Baharı Karşılamanın Sanatsal Birliği

Leyla Şaylemez ✍️ Baharı milliyetçi, şoven politikalardan arındırılmış, halkların birliği üzerine kurulu demokratik ulus birliği inşası ile karşılamanın heyecanı sarmış inanç dolu yürekleri… Bin yılların hengâmeli ve kaoslu süreçlerinin ardından umutlar buluşmak istiyor artık yekpare yüreklerin huzuruyla. Üzerine örtülen dogmatik, cinsiyetçi, tekçi perdeyi yırtıp; bu baharda yüzünü güneşin sıcaklığıyla yıkamak, beşinci buzullaşma dönemini yaşayan zihninin donukluğunu güneşin sıcaklığıyla eritmek istiyor. Çünkü donukluk anlamın yitimidir, hissiyatların tamamen körelmesidir, ne için ve nasıl yaşanması gerektiğini sorgulamamanın ve bilememenin halidir. Donukluk halinin yol açtığı anlamsızlık varlığa ilişkin geride hiçbir emare bırakmaz, iradi güçten ve karar verebilme yetisinden bir toz zerresi dahi kalmaz. Var olmak ve var olmamak arasında bir uçurum bile değildir artık donuklaşmayla beraber öze dair yaşanan yabancılaşma. Varlıktan bağımsız bir anlamdan söz edilemeyeceği gibi, düşüncenin akışından bağımsız bir anlamdan da söz edilemez. Yani düşünce, donukluğu aşıp süreğen bir akış halinde olduğu zaman yeşertebiliriz özgür yaşam umutlarımızı. Kümelenmiş bulutlar arasından saklambaç oynar misali bir ortaya çıkıp kaybolan güneş, hüzmelerini özgürleşmeye ahdetmiş diyarların yüksek rakımlarındaki karlara sunarak form değiştirmelerine kaynak olur. Asi ve keskin kayaçlar arasından toprağa sızan karlar ise yenilenmeye durmuş ağaçlara ve bitkilere can suyu olmak için canhıraş yönünü çevirir güneşe. Dirilmeye ve yenilenmeye yardımcı olmanın tutkusuyla erir, eridikçe daha da yaklaşır niçin var olduğunun anlam derinliğine. Eriyerek bir yok oluş hikayesini canlandırmaz, farklı bir formda tekrardan yaşama dönmenin mücadelesine girişir. Baharı fedaice karşılamanın telaşına girmiş karlar gibi bizlerde beşinci buzullanmayla çevrelenmiş zihnimizi güneşin sıcaklığına çevirmeli ve zihnimizi çepeçevre sarmış olan donuk düşünceleri eritmeliyiz. Zihnimizdeki düşüncelerin dogmatikliğini, donukluğunu aşabildiğimiz oranda duygularımızın özüyle ve varlığımızın anlamıyla buluşabiliriz. Bu sancılı değişimi ve dönüşümü sağlamaya giriştiğimiz an var olan mevcut verili yaşamın bizlere ait olmadığını, toplumun gerçekliğiyle örtüşmediğini fark eder ve yeniyi yaratmanın nefes aldıran görkemli eylemine girişiriz. Zira bunu yapmak bir zorunluluk teşkil ediyor ki, Ortadoğu halkları varlığını ancak bu şekilde temin edebilir. Zihniyetin radikal dönüşümüyle… Toplumun parçalanma ve dağıtılma amacıyla birbirine düşmanlaştırılması hegemon güçlerin yeni keşfettiği bir olgu değildir. Bireyler üzerinde çıkarcı güç denetimini bin yıllardır bu yöntem ile sağlayan Kastik Katiller ve onların modern versiyonları olan devletin üst kademe figüranları milliyetçiliği ve tekçiliği toplumun her hücresine nüfuz ettiriyor. Şovenizmin, ilkel milliyetçiliğin ve tekçiliğin yarattığı sonuçlar bugün ortadadır ki, Ortadoğu halkları hegemon devletlerin, halkları birbirine kırdırtma ve savaş rantı üzerinden gelir sağlama politikalarının gölgesinde birbirini yok etme yarışına tutuşturuluyor. Arap, Kürt, Azeri, Süryani, Fars ve Türkmen halklar birbiriyle çatışırken, bu kaostan çıkar güden ise savaşı tetikleyen ve körükleyen sömürgeci devletler olur. Önder APO doğru tanımlanamayan bir tarihin ve toplumun, sürekli bir tehlike ve bunalım kaynağı olmaktan kurtulamayacağı tespitini