Komalen Jinen Ciwan

AĞLANACAX HALINE GÜLENLERE BİR İHTARNAME;

Baan diyiler ki bu faşşizım qıyametınde gülecax ne war ki politik mizah yapisen. Diyiler; ‘’gülme zaten moralê me bozıx e, ezê bêjım serê me xırabe ye’’. Ben de düşüniyem aceba gülecax bişey war mi? Gülmeye gerek war mi? Ya da gülmax nedır? Insan niye güler? Ilk insan neye gülmiş olabılır? Gülmax neyi ifade eder, ardındaki mane nedır? Şımdi ben kendım de pek gülmem ama bazen güldürebılırem. Oldıxça tırş u taal ımdır. Hatta eskiden işçi sınıfiyken gülmedıxım için beni qovmişlıxlari wardır. Gülecax bişey olmadığından gülmedım. Ama sen işçi, karşındaki de kahrolasi patron olınca gülünecax şeylere degıl, senden üst olan sınıfın her güldüğüne gülmax zorındasındır. Çımki kapitalizmın dınyasında gülüşler sexte u manasızdır. Söylenen şey degıl, kimın soyledıği önemlidır. O için, o insanların gülüşlerıne baxın; çox sextedır, o gülüşlerın arkasında hiçbi yaşam degeri yoxtır. Işte bız de bêle qırıla qırıla bilınçlendıx, sonra sınıf intixarına gittıx. Çımki bız saxte gülışlerın insani degılıx û daha izzeti nefsımızi qaybetmemişıx. Her şeye gülmiyen, güldiği şeyde gülmeye değer mana arayan insanlar da wardır ki onlar sıradan insanlar degıldır. Ama etraflarındakiler sıradandır, ucuzdur. Ama o ortama ayax uydurmax zorında hissederler kendılerıni, çımki dışlanmax daha acıdır. Onlar her şeye gülemezler ama etraflarındakiler onlarda bi ecaiplıx oldıxıni ayıqmasınlar diye gülmiş gibi yaparlar. Öyle çox gülemezler ama çaqmamalari içın dört beş dişlerıni gösterıp küçük bi ses çıxarırlar. O emanet gülüşle, diger yandan da etrafi kolaçan ederler, gülmadıxım anlaşıli yoxsa yok diye. Etraftakilerın gözlerısının içine baxarlar bir yandan, ama kendi gözlerıni de qaçırırlar. Bir de çox bastırılmiş insanların gülüşlerıne baxın. Onlar da gülmaxla aralarında sorın olan arqaaşlardır. Bu gülmeye bi şekil bi doxri düzgın jest mimik weremedıx diye dert ederler kendılerıne. Onlar toplım içınde degıl, tek başlarınayken rahat gülerler. Fazla gülınce qorxarlar zaten, başlarına felaket gelecaxi kehanetini düşınırler. Gülüşleri bile onlardan çalınmiştır. Gülünce çox abartıli gülerler. Çımki duygilarıni nasıl dışa wuracaxlarıni bilmezler çoxi zeman. Bir de mizahsenler wardır, qomedyenler wardır. Onlar da güldürebilirler. Aceba çok güldüxlerınden mi güldürürler diye sorarsax egersem, tam tersidır. Çox güldıren insanlar çox aci çekmiş, felegın çemberınden geçmiş, qaderın sillesıni yemiş insanlardır. Ama o qızıl qıyamette güldürebılmeyi öğrenmişlerdır. Nasıl bêle olabıli diye soriyem kendıme. Mesela sinir nöbeti geçiren insanlar wardır, nöbetın en zirve noqtalarında gülme krizıne tutılırlar. Şımdi dıyecaxsız ki bu söyledıxlerının ne hikmeti ilmiyesi, ne qıymeti harbiyesi wardır diye. Wardır işte. Ben bunlardan şu sonıci çıxarıyem ki gülmax bi özsavunma refleksidır bızım buralarda. O, acilara dayanma şeklidır, o da bi mücadelenin dışa wurma şeklidır. Hatta bir direniştir, vücudun ayakta kalabilme şeklidır. 12 Eylül döneminde uzun yıllar zındanda qalan ve qorkınç işkencelerden oldıxça nasibini alan arqaaşlar taniyem. Onlar başta oyle bıliler ki işkenceye qarşi baxırmasan dalaxın patlar. Sonra Hevale Karasu onlara diyi ki êle bişey yox. Ses çıxarmayın, ya da gülebıldıxınız qaar gülın diye. O arqaaşlar da büyük bir iradeyle işkenceye qarşi gülebıliler. Işkenceciler güldıxlerıni görınce bu sefer onlar sinir qrizi geçiriler. Çıldıriler. Bi süre sonra da işkence yapmayi bıraxiler. Yani öyle degerli okıyıcilar, Heval Karasu bu şekılde öyle çox arqaaşi işkenceden qurtari. Eger bu yaziyi okise kendısıne selam ve hörmetlerımızi gönderiyıx. Önderlığımız de diyi ki ‘’Bedensel u fiziksel acılari bir yaratıma veya üretime dönüştürmek lazım. Bu tarz acılar ve engeller ne kadar büyükse, çıkış da o kadar büyük olur.’’ Yani en fazla acıda yaşam degeri wardır. Acıyi bılmeyen insan, gülmaxtan ne anlar? Şımdi diyecaxsız ki ben burda ne anlatmax istiyem, nereye getırmax istiyem. Qoninın bununla ne alaqasi war. Işte war. Saniler ki bu derginın şımdi okıdığınız bölümünın en üst sol köşesınde Mizah yazi diye hama her şeye güliyıx. Ciddi şeyleri xafifletmeye u silikleştırmeye çalışiyıx ya da öyle bi sonıca sebeb oliyıx. Halbuki benım hiç êle bi derdım yox. Başta da dedıgım gıbi tırş u taalımdır. Kendımle aram limonidır. Ciddi şeylere gülmem. Çox ciddiyımdır. Mizah degıl politik mizah yapiyıx burada. Hiciv yapıyıx, taşlama yapiyıx. Bazen de ironi. Bu qalleş zemande en çok gülünesi olan nedir, insan en çox neye güli diye düşüniyem. Bence en çox başkasında kendi haline güli insan. Ama ağlanacax halıne güli. Kapitalizım ciddiyeti kaybettıri, duygıyi silikleştıri, anlam aratmi. Aynasız insan yarati. Bazılari wardır düşündürmax isterken güldüri. Bızım derdımızse güldürürken düşündürmax. Düşünmax önemli bi eylemdır degerli oqıyicilar. Hem de çox önemli. Ne demiş o septik adam; olmax ya da olmamax işte bütün mesele bu. Sonra bu sorının peşıne düşmiş u demiş ki ‘’Düşüniyem o halde varım’’. Önderlıxımız de bu qoniya Barış ve Demoqratik Toplum Manifestosunda çok degıni. Bu yüzden biz de mehleden arqaaşlarla bugünlerde ontolojik acilar, warolışsal sancilar çekiyıx. Fisqayadan aşaxi yürürken bu koniyi düşüniyıx, düşünırken yüriyıx. Bi sonraki yazımızda Fiskaya Soqax felsefecisi Faça Gulê ile warlıx felsefesıne dair niqaşlarımızla qarşınızda olacaxam. Sız de yürüyın, düşünın. Düşünın u yine yürüyın. Ikisini ayni anda yapınca daha iyi oli diyiler hatta. Bütün büyük fikirler yürüken olişimiş diyi Niçe.

