Ben Gül Teorisi diyorum. Gül üzerine düşündüm. Gül, kendini korumak için diken çıkarıyor. Bir Gülün, bir bitkinin bile öz savunması vardır. Öz-savunma için doğaya, tabiata bakmak bile yeterlidir. Bir Gül kadar bile kendimizi öz savunmaya hakkımız yok mudur? Öz savunma kutsaldır. Hatırlıyorum küçükken bizim köyde ihtiyar bir amca vardı, diyordu ki, “biz kuru tahtalar gibiyiz”. Ben “bu nasıl olur?” diyordum. Bir ağaç bile kayaları delerek kök vermekte, kendini yaşatabilmektedir. Bunun kadar da mı olamıyoruz? Canlılar dünyasında her türün kendine göre bir savunma sistemi vardır. Savunmasız tek bir canlı türü yoktur.
Hatta evrendeki her elementin, her parçacığın varlığını korumak için gösterdiği direnci öz-savunma olarak yorumlamak mümkündür. Bozunmaya, kendisi olmaktan çıkmaya karşı gösterdiği direnç açık ki öz savunma kavramıyla ifade edilir. Bu direnç yitirildi mi o element veya parçacık bozunur, kendisi olmaktan çıkar, başka bir unsura dönüşür. Canlılar âleminde ise öz savunma direnci kırıldı mı, o canlı ya başka canlılara yem olur ya da ölür. Aynı sistem insan türü ve toplumu için de fazlasıyla geçerlidir. İnsan gibi narin bir tür ve toplumu gibi tehditlere açık bir varoluş, güçlü bir öz savunma olmadan varlığını uzun süre ayakta tutamaz. İnsan türünde savunma biyolojik olduğu kadar toplumsaldır. Biyolojik savunma her canlı varlıktaki savunma güdüleri tarafından yerine getirilir. Toplumsal savunmada ise, topluluğun tüm fertleri ortaklaşarak kendini savunur. Hatta savunma olanaklarına göre topluluğun sayısı ve örgütlenme biçimi sürekli değişir. Savunma topluluğun asli bir işlevidir. Onsuz yaşam asla sürdürülemez. Bilindiği gibi canlılar dünyasının diğer iki asli işlevi beslenme ve üremedir. Beslenme ve üreme olmadan nasıl ki canlı varlıklar yaşamlarını sürdüremezlerse, öz-savunma olmadan da yaşamlarını sürdüremezler. Canlılar dünyasının öz savunmasından çıkarabileceğimiz diğer önemli bir sonuç, bu savunmanın sadece varlıklarını korumaya yönelik olmasıdır. Kendi türünden, hatta başka türlerden varlıklar üzerinde hâkimiyet kurma ve sömürgeleştirme sistemleri yoktur. İlk defa insan türünde hâkimiyet ve sömürge sistemleri geliştirilmiştir. Bilindiği üzere toplumsal doğa kadın ağırlıklıdır. Doğum kadında gerçekleşir, kadın kendi emeğiyle toplumu oluşturur, toplumsal doğanın kurucusu olur.
Tanrıça düşüncesi erkeğin doğumdaki rolünü bilmemesinden ve doğumun kadında gerçekleşmesinden kaynağını alır, kadının toplum kurucu rolüyle gelişir. Tarihsel oluş ve gelişmeleri bugünün kavram ve bakış açısıyla anlamak mümkün olmaz. Doğru bir okuma için zaman, mekân ve kültür ilişkisini göz ardı etmemeliyiz. Arkeolojik kazılarda bulunan ve en eski zamana tarihlenen heykelciklerin kadın figürleri olması tesadüf değildir. Bu, kadının ilk toplumsallaşmadaki yerine, rolüne işaret eden bir veridir. Heykelciklerin hemen hepsi aynı perspektifle yapılmıştır: İri göbekli, iri göğüslü ve üreme organını öne çıkaran bir perspektif esas alınmıştır. Bu temalar kadının doğuran ve besleyen ana olma yönüne işaret eden yaşamsal özelliklerdir. Kadının eğitici, öğretici, toplumsallaştırıcı rolünün ömür boyu nitelik değiştirerek devam ettiği düşünülebilir. Erkek bu toplumsallaşmanın dışında değildir ama merkezinde de değildir. Çeperlerindedir, rolü ikincildir. Bu durumda erkekleri avcılığa, kadınları bitki ve küçük hayvan toplayıcılığına sevk ettiği çokça anlatılır. Kategorik olarak tüm toplumlarda böyle olduğu söylenemez. Zira çok iyi avcı kadınların olduğu topluluklar da keşfedilmiştir veya tersi de vardır. Fakat genellikle böyle bir ayrışma olduğu da doğrudur. Yerine göre klandan ayrı ya da dönem dönem uzak kalmayı da gerektiren avcılığın, iş bölümünde erkeğin payına düşmesi anlaşılırdır.