yaparken, temeli yanlış örülen bir toplumun, gereken düzeltmeyi yerinde ve zamanında yapmazsa içeriğine göre bir yıkılışı yaşayacağını vurgular. Haliyle toplumu doğru tanımlamak, geçirdiği tarihsel süreçleri iyi çözümlemek ve farklılıklarıyla birlikte tüm insanlığa ait olan topraklarda sentez bir yaşam sürdürme anlayışını güçlü kavramak gerekir. Toplumu sürekli bir tehlike ve bunalım kaynağı olmaktan kurtarmaya çalışan Önder APO, özgürlük mücadelesinin hatlarını ilk çizdiği andan itibaren toplumun kurtuluşunun Kadın Kurtuluş İdeolojisi’ni esas alan halkların birliğine ve örgütlü mücadelesine dayandığını açıkça ortaya koydu. Nitekim Kuzey ve Doğu Suriye halklarının kendi iradi gücüne dayalı özerk yönetimi, Önder APO’nun yarattığı demokratik toplum ideolojisini esas alan ve inanan kadınlar tarafından inşa edildi. Rojava’daki farklılıkların ve çeşitliliklerin çatışmasız olarak bir arada yaşayabilmesinin öncülüğünü kadınlar yaptı. Modern kastik katillerin günümüzdeki maskesi olan selefi çetelerin ve DAİŞ artıklarının Kuzey ve Doğu Suriye halklarının kadın öncülüğünde yaratılan birlikteliğine saldırısı, Ortadoğu toplumlarını sonsuz bunalımda bırakarak kadının sömürüye geçit vermeyen duruşunu yıkmayı hedefledi. Arap halkını Kürt halkıyla savaştırmaya, Türk halkını Kürt halkıyla çatıştırmaya teşfik etti. Ama bu katillerin unuttuğu çok önemli bir şey vardı ki bu halkların tarihsel kökleri ana tanrıça ve kadın etrafında gelişen komünal birlikteliği hafızasında barındırıyordu. Önder APO’nun bu birliktelik hafızasını doğru temellere oturtması ve toplumun parçalanarak denetim altına alınma emellerinin etkisinde kalmasına karşın Demokratik Uluslar Birliği’ni önermesi bu kirli planları bozdu. Evrenin sancılı değişim ve dönüşümü yaşayacağı bu sürecin, yani baharın yeni doğuşları aynı zamanda toplumun ortak ruhuna yönelen güzelliklerin de harelenme ve tomurcuklanma sürecidir. Bu güzellikler halkların birliğidir, özgür yaşamın aydınlığıdır, Önder APO ile buluşmaktır… Şimdi bu baharı karşılamanın sanatı kadının öncülüğünde gelişen Rojava kadın devriminin kazanımlarını korumak, ve halkların birlikteliğini her mekana ve zamana yayacak örgütsel mücadeleyi büyütmek olmalıdır. Bahar, kadın öncülüğüyle inşa edilmeli; gelecek, özgür yaşam umutları ile karşılanmalıdır!
ÖZGÜR YAŞAMIN ÖZ SUYU; KOMÜNLER

Roşan Semsur ✍️ Bir kelime ne kadar çok şey ifade edebilir ya da ne kadar anlam sığdırabilir ki o birkaç harfin içine diye, çok defa sormuşuzdur kendimize. Bir dildeki kelimeler, o dili konuşan halkların düşünce, örgütlenme, inanç ve yaşam biçimine dair bilgilerle döşelidir. Çünkü dil zihniyetten bağımsız değildir. Zihniyetin form kazanmış, vücuda gelmiş halidir. Kürtçe bu anlamda Kürt halkının yaşam, düşünce ve örgütlenme biçimine dair birçok bilgi verir bize. Üzerine en çok konuştuğumuz ve yaşam düsturumuz olan JIN ve JIYAN gibi. Kürtçede toplanmak, bir araya gelmek anlamlarına gelen kom, Latincede ise paylaşmak anlamına gelen communis kökünden türeyen komün kelimesi de halkımızın nasıl düşündüğü, yaşadığı, örgütlendiği gibi daha bir çok sorunun cevabını içinde saklayan bir hazine gibi. Bu hazineyi biraz eşelediğimizde zamana karşı mücadele eden, bazen gerileyen, duraksayan ama hep direnen, mücadele eden, yok edilemeyen bir tarih görüyoruz. Elbette bu direniş, salt bir kelimenin zamana karşı direnişini çok çok aşan bir mahiyettedir. Bu direniş, bireyciliğe karşı