Kürdistan Halkının Ulusal İradesi – II

Bütün işlerin kendisinden başladığı büyük iş, halkımız iş istiyor. Halkımız onur istiyor halkımız sağlık istiyor, eğitim istiyor. Hepsi buradan başlar. Bu halledilmez hiç birisi olmaz. O açıdan eli iş yapan ağzı laf süren, ben varım diyecek. Kim nerede olursa olsun bu işe koşmalı, sabah erkenden koşmalı yatmadan önce duası bu işle bitmeli. Böyle olursa göreceğiz ki yani evet halkımız şimdiye kadar biraz ulusal yönden uyandı. biraz kimliğini kabul ettirebildi dosta düşmana bundan sonra ezici bir biçiminde gücünü kabul ettirecek, çıkarını kabul ettirecek. Ve göreceğiz ki bir halk içinde yaşam bu. Ve göreceğiz ki vay be şimdiye kadar bu yaşama ulaşmamakta kendimize en büyük kötülüğü yapmışız. ve göreceğiz ki bu yaşamın dışında bir yaşam hiçbir biçim geçerli değilmiş. Yalan yaşamışız, aldatılmışız, ihanete uğramışız. Ve diyeceğiz ki bu yaşam gerçekten biricik namuslu, onurlu ve vazgeçilmez bir yaşamdır. Maddiyatı içinde böyledir maneviyatı içinde bu böyledir. Kürdistan halkı içinden geçmekte olduğu tarihi süreç içinde özellikle son 1-2 yılın öz eylem biçimleri olarak kendi serhildanlarına dayanarak bir adım daha ileri atmakla karşı karşıyadır. İçinde geçtiğimiz yıl büyük bir hamle yılı halkımız büyük bir ayaklanma yılıdır. Yılbaşında itibaren halkımız zaten karda kışta da ölümüne direnebileceğini göstermiştir. Bizler her türlü ayaklanmaya hazırız. Halkımız böylesine yüce amaçlar için ayağa kalkmıştır. Daha da büyüğünü yaygın biçimde tüm vatan köşelerine ve komşu halklara da taşıyacaktır. Böyle yıllara sadece coşku ile yaklaşılır. Böylesine kader çizen bir halk için çok söylenir bayram gibi olan bir döneme selam dururuz.

Kürdistan Halkının Ulusal İradesi – I

Önderlik düşünceleriyle karakteriyle bir önderliktir ve yüzyılları da kuşatır. Görülüyor ki önümüzdeki aşamada yeniden uluslaşma, uyanış düzeyinde belli bir aşamaya gelmiş iken, dahası halkın dayanılmaz bir arzusu olarak diyor ki biz, bizi temsil eden güçler istiyoruz. Kuruluş istiyoruz. Ve bunun için her şeyini ortaya koymanında işaretleri ortaya çıkmış iken ve tamda yapılması gereken her düzeyde bir ulustan konumlanmalar dayatmak. Herşeye bir ulusal renk ve bunun halkın ezici demokratik temsili temelinde yapma. Kürdistan halkının kendi egemenleri eliyle göremediği ama şimdi gerçekten bizzat kendi tarihini kendinden başlatarak gerçekleştireceği tarihi görevi oluyor. Egemenlerin yapamamasından sürekli bozmaktan çıkaracağı tek bir ders var. bu işleri bunların eline vermemek, bunları engel olmaktan çıkarmak. Gün bugün ne mutlu bize ki tarih tepeden tırnağa halkımızın eliyle ve bunun yüce insani ve amacıda büyük olan çıkarlarıyla böylesine bir tarihin gündemine sahip olmak. Tarih artık yürü ya kulum diyor. Ve bu yolda yürümek sadece ve sadece bu mutluluk verir, heyecan verir, coşku verir. Dolayısıyla halkımıza bu önümüzdeki aşamada verebileceğimiz en değerli hakkı armağan ona böyle bir işin sahibisinin bu işi yapabilirsin diyebilmeliyiz.

