıfın başka bir sınıfı yok etmesi ne evrende var ne de toplumda. Diyalektik böyle yorumlanamaz. Stalin böyle yorumladığı için kendi vatandaşlarından milyonlarcasını öldürdü. Mao kültür devrimini yaptı, o da başarısız oldu. Çünkü doğada, evrende böyle bir şey yoktur. Bir dönüşüm olayı vardır ve çelişkili bir dönüşümdür söz konusu olan. Tabii ki dönüşüm çelişkiyle olabilir. Çelişki devreye girmeyince dönüşüm olmaz. İşte sıcak-soğuk konusu. Korkunç bir sıcak çekirdek var, korkunç bir soğuk doğa var. Çok açık iki zıt uç. Halen devam ettiği belirtilen meşhur bir evren hikâyesi de böyledir. Evrenin genişlemesi görüşü var. Büyük bir durgunluk, büyük bir soğuklukla evrenin sona ereceğine dair de bir teori var. Kimisi belli bir dönemden sonra içteki enerji azaldığı için, genişlemeyi mümkün kılan enerji patlamasının duracağını söyler. Kara deliklerin enerjisi tükenince, bu sefer

GEÇMİŞİN AŞILMASI GEREKEN TARZI

Berjîn Amargî Üniversite gençliği, aydın gençlik olarak bilinir. Aydın olmak; okumayı, incelemeyi, araştırmayı ve toplumsal sorunlar hakkında kafa yormayı gerektirir. Yani kimilerinin sandığı gibi aydın olmak; lafazan olmak, boş konuşmak değildir. Ya da teori ile pratiği çelişen, tutarsız olan değildir. Tersine teori ile pratiği bir olmaktır. Bu yönüyle aydın gençlik, bilinçli gençliktir. Bilinçli yaşayan ve çalışan gençliktir. Bilindiği üzere Apocu Hareket, bir aydın gençlik hareketi olarak doğdu. İlk Apocu grup, çok zor koşullarda, üniversitelerde oluştu. Sistemin ve her tür karşıt gücün saldırıları altında kendini örgütlemeyi başardı. Herkesin kaygıyla yaklaştığı, başarma şansı tanımadığı bu hareket, tarih sahnesine böyle çıktı. Yarım asrı aşan ve bölgenin tarih akışını değiştiren amansız mücadelenin temeli böyle atıldı. Böyle bir hareketin takipçileri olarak, bize miras bırakılan bu mücadeleyi başarıya ulaştırmaktır. Sorumluluğumuz ağır olsa da bizim için başarmaktan başka seçenek yoktur, olamaz. Örgütlü olmak, var olmanın temel bir koşuludur. Bir arada olmanın ötesinde, bir irade olmaktır. Belli değerler etrafında bir araya gelmek, o değerler temelinde gerçekleşmektir. Bu durumda ne kadar örgütlüysek o kadar varız, örgütlü olduğumuz ölçüde bir irade olarak kabul edilebiliriz. Bunu en çok da kendi mücadele tarihimizden biliyoruz. Örneğin, Apocu hareketten önce Kürt halkının varlığı kabul edilmiyordu, Kürt halkı bir irade olarak görülmüyordu. Apocu hareketin yürüttüğü mücadele sonucu örgütlülüğün gelişmesiyle beraber bu durum değişti. Belli bir iradeleşme yaşandı ve bugün artık kimse Kürtleri inkâr edemiyor. Çünkü Kürt halkı, örgütlü bir halk haline geldi. Bu durum, tüm toplumsal özneler için geçerlidir. Tabi bu, toplumun en dinamik gücü olan gençlik için de geçerlidir. Gençliğin irade olması ve siyasete etki yapmasının temel yolu örgütlenmektir. Örgütsüz olmak, yönlendirilmeye ve her tür sömürülmeye açık olmaktır. Geleneksel toplumun ve sistemin en çok faydalandığı zaaf budur. Gençlik örgütsüz olduğu için zekasından ve dinamizminden faydalanılıyor, sömürülüyor, savaşlara sürülüyor. Yani egemenlerin her türlü kirli hesabına alet ediliyor. Hatta bunun için gençlik sürekli denetimde tutuluyor, örgütlenmemesi için özel savaş politikalarının hedefi yapılıyor. Önder Apo, gençliğe gönderdiği mektupta örgütlenme vurgusu yaptı. Bizleri her yerde örgütlenmeye ve herkesi örgütlemeye çağırdı. Bu çağrının üzerinden uzun bir süre geçti. Bu çağrı temelinde kendi örgütlülüğümüzü gözden geçirerek, kendimizi muhasebe etmemiz gerekiyor. Kendimize daha somut sorular sorarak bunu yapabiliriz. Kaç üniversitede örgütlendik, kaç komün kurduk, demokratik toplum inşasına ne ölçüde katıldık? Bu muhasebeyi yaptığımız oranda kendi gerçekliğimizle, örgütlülük düzeyimizle yüzleşebileceğiz. Bu perspektif ışığında bakarsak, nerden başlamamız gerektiğini de biliriz. Örgütsüzlüğü aşıp etkili olmanın yolunu da buluruz. Önder Apo’nun tarihi 27 Şubat çağrısıyla beraber mücadele tarihimizde yeni bir evreye geçtik. Bu bir dönemin sonu, yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Yeni bir dönem demek, dönüşüm demektir. Eskinin cevap olmayan, bizleri tekrara sokan anlayış ve yaklaşımlarının terk edilmesi demektir. Bu