paylaşmayı, ayrıcalık ya da üstünlüğe karşı eşitliği, bağımlı olmaya karşı kendi kendine yetmeyi karşılayan, devletçi uygarlığa karşı demokratik toplum unsurlarının her alandaki direnişidir. Bu yönüyle komün, sadece insanların karınlarını doyuran, bolluk ve refah içinde tutan, ortak mülkiyet ve ekonomik yaşamını ifade etmez. Gerek ütopik sosyalistler gerekse Marks ve Engels ekonomiye indirgeyerek tarif ettikleri komüne büyük haksızlık etmiş, deyim yerindeyse içine deryaları sığdırabilecekken, bir damlayla yetinmişlerdir. Sovyet devleti ilk iş olarak 5 yıllık kalkınma planlamasıyla, devletçi ekonomiyi ve bolluğu yaratan bir gıda üretimini gerçekleştirerek, ulusal kalkınmaya dayalı ekonomik politikaların her şeyi yaratacağını ve kurtaracağını varsayıyordu. Fakat sonra anlaşıldı ki, sadece insanların karınlarını doyurmak kendi başına sosyalizmi de komünizmi de getirmiyor. Bu nedenle komünü toplumun özgür birliktelik, eşitlik, dayanışma ve paylaşımı esas alan ne kadar olumlu özelliği varsa içinde barındıran, kişiyi yaratıcı kılan, devlet dışı toplumsal örgütlenme modeli olarak daha geniş bir çerçevede tanımlanmak daha yerindedir. Ki bu özellikler zaten toplumun karakterinde vardır. Bu da komünal yaşamın inşasının, bir toplumu sil baştan örgütlemek ya da icat etmek olmadığını gösterir. En temel iş, emareleriyle hala Kürdistan`da var olan komünleri canlandırarak, toplumun özünü açığa çıkarmak, tarihine, özüne sahip çıkmaktır. Peki biz kadınlar komünün neresindeyiz ve neden komünleşmeliyiz Zaten bir sürü kurum, parti, dernek, sendika var, komünün bunlardan ne farkı var diye sorulabilir elbette. Komün bir partiye ya da bir sendikaya üye olmanın ötesindedir esasında. Bir partinin üyeleri de elbette bir amaç uğruna bir araya gelmişlerdir. Ama bu bir araya geliş, o üyeleri eşitlikçi, paylaşımcı, kendi kendine yeten, iradeli insanlar olarak geliştirmeye yetmez. Zihniyet dönüşümünü esas almaz ya da yaşamla bütünleşmez. Bir parti binasına gidebilir, biraz sohbet edebilir ve sonra evine dönebilirsin ama komün sensindir. Evde, okulda, iş yerinde, bahçede, sokakta, her nerede olursan ol, komün seninle, sen komünlesindir. Çünkü komün sadece bir kurum olmanın ötesinde, zihniyet dönüşümünü esas alan, örgütlendikçe demokratik alanı genişleten, eşitlikçi, paylaşımcı ve kendi kendine yeten topluluklar geliştirir, demokratik kişilikler inşa eder. İnsanı ve toplumu kök hücresine ulaştırır. Bu yönüyle de örgüt ya da sosyal hareketlerden farklıdır. Bu anlamda biz kadınları bir komünde bir araya getiren amaçlar kısmi değildir, her yönüyle bir yaşam tarzı yaratmaya çalışan bütüncül amaçlardır. Bir araya gelmek önemlidir elbette ama ekonomiden sağlığa, ekolojiden eğitime, spordan sanata, öz savunmadan kültüre biz kadınları koruyacak, büyütecek, güçlendirecek olan yegane örgütlenme biçimi komündür. Komünün toplumun kök hücresi olması, toplumsallığı, eşitliği, özgürlüğü ve demokrasiyi içinde barındırması, kadınla olan doğal bağının da bir ifadesi oluyor aslında. Kadınlar komünal olmalılar çünkü kadınlar, ekmek ve sudan daha fazla ihtiyaç duydukları özgürlüğe, baskı altında olmadan alacakları bir nefese, sürekli öldürülme korkusu olmadan yaşamaya ancak komünle ulaşabilirler. Bu anlamda komün örgütlenmesi olsa iyi olur denecek bir örgütlenme değil, mutlaka olması gerekendir. Kadınlar olarak cinayet ve şiddet gibi tabirlerin, içinde bulunduğumuz durumu anlatmada çok yetersiz