Dizi Kültürü ve Hegemonik İktidarla Yüzleşmek

Hêja Zerya ✍️ “Tıpkı yaşamın içinde çözülerek eriyen televizyon ya da televizyonun içinde çözülerek eriyen yaşam gibi. Yaşamla televizyon birbirlerinden ayrılması imkansız bir solüsyona benzemektedirler.” 1980’lerin başında Jean Baudrillard’ın yaptığı bu tespit, anlam ve yaşam gücünün giderek zayıfladığı günümüzde, artan boşluğu doldurmada daha işlevli bir rol oynamaktadır. Televizyon ve dizi endüstrisi, kapitalist modernitenin en kârlı alanı olarak, toplum kırım politikasının en etkili aracına dönüşmüş durumdadır. İnternet televizyonun yerini alsa da hala günün önemli bir saati televizyon başında geçirilmektedir. Bu saatlerin çoğu, haber, tartışma programlarına değil, televizyon dizilerine ya da dizilere dönüşen günlük eğlence-yarışma-şov programlarına ayrılmaktadır. Bu oran, sömürge ülkelerde daha da yükselerek, televizyonun dünyaya ve başka yaşamlara ‘açılma’nın vazgeçilmezi haline geldiğine işaret ediyor.2017 yılında dünya genelinde yapılan televizyon izleme ölçümlerinde 330 dakika ile Türkiye birinci, 265 dakika ile Japonya ikinci, 261 dakika ile İtalya üçüncü sırada yer alır. 2007’de RTÜK (Radyo Televizyon Üst Kurulu)’ün Türkiye genelinde yaptığı izleme ölçümlerinde ise, kadınların günlük televizyon izleme ortalaması 4.43 saat iken, yüzde 20’lik bir kesimin de 6 saat veya daha fazla televizyon izlediği tespit edilmiştir. Televizyon izleme oranında yaşanan düşüş, yeni bir alan olarak internet dizileri/programları ile doldurulmakta veya televizyonda yayınlanan her program ve dizi internete yüklenerek her zaman ve mekanda izlenme koşulu yaratılmaktadır. Eskiden her evde bir televizyon bulunması üzerinden yapılan sosyolojik analizler, günümüzde cep telefonları ile her elde bir televizyon olarak değişime uğramış durumdadır. Buna bilgisayar, tablet gibi internete bağlanan değişik teknik araçları da eklemek mümkündür. Toplumsallıktan koparılan ve parçalanan birey için, sistem tarafından ihtiyaç haline dönüştürülen ve pompalanan her duygu, düşünce ve arayışa uygun, sayısız konuyu içeren diziler çekilmekte ve yayınlanmaktadır. Neil Postman, 1990’da televizyonu “öldüren eğlence” olarak tanımlayarak, televizyonun yeni epistemolojinin kumanda merkezi haline geldiğini belirtir. “En ufak çocuklar dahi televizyon izlemekten men edilmezler. En berbat yoksulluk bile televizyondan vazgeçmeyi gerektirmez. En yüce eğitim sistemi bile, televizyonun belirleyiciliğinden kurtulamaz”2 der. Çocuk, genç, kadın, yaşlı, işçi, patron, ev kadını, işsiz vb toplumun bütününü ilgilendiren her konu, televizyon aracılığı ile işlenmekte, neyi, nasıl, hangi kaynaklardan öğreneceğimize yön verilmektedir. Duygu ve düşünce dünyamızın kumanda merkezinin televizyon ve yayınlanan film, reklam, program ve diziler haline gelmesi kaçınılmaz hale gelir. Toplumun her kesimine hitap eden ve müptelası haline gelinen bu “kutu”nun (eskiden toplumda kutu olarak tanımlanmakta idi, günümüzde ise plazma), toplum üzerindeki etkisi ve sosyolojik sonuçları, her dönem analiz konusudur. Eğlendirirken nasıl bir ölüme sürüklediği; edindiğimiz bilginin, günün her saatinde karşısına oturduğumuz dizilerin maddi ve manevi dünyamızı; yaşam biçimi, ilişki, algı ve zihniyet dünyamızı nasıl şekillendirdiği, sualsiz kabullere dönüştüğü, üzerinde durmamız gereken önemli noktalar oluyor. Televizyonun yaşamın içinde erimesi veya yaşamın televizyon içinde erimesinin ne anlama geldiğini, konumuz itibari ile dizilerin yaşamın içinde erimesi veya yaşamın diziler içinde erimesi boyutuyla derinleştirdiğimizde, karşımıza çıkan çarpıcı sonuçlar hem sorun tespiti hem çözüm üretme açısından önem taşıyor. Devletli sistemi olduğu gibi kabullenen toplumsal kesimlerin yanı sıra, kendine devrimci, demokrat, sosyalistim diyen ve devletli sistemi karşısına almış alternatif toplum ve yaşam arayışı içinde olanların da aynı dizileri yaygın izlemesi düşündürücüdür. Küresel hegemonik sistem karşısında soluk soluğa mücadele yürütenlerin, “zaman öldürmek, kafa dinlemek, hayatın gerçeklerinden uzaklaşmak” gibi gerekçelerle ekran başına geçmesi, modernitenin kültürel sızmalarına kapı aralamak değil midir? Anı anına karşıtlarını yok etmenin, etkisizleştirmenin, kendine benzeştirmenin ideolojik, siyasi, askeri vb yöntem ve saldırılarını kurgulayan egemen sisteme karşı duranların öldürecek zamanı, boş vakti olabilir mi? Hayatın gerçeklerinden uzaklaşma mı, yoksa uzaklaşmaya yol açan nedenlerle mücadele içinde zamanın ruhunu yakalama ve geçip giden zamanların hayfı ile tüm zamanlarını anlamlandırmanın yoğunlaşma yöntemlerini bulma mı? Acaba yaşanan “zihin dinlendirmek” midir, yoksa zihinlerimizi bir sürü çöple dolduran, insanı alıklaştıran kötü duygularla, yanlış bakış açılarıyla zehirleyen bir uyuşturucu müptelası olmak mıdır? Küresel sermaye sisteminin en sistemli ideolojik saldırı aracı olarak donattığı televizyon tekeli ve dizi kültürü ile yaydığı zehirlenmeye, kirlenmeye karşı, aynı ideolojik donanımla karşı durmamak ne gibi sonuçlar yaratır? Bu ve daha da çoğaltabileceğimiz soruların peşine düştüğümüzde, sıradan bir yaklaşımla geçiştiremeyeceğimiz devasa bir hegemonik sistem kurumlaşması ve saldırısıyla karşı karşıya olduğumuz gerçeği ortaya çıkmaktadır. Televizyonun nasıl bir bilgi, yaşam ve kültür üretim merkezine dönüştüğü; bunun dizi kültürü ile nasıl derinleştirildiği ve günümüzde katettiği yola baktığımızda, kurgunun derinliği ile karşılaşmaktayız. Yine televizyonun yerini alan ve her yerde ve zamanda ulaşılabilen internet ortamındaki netflix dizilerinin yaygınlaşma düzeyi, bu alana yüklenen “kaçak dövüş” olarak tanımlanan özel savaş düzeyini anlama ve aydınlatma zorunluluğumuz vardır. Bu erime-eritme kurgusu kime/kimlere ait ve neyi/neleri amaçlıyor? Bu birbirinin içinde çözülerek erimenin anlamı ve sonuçları, toplum ve bireyin varoluşunda yarattığı tahribat, görünenin çok ötesinde ve uzun vadeli stratejilere bağlanmış durumdadır. Bu erime, çözülme ve birbirinin içinde kaybolma-kaybetmeden kimler, nasıl ve hangi yöntemlerle kazançlı çıktı ve çıkmaya devam ediyor? Sorgusuz, sualsiz her gün, her saat kumanda düğmesine basmadan duramamak, “o”nsuz olamamak, her gün bir dizinin içinde olmak nasıl bir müpteladır ki, her an yaşamlarımıza hükmeden, duygu-düşünce dünyamızı katleden bu aracın, dizi ve diziye dönüşen programların gönüllüsü haline geliyoruz? Televizyon ve internet dizileri, bu müptela olmada en önemli yeri işgal ediyor. Çoktan bir tanımlama-kavram düzeyine dönüşen, televizyon ve dizi kültürü ayrı bir yere sahiptir ve bu alana büyük yatırımlar yapılmaktadır. 1960’lı yıllarda Theodor W. Adorno, “kültür endüstrisi”3 tanımını yaparak, nasıl bir endüstriyel alanın yaratıldığını ve yaşamlarımız üzerinde nasıl bir hakimiyet ideolojisine dönüştürüldüğünü kapsamlı irdelemiştir. Bu “endüstri” içinde televizyona, film ve dizilere özel vurgu yapar. Baudrillard ise, medya ve modellerin şantajı, şiddeti, baskısı ve saldırısının yanı sıra; “…televizyona özgü o hissedilir, görünmeyen şiddet, gizliden gizliye ele geçiriliyor ve elektrik enerjisi akımına maruz bırakılıyoruz” diyerek, bu baskının altında, sunulana dönüşme, yer değiştirme durumunu yaşadığımızı belirtir. Burada “her türlü güdümleyici söylevin sırrını oluşturan” bir kaçak dövüşün kurgulandığını ve “iktidar sahnesinin ortadan kalktığı günümüzde, buna iktidarın sırrı” dendiğini vurgular. Beyin, yürek ve bedenlerimiz, kişilik ve yaşamlarımız üzerinde kurulan gizli tahakküm ve ele geçirme ile iktidarın nasıl silikleştirildiği, görünmez kılındığının sırrına dikkat çeker. Bu sırrı ve kaçak dövüşün anlamı ve yöntemlerini çözümlediğimiz oranda, esas kurgunun amacını da ortaya çıkarabiliriz. Toplum karşıtlığının en gelişmiş sınıfa dönüştüğünü belirten Önder APO, burjuvazinin toplumkırımı, soykırımı iki yolla yürüttüğünü dile getirerek; “Birinci yol, ulus-devlet ideolojisi ve iktidar kurumlaşmasıyla toplumun tüm gözeneklerine kadar kendisini militarizm, savaş olarak dayatmasıdır”4 der. Bunu, “İktidarın devletle bütünleşerek topluma karşı topyekün savaşı” olarak tanımlar. Burjuvazinin toplumu başka türlü yönetemeyeceğini iyi