anlamda yeni dönemin başarı yolu eskinin yetmez yanlarını aşmaktan, yani özeleştirisini yapmaktan geçer. Başarılı olmamızın bütün bir sırrı belki de burada saklıdır. Bunun aynası ise pratiklerimiz olacaktır. Pratik başarının geliştiği yerde dönüşümün gerçekleştiği söylenebilir. Tekrarın ve yerinde saymanın olduğu yerde ise eskide dolayısıyla yetmez olanda ısrar var demektir. Üniversite çalışmalarımızda eskiyi taklit etmekle sonuç alınamaz. Biraz yaratıcı olmak, yeni yol ve yöntemler geliştirmek gerekiyor. Geçmişin aşılması gereken tarzında ısrar, devrimci tarza da ters bir yaklaşımdır. Bu nedenle, günün koşullarını da hesaba katarak daha sonuç alıcı bir örgütlenme tarzı geliştirmek, bunun arayışını büyütmek gerekiyor. Bu nedenle bazen durup düşünmek, alışkanlık haline getirdiğimiz yaklaşım ve ezberlerimizi bir kenara koyup akıl yürütmemiz gerekiyor. Bulunduğumuz yerde, o koşullarda sonuç almanın yönteminin ne olduğu üzerine kafa yormak gerekiyor. Doğru ve sonuç alıcı tarzın bir reçetesi yoktur. Her alanın, her bölgenin bir özgünlüğü vardır. Sonuç almak için bunlar hesaplanmak durumundadır. Bir yerde sonuç alınan bir yöntemin her yerde sonuç alacağı beklenemez. Ama her başarının ardında kıvrak bir akıl, tükenmez bir ısrar ve inat vardır. Şehit Haki Karer arkadaşın, işçilik yaparak hareketin maddi ihtiyaçlarını karşıladığı, günlerce aç kaldığı, inşaatlarda uyuduğu bilinmektedir. Yine Şehit Mazlum Doğan arkadaşın, bir genci örgütlemek için her tür tehlikeyi göze aldığı, günlerce gidip tartışmalar yürüttüğü bilinmektedir. Biz böyle bir geleneğin takipçileriyiz. Örnek alacağımız arkadaşlar, mücadelemizin temelini atan ve karakterini belirleyen bu arkadaşlardır. Yeni mücadele dönemi, biraz da o döneme benziyor. Hareket olarak içine girdiğimiz dönüşüm süreciyle beraber devrimci mücadelemizde yeni bir çıkış gerçekleştiriyoruz. Tam da böyle bir zamanda, o arkadaşları daha fazla anlamak ve hissetmek gerekiyor. Onların kişiliklerini, yaşam ve mücadele tarzlarını incelemek gerekiyor. Onlar her süreçte yolumuza ışık oldukları gibi yeni dönemde de olacaklardır. Birkaç üniversiteyle sınırlı kalan ve ilişki düzeyini aşamayan bir örgütlülük bizi başarıya ulaştıramaz. Potansiyelimizin çok yüksek olduğu, her üniversitede örgütlenme zeminimizin olduğu açıktır. Bazı durumlarda üniversite öğrencilerinin doğaçlama geliştirdiği tutum ve tepkiler, bunu açıkça göstermektedir. Öte yandan koşullar kısmen değişmiştir. Önder Apo’nun başlattığı süreçle beraber belli bir zemin oluşmuştur. Bu zemin ve imkanlar mutlaka değerlendirilmelidir. Son yıllarda yaşadığımız ve aşamadığımız bir durum da planlı ve istikrarlı çalışamamaktır. Kısa süreli alevlenen ve hemen sönümlenen bir çalışma tarzı gelişmiştir. Öyle ki, sürekli toparlanıp dağılma durumu yaşanmaktadır. Bu adeta bir kısır döngü halini almıştır. Bu durum, yaşadığımız örgütlenme sorunundan kaynağını almaktadır. Açık ki örgütlülüğümüz zayıf olduğu için en ufak bir müdahale dağılmaya yol açıyor. Öte yandan düşman müdahalesi bizim için hiçbir zaman gerekçe yapılmamıştır. Sistem, üniversitelerdeki komünal örgütlenmeyi dağıtmak için kendi bünyesinde barınma yerleri oluşturuyor, her öğrenciyi bir yöntemle kendine bağlamaya çalışıyor. Öğrenci derneklerini kriminalize ediyor, öğrenci topluluklarını kapatıyor, sosyal zeminleri özelleştirerek örgütlenme zeminini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bunlar anlaşılır durumlardır, ama gerekçe yapılamaz. Bilmeliyiz ki bütün bu yönelimlere zemin veren biraz da öğrenci hareketinin kendi örgütsüzlüğüdür. Saldırılar karşısında güçlü bir direniş ve dayanışmanın olması durumunda bu saldırılara bu kadar kolay cesaret edilemez. Sonuç olarak örgütlenme sorunu aşılmadan çalışmalarımızın başarısından söz edilemez. Yukarıda belirttiğimiz gibi Önder Apo, on yıllık ağır tecridin ardından bulduğu ilk fırsatta bu konudaki eksikliğimizi gördü ve bizi örgütlenmeye çağırdı. Çünkü her çalışmamızın temelinde örgütlenme vardır. Tüm çalışmalarımızın üzerinde geliştiği zemin bu çalışmadır. Önümüzdeki süreç, örgütlenmedik yer bırakmayacağımız bir süreç olmalıdır. Gençliğin örgütlü gücüyle demokratik komünal toplumu inşa edeceğimiz süreç olmalıdır.