kaldığı, bunun yerine kırım yada katliam gibi kavramlarla ifade edilen, çok ağır bir durumu yaşamaktayız. Her gün artarak devam eden bu katliamlara karşı sormamız gereken en önemli sorulardan biri neden önünü alamıyoruz sorusudur. İtiraz ediyor, ses yükseltiyor, sokaklara çıkıyor, yürüyor, bir araya geliyor ve bir örgütlülük oluşturuyoruz elbette ama bu, bizi koruyacak, büyütecek, güçlendirecek bir örgütlülük olmuyor. Bu anlamda komün, bilinçli ve amaçlı örgütlülüğümüz ve her gün katledilme tehlikesi altında yaşayan biz kadınları yaşatacak öz savunmamızdır. İnsanların birbirlerini hissetmedikleri, duyarsızlığın ve sorumsuzluğun hakim olduğu, bireyciliğin yüceltilip toplumsallığın anlamsızlaştırıldığı kapitalist sisteme karşı, değer büyütmek yine komünlerle gelişecektir. Kapitalist sistemin aç bıraktığı maneviyat, ruh ve duygular komünlerde doyururken eşitlik, özgürlük, kolektivizm fikirleri soyut kavramlar olmaktan çıkacak, yaşamın her alanında, her gün uygulanır ve canlanır olacaktır. Tekçi anlayışlara karşı farklılıkları içeren, inanç veya etnik temelli ayrışmaları benimsemeyen, halkların özgür ve demokratik yaşamı ancak komünle mümkündür. Yani komünler sadece toplumsal örgütlenme şekli değil ahlaki, politik ve kültürel bir duruştur. Komünler ideoloji, irade, eşitlik, özgürlük gibi toplumun özünü ifade eden tüm özellikleri birbiri içinde örerek, demokratik toplumu geliştirecektir. Bizim kendimizi komünlerle eğitip, örgütlememiz en büyük öz savunmamız olurken, bunun zamanla egemen erkekte ve toplumda yaratacağı dönüşüm de demokratik toplumun inşası olacaktır. Komünler, kadınların kendini ifade edebileceği, yaşamını idame ettirmenin tüm araçlarını oluşturacağı, her şeyi tartışıp, projeler ürettiği ve pratikleştirdiği yerlerdir. Ya dedikodu yaptıkları ya da kavga ettikleri yalanıyla iki kadının dostluğuna şüpheyle bakan, kadınları birbirlerinden koparan anlayışa karşı komünler, kadınlar ancak bir araya geldikçe vardır ilkesine dayanır. Bu da kadının en temel öz savunması demektir. Kadınların düşünemez, yapamaz, bilmez denilerek dışlandıkları her alanda iradelerini geliştirdikleri, birbirlerini hissettikleri ve yaşamlarını örecekleri yer yine komünlerdir. Ekonominin bir kağıt parçasına indirgendiği, hatta kripto paralarla artık onu da aşarak hayalet gibi dünyayı yöneten kirli bir güce dönüştürüldüğü günümüzde, bundan en fazla zarar gören elbette kadınlardır. Evin yönetilmesi, yani politikası anlamına gelen ekonomi, özünde bir kliği zengin etmek için değil, onurluca yaşamak için, birlikte çalışılan, birlikte yaşayan komünü ifade eder. Yine ekolojik kırıma neden olan devasa fabrika ve madenlere karşı, kendine yeten eko ekonomik atölye, kooperatif ve komünler kadınların emeklerinin, vücutlarının sömürüldüğü bu rant düzenine karşı kadının en önemli işlerinden biri olacaktır. Kadınlar komünlerde bir patronun cebini doldurmak için değil, onurluca yaşamak için ter dökecekler. Komün salt bir kurum üyeliği olarak değerlendirilemez. Komünlerde yer almak, özgürlük bilinci ve iradesini edinmek, bunu somutlaştırmak, toplumsal sorunlara çözüm bulmak demektir. Birilerinin bizim yerimize düşünmesine, yapmasına ihtiyacımızın olmadığı, kendi ihtiyaçlarımızı
ARİN’LERDEN DENİZ’LERE AKAN KADIN DİRENİŞİ; ROJAVA DEVRİMİ