TOPLUMSALLIĞI YARATMA TEMEL GÖREVİMİZDİR

Berjîn Amargî ✍️ Değerli Yurtsever genç kadınlar; Savaş, katliam, talan ve tecavüzlerin çok yaşandığı yoğun bir yılı geride bıraktık. Aynı zamanda Önder Apo’nun 7 yaşında ektiği tohumların en olgun meyvelerini verdiği, filizlenip tüm Kürdistan, Ortadoğu ve oradan dünyaya nefes olduğu bir süreci de en yoğun olarak geçtiğimiz bu bir yılda yaşadık. Önder Apo’nun 2024 yılının sonbaharında Ömer Öcalan ile yaptığı ilk görüşme sonrası başlayan ve sürekli olmasa da devam eden bu görüşmelerin her biri tarihi nitelikteki değerlendirme ve perspektiflerle dönemin görevlerini berrak bir şekilde önümüze koymuştur. Hepimiz özelde son on yıllık fikirsel, zihinsel, duygusal ve fiziksel olarak yaşanan özel savaş politikalarının derin zorlanmalarını yaşarken Önder Apo eşi benzeri görülmemiş tecrit ve işkence koşullarında büyük bir direniş göstermiş ve bizlere Önderliksiz yaşamın en kölece yaşam olacağını bir kez daha göstermiştir. Önderliğimizden haber alamadığımız her an, genç kadınların katledildiği, uyuşturucu ve fuhuş bataklığına sürüklendiği, tecavüze maruz kaldığı, toplum içinde erkekliğin kabartıldığı, iktidar savaşlarının arttığı soykırım gerçekliğine net bir şekilde tanık olduk. Bu nedenledir ki hepimiz geçmiş sürecin tahribatlarını giderme, yeniyi inşa etme ve doğru temelde bir değişim-dönüşüm için büyük bir özeleştiri sürecine girdik. Önder Apo ‘’Zamanın ruhunu yakalamayanlar devrimci bir çalışma yürütemez’’ dedi. Hepimizin devrimci olma, devrimci pratik sahibi olma arayışı bizleri bugünlere getirdi, fakat bu arayışımız ve pratiğimiz zamanın ruhuna hitap ediyor mu? Ya da zaman bizden nasıl bir ruhla nasıl bir katılım bekliyor? Bu sorulara verilecek cevaplar temel mücadele yöntemlerimizi de belirleyecektir. Sevgili Genç Kadınlar; Sorumluluk anlayışı ve bilinci bir devrimci için temel niteliklerden biridir. Kapitalist modernitenin bir hastalık gibi tüm hücrelerimize bireyciliği aşılamasının sonuçlarından biri sorumsuz, duyarsız bireylerin yetişmesidir. Bunu en çok da sistem kurumlarında yapmaktadır. Pozitivist bilimin merkezlerinden biri olan okul ve üniversiteler toplumda başarılı olmanın ölçüsü olarak ele alınır. Fakat bu sistem kurumlarındaki başarı bizim değil, sistemin yani kapitalist modernitenin başarısı olmaktadır. Bireyselleşmiş, duyarsız, sorumsuz bir neslin başarılı olduğu tek bir alan yoktur. Tam tersidir. Bireycilik anti-devrimciliktir, anti-toplumculuktur, anti-sosyalisttir. Yani hakikatin inkarıdır. Mevcut haliyle bireycilik yaşanılamaz bir toplum, yaşanılamaz bir doğa ve evren bırakmaktadır bizlere. Dolayısıyla ancak panzehri olan toplumsallıkla bu durumdan kurtulmak mümkündür. Dikkat edin Önder Apo komplocu güçler tarafından 27 yıldır 4 duvar arasında yalnızlaştırılmaya çalışıldıkça müthiş bir toplumsallık yaratmış, komünal ruhunu hep korumuş ve derinleştirmiştir. Bu sayede kendisini her türlü bireycilikten de korumuştur. Bizler de komünal bir ruhla büyük toplumsallığı yaratarak devrimci görevlerimizi yerine getirebiliriz. Toplumsallık insan olmakla özdeş bir durumdur. İnsan, insan olduğunun farkına toplumsallıkla varmıştır, bunu da kadının yarattığı değerler sayesinde elde etmiştir. Bu yüzden de genç kadınlar olarak toplumsal değerlerimizin öz-savunma gücü olduğumuzu unutmamalı ve büyük bir sorumluluk bilinciyle işlerimizin başına koyulmanın zamanıdır. Üniversiteli Genç Kadınlar; Bizler kendimizi toplumun aydın, entelektüel kesimi olarak tanımlıyorsak bunun gereklerini de yerine getirmemiz gerekir. Aydın, entelektüel olmak kendini gerçekleştirmiş olan, belli bir yetkinliğe ulaşmış olan demektir. Yani her türlü sistemiçiliğe karşı mücadele eden ve bunu etrafına da yayandır. Toplumdan, toplumsallıktan kopuk olan aydın olamaz. Toplumsal sorunlardan habersiz biri entelektüel olamaz. İçinden geçtiğimiz süreci Önder Apo Barış ve Demokratik toplumu inşa süreci olarak nitelendirdi. Bizlere de bu sürecin öncülüğünü yapma misyonu biçti. Paradigmamızın üç temel görevi olan demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü toplumun inşası için gerekli zihinsel ve iradesel güce sahibiz. Bu yüzden de toplumun bu temel ihtiyacını karşılamak genç kadın öncülüğünün öncelikli görevidir. Bir yandan kendisini eğiten, bir yandan toplumu eğiten, yaşanan her türlü haksızlığın peşine düşen, hesabını soran, yani özcesi, sadece düşünen değil aynı zamanda pratikçisi de olan, düşündüğünü uygulayan, yaşamsallaştıran bir pratiğe girişmenin tam da zamanıdır. Devrimcinin mücadele yöntemi demokrasidir. Demokrasi sosyalizmin temel ilkelerindendir. Bir yerde demokrasi yoksa, sosyalizm yoksa orada faşizm gelişir. Fakat demokrasi kavramına iyi yoğunlaşmalı, derinlemesine yöntemleri araştırılmalıdır. Demokrasiden sapma liberalizme götürür. Bizler dilimizin, kültürümüzün, en temel haklarımızın hala hiçe sayıldığı bir süreçteyiz. Erkek egemen zihniyetin kadın kırımını her geçen gün derinleştirdiği, kadına kölelik dışında rol biçmediği bir sistemde yaşıyoruz. Dolayısıyla en anti-demokratik uygulamalarla yani faşizmle hala yüz yüzeyiz. Fakat tüm bunlar karşısında yeni bir yaşam inşa etmek ve üçüncü yol çizgisinde ilerlemek için elimize tarihi fırsatlar geçmiştir. Önder Apo beşinci savunmada toplumsal inşa çalışmalarına ilişkin, ‘ben olsaydım işlerimin sayısı düşünülemeyecek kadar çok olurdu’’ dedi, peki bizler demokratik toplum inşası için önümüze hangi işleri koyduk? Yurtsever Devrimci Genç Kadınlar; Çok geç kalmadan dönem görevlerimizi belirlemeli ve harekete geçmeliyiz. Kuracağımız bir komünün, bir fikir kulübünün, bir felsefe grubunun öncülüğünü yapmanın faşizme ne denli büyük bir darbe olacağını ancak pratikleştirirsek öğrenebiliriz. Kadınların bu komünlerde, meclislerde özgürce düşüncelerini paylaşmalarını, sorunlarına ortak çözümler üretmelerini sağlamak kadın kırımının durdurulmasına hizmet edecektir. Yine kadın kooperatiflerinde kendi emeğini büyük bir gururla üretmek ve yürütmek büyük başarıları kendisiyle getirecektir. Kampüsleri, genç kadınların kaybedildiği, intihara sürüklendiği, uyuşturucu ve fuhuş bataklığına çevirdiği mekanlar olmaktan çıkarmanın tek yolu demokratik genç kadın kurumlaşmalarıyla büyük bir mücadele ve öncülük yapmaktır. Kampüslerden mahallelere, sokaklara hatta her eve girerek büyük bir sorumlulukla işe koşuşturmanın zamanıdır. Bunun için bilinç ve fedakârlık gerekir. Dönemin görevleri önümüzde tıpkı güneş kadar nettir. Bizler ‘Güneşin zaptına’ yakın olduğumuz şu günlerde büyük bir inanç ve cesaretle önümüze çıkan tüm engelleri aşıp komünalist yoldaşlık ruhuyla Özgür Önderlikle buluşma hayalimizi gerçekleştirmenin arifesindeyiz. Tıpkı Önderliğimizin dediği gibi ’Yeter ki biraz toplumsal namus, biraz da aşk ve akıl olsun…’’