Erkek böylece öldürme strateji ve taktiklerine, gelişmiş silahlara, kas gücüne ve öldürmeyi normal gören bir psikolojiye sahip olur. Tüm bunlar toplumsallık için potansiyel bir risk oluşturur aynı zamanda. Avcılıkla gelen öldürme gücü, teknikleri ve stratejiler ile bunlara uygun bir kültür ve akıl vardır. Şimdi buna kutsallığın ele geçirilmesi de eklenir. Göbeklitepe simgeselliği, bu kalıntıların tarihlenmesi öncesinde erkekliğin kutsallaştırıldığını, erkek etrafında ve ona tabi bir yapı oluşturulduğunu gösterir. Buradaki yapılar, kadına ve ana kadın klanına tepki sonucu ortaya çıkmıştır. Erkek bu simgesellikle kadına “kutsal olan sen değilsin, benim” demiş olur. Ve böylece o zamana kadar kadına atfedilmiş olan kutsallık ele geçirilmiş, kadın eliyle, emeğiyle gelişmiş olan toplumsallık da erkek egemenliğine alınmış olur. Ataerkil ideolojinin felakete yol açtığı görülmektedir. Cinsellik, çocuk, baba gibi olgular tamamen inkâr edilmemektedir. Ancak bütün umudunu bir erkek çocuğa bağlayan kadınların ve erkeklerin sayısı hiç de az değildir. “Baba olmazsam erkek olmam” diyen bir sürü hasta, psikopat erkek vardır. Anti-komünalizm budur. Böyle bir anacılık ve babacılık üzerinden komün öldürülmüştür. Günümüzde çocuk açısından bir canavara dönüşmüş aile örnekleri oldukça yaygın şekilde bulunmaktadır. Küçücük çocukların başına aileleri tarafından nelerin getirildiği görülmektedir. Bunların tümü kastik katilin günümüze taşan kalıntılarıdır. Komün gerçeği ise farklıdır. Komünal toplumun öncü gücü kadındır. Ana-tanrıça toplumu ilk toplumdur. İnsanın temel niteliği, toplumsal bir varlık oluşudur. Toplumsallık komünaliteyle gelişir, zihinsel durumla ilişkilidir. Toplumsallığın sorunsallaşması cinsiyet temellidir. Avcı kulübünün veya egemen kliğin, ana-tanrıça merkezli klanı ikiye yarması, toplumsal sorunsallığın başlangıcıdır. Bir yanda kent, sınıf, devlete dayalı egemen güç varken, öte yanda kırsalda, dağda, çölde direnen ezilen kesimler vardır ki bunlar kabile ve komünlerdir. Bu temelde komünler bir öz-savunmadır. Öz savunmasız varlık olmadığı gibi, doğanın en gelişmiş varlığı olan demokratik toplumlar da öz savunmasız gerçekleşemez, varlığını sürdüremez. Bu süreçteki kadının durumu nedir? diye sorulduğunda; Kadın bugün büyük oranda erkek egemen sistemin eğlence nesnesi haline getirilmiş durumdadır. Burnuna, kulağına, boynuna, bileğine birer halka takılmıştır ve bunlar kölelik halkalarıdır. Tüm halkalar kölelik zincirinin birer parçasıdır. Bin yıllardan beri böyle yapıldığı için olağan görülmeye başlanır. Kadın da bunları gönüllü bir şekilde taşıyacak hale getirilmiştir. Kadın artık önemli oranda bir cinsel objedir. Dili, rengi, biçimi, kültürü, kimliği yok edilmiş; cinsel obje kurgusuna göre yeniden şekillendirilmiş ve varlığını yitirmiştir. Öz savunmanın örneği olan gül ve diken teorisinde kadının bu yeni yüzyılda kendi savunmasının en iyi yolu kadın komünlerini yaratmaktır. Tanrıça İnanna’nın elinden alınan değerleri yeniden kazanmaktır. ”Önder Apo”