Özel Savaşa Karşı Yurtseverlik Görevlerimiz – IV

Sizden daha fazla önderlik ölçülerini bulmak, yaşamak temsil etmek, en büyük savaşımım oldu. Sizin için kolayı ortaya çıkardım. Çünkü temsil ettim. Bağlanmak yaşamak kolay ama bunu bulmak onu en ileri derecede yaşamak çok zordur. Onun için kendimle ben diyorum ki bir Önderliğe bağlıyım. Bir önderlik geliştiriyorum. Bu bugün PKK’de somutlaşıyor. Bende somutlaşıyor. Yarın daha gelişmiş bir halkın kendi kişiliğinde somutlaşıyor. Bir halk kendisi bir halk haline geliyor. mesele ona hizmet edebilmek, mesele doğru şeyleri verebilmek mesele ona emsal teşkil etmek. Yapmam bunu. Benimde görevlerimdir sizinde görevlerinizdir. Bende uyucam sizde uyacaksınız. Önderlik gereklidir doğru kavranılınır, doğru uygulanılır. Oynanmaz bende oynamamalıyım sizde oynamamalısınız. Madem önderlik dünden bugüne kadar çok şey kaybetti, sahte önderler çok şey kaybettirdi. O halde doğru önderliği yargılamaktan en acımasız olmalıyız diyorum. Ben bunu çok büyük bir acımasızlık yaşamalıyım sizde yaşamalısınız. Çünkü önderlik Kürdistan halkı için kolay yaratılamıyor kolay kurulmuyor. Kolay temsil edilinemiyor. O halde madem demek önderlik fırsatı yakalanmıştır. PKK biçiminde buna göz kulak olmalıyız. Bunu herkesin yapması gereken iş vardır diyip görevini yapma, ve mesele sadece bana bağlanmak değil ben bugün var yarın yokum. Veya önderlik sadece kişisel bir varlık değildir. Düşünceleriyle ruhuyla duygularıyla bir önderliktir. Ve yüzyılları da kuşatır. Bir halk önderliği söz konusuysa halkın varlığı süresince önderliktir. Eğer önderlik böyle anlaşılırsa herkesin yerine getireceği görevler vardır. İyiliği, doğruyu, güzelliği yansıtmakta herkes yarışırcasına değerler oluşturur onu önderlik biçiminde temsil eder. Eğer önderliği bu biçimde kavramış olursak bu işte sağlam yürür ve başarı kesindir.

ELİM KOLUM BAĞLI NE YAPABİLİRİM Kİ DİYENLERE

“ÇARESİZLİĞİ OYNUYORSUNUZ” -REBER APO- Çaresiz İnsan; çözüm olmayan, geliştirmeyen, el ve ayaklarını bağlayan ve umudunu yitirendir. Köle karakterinde ısrarın ve geleneksel özelliklerin taşıyıcısı olmanın adıdır. Sesini çıkartmama, yas tutma, kaderimiz böyledir, alın yazımıza böyle yazılmış diyen köhnemiş ve kemikleşmiş zihniyet yapılarının ısrarıdır. İnsan ÇARESİZ olur mu? Kendi elleriyle kendini yok etme değil de nedir bu? Çözüm gücü; Kendini Tanımadır. Kendini tanıyan insan gücünü bilir, küçük olmadığını yalnız olmadığını bilir. Sahip olduğu tarihi, hafızayı, kültürü, coğrafyasını bilir. Zayıflıklarını da, kahramanlıklarını da bilir. Bu anlamda kendini tanıma; bilinçli insan olmadır. Bilinç dediğimiz durum da lafazan olma, kelimeleri savaştırma, slogan atma, ezbere olma değildir. İnsan hakları, aydınlar, akil insan ve toplum nezdinde bir doktor, öğretmen olma durumu hiç değildir. Bilinçli insan; kendini tanıyan insandır. Toplumsal değerlerini sahiplenen, toplumsal ahlakı geliştiren ve yurtseverlik sorumluluklarını yerine getirendir. Kendini tanıdıkça, düşmanını tanırsın. Kendini tanıdıkça düşman ile nasıl savaşacağını, mücadele edeceğini bilirsin. Kendini Yanlış Değil, Doğru Tanımalısın. Kendimize yönelteceğimiz ikinci bir soru da burada devreye girmektedir. Peki Sen Kimsin? Yarım Asırlık bir özgürlük hareketinin, toplumsallaşmış bir parçasısın. Sen özgür ve anlamla yaşa diye 40.000’i aşan şehit, seni hiç tanımadan sen özgür yaşa diye canını feda etti. Bunu bir minnet olarak değil, bunu yaparken hem kendisini güzelleştirdi hem de sana onurlu bir tarih bıraktı. Sen kimseye kul-köle-kurban olmayasın diye, Rojava da 13.000 kardeşin senin için feda etti kendini. Senin toprağından, dilinden, kültüründen, dininden olmayanlar ile beraber yaptı bunu. Hiç düşündün mü? Bir Alman, Türk, Arap, Fransız, İtalyan genç senin için çözüm, senin için çare-çözüm gücü oldu. Elleri kolları bağlı oturmadılar. Nedenini hiç düşündün mü? Yakalanırım, şiddet görürüm, sınır dışı edilirim, zindana girerim, vurulurum, ölürüm diye bir kaygıya girmeden bunu yaptılar. İşte tam da burada nasıl yaşayacağını bilen insan bilinçli insandır. Nasıl yaşayacağına karar veren insan çözüm geliştiren insandır. Ve sen bu kahramanlar sayesinde “varsın” . Onlar ölüme değil, Yaşamaya Giden insanlardır. Kul-köle-kurban olarak yaşadığın müddetçe iktidarlar, despotlar, kastik katiller olacaktır. Bedenine, ruhuna, emeğine, sana tecavüz eden daişliler olacaktır. Ellerim kollarım bağlı ne yapacağımı bilmiyorum dediğin müddetçe onurlu bir yaşamdan uzak yaşayacaksın. Ve unutma sen de onlar gibi olacaksın! Bu savaş bir toprak parçası savaşı değildir! Bu savaş insanlık savaşıdır. Bu savaş 2014 sürecinde kazanıldı. Bizlere ahlaklı, bilinçli insan olma kimliğini armağan etti. Bizlere kadın ve gençlik kimliklerimizi armağan etti. Ve bizlere, bu değerleri sahiplenme vasiyetinde bulundular. Ve şimdi eller kolları bağlı olmayarak Rojava’ya akmak ve sınırları yerle bir etmek gerekir. 15 Şubat Kürt Soykırımı tekrardan yaşatılmak istenilmektedir. Güneşimizi Karartamazsınız şehitlerinin direniş ruhuyla Rojava etrafında kenetlenen ateş topları olmalıyız. Bu ateş; Nisebin, Qoser, Pirsus, Cizîra Botan sınırlarına ortadan kaldırmalıdır. Türkiye’yi direniş cephesine dönüştürmelidir. Avrupa da yaşamı durdurmalıdır. Her bir direniş cephesi, çetelerin nefesini kesip insanlığa nefes olmalıdır. Özgür yaşamı kazanmadan, Nefes Alma Haram Olsun diyerekten serhildana geçmenin tamda zamanı. Ve ellerim Kollarım bağlı ne yapabilirim diyenlere; İNSAN OLMADA ISRAR, SOSYALİZMDE ISRARDIR! İNSANLIĞINA SAHİP ÇIK!

Özel Savaşa Karşı Yurtseverlik Görevlerimiz- III

Önder APO’nun Yurtseverlik üzerine değerlendirmeleri. Yürüyüş uygun bir tempoda sürmektedir. Her geçen gün daha fazla kişi katılıyor. Kadınlar daha hızlanıyor. Bağımsızlık, özgürlük bir umut olmaktan çıkıyor yaşamın ta kendisi haline geliyor. Bir avuç öncünün meselesi olmaktan çıkmış, bir avuç savaşçının savaşımı olmaktan çıkmış milyonların ayaklanmasına dönüşüyor. Ve bu tarihimizde ilk defa böyle gelişiyor. Dolayısıyla mademki böyle eşsiz bir fırsatı yakalamışız, herkese ilgisi ve savaş imkanı verilmiş, o halde gün bugündür, dün değil bunu görmek gerekir. Çünkü tarih her zaman yürü ya kulum deme. Yüzyıldır bizim için belkide ilk defa yürü ya kulum diyor o halde yürümesini bileceksiniz. Bunun ucunda sadece bağımsızlığı kazanmak değil özgürlüğü kazanmak değil, kaybettiğimiz her şeyi başta insanlığımızı kazanmak gelmektedir. Ve yaşamda hiç süphesiz en başta insanlığını kazanmaktan geçer. Şimdiye kadar her taraftan zincirlenmişsiniz en kötü zincirlenmeyide beyninizde yemişsiniz. Bu zincirler bugün paramparça yürek daha iyi duyuyor, beyin daha iyi düşünüyor, kollar ve bacaklar daha iyi açılıyor. Bu sizi işte yiğitliğe götürür, gözü pekliğe götürür, militanlığa götürür. Ve küçük örneklerle de olsa halk nasıl yiğitlik gösterilebileceğini ortaya çıkarıyor. Çok zayıfta olsa savaşçılarımız nasıl direnileceğini ortaya çıkarmış. Ve kararlılıklar ortaya çıkmış. O zaman daha fazlasını yapmak için yüklenmeliyiz diyorum. İnanıyorum ki bundan sonra her anlamda çaresizlik boyun eğmişlik son bulmuştur. Direnme tüm insanlarımızın vazgeçilmez yaşam şekli olmuştur.

İNCEL’LİKLE YÜRÜTÜLEN KADIN DÜŞMANLIĞI

Chad, Stacy, Nomies, Red Pill, İncel, Mansplaining… Şimdi bu ecnebi kelimeler de nedir diyeceksiniz? Bazılarımız bu kelimeleri daha önce duymuş ve biliyor, bazılarımız belki de ilk defa karşılaşıyor. Bildiğimiz üzere bilmek, öz savunmadır. Çünkü bilen, bildiği için cesaret sahibidir ve savunmasını yapar. Fakat bilmeyen, bilmediği için korkar ve hedef olur. Analarımız çok önceden ‘bilmemek değil öğrenmemek ayıp’ demiş. Yalnız öğrenmemek sadece ayıp değil, aynı zamanda tehlikeli. Öyleyse bir bakalım bu incel ne imiş, neyi hedef alıyormuş ve neyin nesiymiş. Involuntary Celibacy, yani İstemsiz Bekar kelimelerinin harflerinden oluşan bir örgüt olan İncel, başta çok mağdurmuş gibi bir görüntü yaratıyor. Bilmeyen zanneder ki, kadınlar tarafından beğenilmeyen erkeklerin dertleştiği bir dayanışma örgütüdür. Fakat yaptıkları saldırıları, taciz-tecavüzleri ve katliamları gördüğümüzde kastik katilden daha beter bir örgüt olduğunu anlayacağız. İncel, kadın düşmanlığının bir meslek gibi yürütüldüğü, teorisinin yapıldığı ve psikolojik olarak meşrulaştırıldığı bir katil erkekler örgütüdür. Kapitalist ölçülere göre, dış görünüşleri itibarıyla beğenilmeyen erkekler yalnızlık ve eziklik psikolojisi yaşamalarının sebebini kadınlar olarak görüyor, kadından intikam almayı hedefliyorlar. Sırf bir kadınla cinsel ilişki yaşayamıyor diye toplumda yerinin olamayacağını düşünüyor ve kendilerini toplumdan tecrit ederek insanlığa da düşmanlık besliyorlar. İşte böyle düşünen ve çeşitli sanal medya platformları üzerinden kendilerini gizli örgütleyen erkeklere incel deniyor. Kendilerine has bir literatüre sahip olan inceller özellikle mücadele yürüten kadınlara saldırıyor. ‘Asosyal medya’ üzerinden tecavüzleri öven, kadınları teşhir eden ve ırkçılığı körükleyen paylaşımlar yaparak toplumu militarizme teşvik ediyor. Manosfer dedikleri erkek ortamı ya da dünyası, ilk başta akla kıraathaneyi getirse de aslında çok daha tehlikeli. Tam resmi bir örgüt gibi çalışıyorlar. Bağlı oldukları önderleri hatta 141 sayfalık bir manifestoları bile var. Sayıları gittikçe artan inceller yalnızca sanal medya ile sınırlı kalmıyor, toplum yaşamını zehirliyorlar. Kaliforniya’da gerçekleştirdiği silahlı saldırıda rastgele altı kişiyi öldürdükten sonra intihar eden ve arkasında kadınlara karşı kökleşmiş nefretini anlatan 141 sayfalık bir belge bırakan ve incel topluluğunda bir kahraman ve ilah olarak görülen Elliot Rodger, Kanada’da kalabalık bir meydana saldırarak 21 kişiyi katleden ve mektubunda insanlıktan intikam alacağını dile getiren Allek Minassian, İngiltere’de kendisi de dahil onlarca kişiyi katleden ve dünyanın kadınlardan kurtarılması gerektiğini söyleyen Jack Davison, tam bir yıl önce İstanbul’un en kalabalık ve güya en güvenli yerinde iki genç kadını vahşice katleden Semih Çelik ve daha binlerce böylesi olayın faili, incel örgütü ile ilişkili ve onun aktif üyesi. “Cinnet geçiren …. isimli fail önüne gelene kurşun yağdırdı.”, “Gözü dönen …. şu kadar kişiyi öldürdü.”, “Şizofren hastası …. etrafa ateş saçtı.”, “Canından bezen …. meydanı kan gölüne çevirdi.” manşetleriyle haberler görüyoruz. Erkek ve özel savaş medyasının kadın katliamları haberlerinde bu dili kullanmasının amacı, katilleri masumlaştırmak ve meşrulaştırmaktır. “Cinnet geçirdiği için, gözü döndüğü için, şizofreni olduğu için, canından bezdiği için, hastalıkları olduğu için öldürdü. Bilinçli yapmadı, sebepleri vardı.” demeye çalışıyor ve böylelikle katliamları politiklikten çıkartıp münferit, istisna olaylar gibi göstermektedir. Ya da katledilen kadına dair erkeği haklı çıkartan manşetlerle hem katillerin avukatlığına soyunuyor hem de olayın toplumsal yönünden çok magazinsel boyutunu öne çıkarıyor. Böylelikle kadın katliamlarına toplum yaşamında sıradan ve günlük bir hal aldırıyor, bu da katillere cesaret veriyor. Tabi yalnızca bunları bilmek yetmez. Bu kastik katil örgütlerini, ideolojik ve zihniyet boyutuyla da çözümlemek gerekir. Simon De Bauver’in “Kadın doğulmaz, kadın olunur.” sözü erkekler için de geçerlidir. Erkek, tek başına yalnızca biyolojik ve doğal bir gerçekliktir. Fakat büyütüldükleri zihniyet ve sistemin, ailenin dayattığı erkeklik ölçüleri böylesi vahşi bir erkekliği doğuruyor. Cinsiyetçi ve ahlaksız dayatmalar ile yaşam yalnızca kadınlara değil erkeklere de zehir ediliyor. Sistemin bu ahlaksız ölçülerine en iyi şekilde uymaya çalışan erkekler başarısız olunca bunun altında eziliyor. Kapitalist ölçülerin en iyisi olmaya çalışan ve bunun için yarışa giren erkekler, ezik psikolojisi yaşayınca kadına, topluma, insanlığa saldırabilecek vahşi bir yaratığa dönüşüyor. Yanisi bu kastik katil örgütlerini ortaya çıkaran, yine kapitalist sistemin kendisi oluyor. Şimdi biz bunlara yaptıkları katliamlardan dolayı katil diyoruz da, bu kastiklikleri nereden geliyor? Zihniyet olarak on binlerce yıl önce kadın etrafında örgütlenen klanlara saldıran ve iktidarın, devletin, zulmün doğuşu olan erkek avcı kulüplerine kökünü dayandırması, onları kastik yapıyor. Fakat bir diğer önemli nokta şu ki; bu inceller yalnızca kadın-erkek arasında kast kurmuyor, erkekleri de kendi içerisinde kategorize ederek bir kastı da orada kuruyor. Chad, Stacy, Nomies gibi kategori ve ayrıştırmalar ile erkekleri de bir yarışa sokuyor. Yani bu örgüt, kastiğin de kastiği oluyor. Demek ki bir tweetmiş, bir commentmiş, bir sataşmaymış, bir küfürmüş, bir tokatmış deyip geçmeyeceğiz. İster Sudan’da, ister Afganistan’da, ister Amerika’da, ister Suriye’de olsun, nerede kadına karşı bir saldırı varsa bu hepimize yapılmış demektir. Bugün Afganistan’da kadını recmeden zihniyet belki de bir arka sokakta yaşıyor, Suriye’de kadın pazarı kuran zihniyet belki de attığı tweetler ile telefonunda konuşuyor. Şırnak’ta onlarca kız çocuğunu taciz eden öğretmenin zihniyeti belki de okulda sana bir şeyler öğretiyor. İki genç kadını vahşice katleden Semih’in zihniyeti belki de bir nefes kadar sana yakın hatta evinin içinde. Bunları bir korku tablosu yaratmak için söylemiyoruz, yaşamımızın her yerine sızan kastik katil erkek zihniyetini teşhir etmek ve tedbirimizi geliştirmek için söylüyoruz. Kadın özgürlük ideolojisi ve mücadelesinin dünyaya yayıldığı ve kadınların kurtuluş umudunun zirveleştiği bu zamanda, böylesi ideolojik saldırıların geliştirilmesi ve bir akım gibi yaygınlaştırılması, erkek egemen sistemin kadınlardan korkmasındandır. Çünkü bilmektedir ki kadınların ahlaki ve politik toplum mücadelesi onun sonunu getirecektir. Ataerkil katil sistem kadınların bu zafere yakın mücadelesini boşa çıkartmak için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Buna karşı biz kadınlara, özellikle de genç kadınlara düşen görev ise elbette öz savunmadır. Bunun ilk adımı bilinç kazanmaktır. Kendini, çevreni, tüm kadınları bu kastik katil örgütlere ve sistemin fiziki-ideolojik tüm saldırılarına karşı bilinçlendirme, sonrasında bunu örgütlü bir güce dönüştürerek öz-savunmayı geliştirmek sisteme en büyük darbeyi vuracaktır. Sistem için en tehlikeli kadın, bilinçli ve öz-savunmasını geliştirmiş kadındır.

VARLIĞI ERKEĞİN VARLIĞINA DAYANDIRILAN BİR VARLIK: SATİ GELİNİ

Stêrvan Efrîn ✍️ Önder Apo, daha önce yaptığı değerlendirmelerinde ‘’sati gelini/sati kültürü’’ne değinmiş, bizlere de daha fazla araştırıp incelenmesi gereken bir konu olduğunun perspektifini vermiştir. Bu konuda kimi araştırma ve incelemeler olsa da hala toplumsal anlamda günümüzde yaşanan boyutlarının da ayrıca incelenmesi ve araştırılması gerekmektedir. Sati; kelime anlamıyla dürüst, erdemli, iffetli, sadık kadın anlamına gelmektedir. Sati ritüeli de dul kalan kadınların ölen eşiyle birlikte yakıldığı bir gelenektir. Hinduizm inancına göre dul kadın; uğursuzluk, fakirlik, kötü şans getirir ve günahkârdır. Dul kaldıktan sonra günahkarlık sembolü haline gelen kadının ya tüm dünya zevklerini reddedip kendisini soyutlaması gerekir ya da sati geleneğine uyarak ölen kocasıyla beraber canlı canlı yanmayı seçmelidir. Bunun dışında da bir seçeneği yoktur. Yani kadının varlığı erkeğin varlığına bağlıdır. Hatta ölen kocasıyla beraber kendisini ölüme sunmayan kadının ruhu, öldükten sonra daha alt bir kastın bedeninde ya da bir hayvan bedeninde yer alacak veya sonraki hayatında dünyaya tekrar kadın olarak gelecektir. Hinduizm inancına göre de dünyaya ikinci defa kadın olarak gelmek büyük bir lanet olarak görülmektedir. Tabi sati geleneği Hinduizm’le başlamamıştır. Ritüel olarak en yaygın uygulanan yer olabilir ama bu gelenek Mitannilerde başlamış oradan da farklı coğrafyalara yayılmıştır. Yine farklı inançlarda, farklı topluluklarda benzer uygulamalar hatta derinleştirilmiş haliyle uygulanmaya devam etmiştir. Örneğin Hristiyanlıkta da nasıl ki herkes tanrıya tapmalıysa kadın da erkeğe aynı şekilde tapmalıdır denilmektedir. İsa tanrının oğlu olarak kabul ediliyorsa kadının da erkeği aynı minvalde ele alması öğretilir. Yine Arabistan’da kız çocuklarının diri diri gömülmesi de bu inancın ürünüdür. Değişen toplumsal gerçeklikle birlikte kadının yakılması, diri diri gömülmesi belli bir oranda durdurulmuş olabilir ama gelenek olarak bedenen yakmanın yanında ruhsal ve psikolojik olarak yakma ve gömme devri başlamıştır. Günümüzde de toplumda erkeksiz kadın tehlikeli görülmekte, baskı altına alınmaktadır. Bazı inançlara göre cinsel birliktelikte bile haz almaması sağlanmalı ve sadece çocuk yapmak için cinsellik yaşanmalı demektedir. Kadının varlığı, duyguları, zevkleri; günah, ayıp ve uğursuzluk getirir. Bu yüzden de bir erkeğe ait olmalı, ait olduğuyla yaşamalı, onunla ölmelidir. Tarih boyunca zamanı ve mekânı değişse de ya da adı ve uygulama tarzı değişse de Önder Apo’nun tanımını yaptığı gibi kastik katil toplumun kadına biçtiği rol hep aynı kalmıştır. Tanrıçalık kültürünün erkeğin egemenliğine geçmesiyle birlikte musakkadinlerde, saraylarda, özel evde, genel evde kadının kullanılması söz konusudur. Siyaset yapma aracı, çocuk yapma aracı, sömürü aracı, erkeğin hizmet aracı, erkeğin tatmin aracı… Günümüzde toplumda çok masum görülen ve normalleşen bazı uygulamalar bu geleneğin devamıdır. Kürdistan ve Ortadoğu gerçeğinde sati geleneğinin yansımaları oldukça fazladır. Ölen kocasının erkek kardeşiyle evlendirilmesi hatta bazı topluluklarda babasıyla bile evlendirilmesi bilinen bir gelenektir. Yine eşi ölen bir kadının tek başına sokağa çıkmasının ayıplanması, yaşamına her zaman yas havasında devam etmesi günümüzde sati kültürünün hala canlı olduğunun göstergesidir. Kaç yaşında olursa olsun erkek olmadan sokağa çıkması tuhaf karşılanmaktadır, yanında bir erkek varsa iffetli sayılması bir sati geleneği yansımasıdır. Bunun sonucunda ise yanında olduğu erkek ölse bile yanında olması gerektiği öğretilir. Bunların yanında erkek çocuğun kutsanması, daha fazla değer verilmesi, kız çocuklarına ise yokmuş, geçici bir varlıkmış gibi bakılması toplumumuzda fiziki olarak yakma olmasa da toplumsal baskı ve kurallarla mülkleştirilerek yakılması gerçekliğinin somut halidir. Kadın var olduğu süre boyunca uğruna yanması gereken başka birine aittir. Bu doğar doğmaz başlamakta ve ölene kadar da devam etmektedir. Bir erkekle konuşurken yüzüne bakması günahtır çünkü cinsellik aracıdır. Belli bir erkeğe aittir ve sadece ait olduğu erkeğin yüzüne bakabilir. Yani sati geleneği günümüzde de hala kadın üzerinde müthiş bir baskı aracı olarak devam etmekte ve kadında da varlığını erkeğin varlığına dayandırma, yaşamının içerisinde ona sahip bir erkeğin olmayışının büyük bir eksiklik olarak görülmesi gibi bir anlayış doğurur. Önder Apo kadın için erkeğe ait olmanın dayatıldığı günümüz toplumunda tek alternatifin ‘’xwebûn’’ olmaktan geçtiğini belirtmiştir. Yani kimseye ait olmadan, kendisi olmak ve xwebûn’la yaşamını bir başkasına dayandırmadan yaşamak, dedi. Bunu başarmak da sati kültürünü aşmakla ve özgür kadın kültürünü yaratmakla olur. Bu yüzden de toplumun dayattığı ve pozitif gibi görünen gelenekleri kabul etmek ve onlarla yaşamak yerine farz kılınmış ne varsa erkeğin iktidarıyla bağlantısını görmek, doğru çözümlemek ve reddetmek gerekir. Xwebûn’la güzelleşmek ve özgür irade sahibi olmak bunu gerektirir.