Sitî Jiyan Mak ✍️ Mezopotamya’da ateşin ve suyun kutsallığı bilinmektedir. İki ana nehir arasındaki verimli topraklarda yaşayan Aryenik toplulukların hem dil hem de inanç değerleri açısından kutsalı denilecek niteliktedir. Dil bir toplumu toplum yapan, kimlikleşmesini ve karakter kazanmasını sağlayan en önemli etmenlerden biridir. İnanç ise o toplumun manevi değerlerinin ifadesidir. İlk topluluklar bu değerler üzerinden bir araya gelmiş ve varlığını bu topraklarda, yani mezopotamyanın verimli vadilerinde kalıcılaştırmıştır. Kürtçede ar-ari ateş anlamına gelmekte , aryen ise asil, onurlu anlamlarında kullanılmaktadır. Aynı zamanda ateş, Kürdistan tarihinde ve çiroklarında direnişin sembolü olarak bilinmektedir. Kimi mitolojik öykülere göre yüksek dağların zirvelerinde yaşayan kadın kom’ları yani gruplarının kendilerini görenlerin güzelliklerine dayanamayıp gözlerinin kör olmasından kaynaklı kimseye görünmezlermiş. Onların varlığından haberdar olup kendilerine zarar vermek isteyenlere karşı bir özsavunma olarak dağların yüksek zirvelerinde geceleri ateş yakıp etrafında şarkı söylerlermiş. Bu mitolojik öykü günümüze, cin ( Kürtçenin dimilki lehçesinde kadın-ceni-jin anlamına gelir) hikayelerinden ve annelerimizin veya yaşlı kadınların sık sık uyardıkları, geceleri sıcak su dökülmemesi, bazı inançlara göre ateşe su dökülmemesi, cin dedikleri varlıkların herkese görünmedikleri, göründükleri takdirde aklını yitirme ve benzeri anlatımlarla sonuçlandırılması olarak geçmiştir. Yine Heredot’un tarihinde ve Anabasis’in Onbinlerin dönüşü kitaplarında bu bölgeden bahsederken Kürt topluluklarını, kendilerini savunmak için yüksek dağlara çıkıp savaşan halk olarak tanımlamaları da bu gerçekliği yansıtmaktadır. Gelelim günümüzün ateş ve su kutsalının kadınla buluşmasına. Mezopotamya topraklarında aradan binyıllar geçmesine rağmen bu kutsal, kadınla bağını hiç koparmadı ve direnişin sembolü olmaya devam etti. Evrende her canlının bir öz savunma mekanizması vardır ve bunun en somut örneğini Önder APO ‘Gül Teorisi’ ile tanımlamaktadır. Tarihsel gerçeklikte erkek egemenlikçi ataerkil zihniyet kendi hakimiyetini, iktidarını oturtmak ve topluma hakim olabilmek için öncelikle kadına dayalı toplumsal zihniyeti ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Yani toplumun oluşum kaynağı olan kadını toplumdan ayırmak ve onun şahsında tüm toplumu etkisiz hale getirmeye çalışmıştır. Fakat bu sömürme, köleleştirme ve yok etme saldırılarının yanında kadının da tarih boyunca direnişi hep devam etmiş ve toplumsal değerlerine sahip çıkma adına tarihin her döneminde özgürlüğü için bedel vermiştir. Kadın şahsında ezilen, sömürülen ve teslim alınmaya çalışılan halklar ve ezilenler de ayaklanmış, direnmiş ve varlığını korumaya çalışmıştır. Tarihte bir çok devrimsel süreçler yaşanmış fakat bu süreçler yaşanan yetersizliklerden kaynaklı toplumsal hareketlere dönüşmemiş ve kalıcılaşmamıştır. Önder Apo ‘’Hiçbir şey devrimden önce ya da sonrası olmaz, her şeyin an’da olması gerekir’’ demektedir. Bu tarihsel hatada bütün devrim hareketlerinin kaybettiği nokta, kadın sorununu toplum sorunu olarak ele almamak ve devrimden sonraya bırakmış olmalarıdır. Bunlardan yola çıkarak Önder Apo Özgürlük Hareketinin daha kuruluş aşamasında bu sorunun çözümü için büyük bir çaba harcamış, tarihte yaşanan eksikliklerin tekrarlanmaması için daha çocuk yaştayken yaşadığı çelişkilerden yola çıkarak yöntem arayışına girmiştir. Önder Apo’nun büyük arayışı sonucu derinlemesine kadın tarihi sorgulamaları gelişmiş, toplumsal sorunların temelinde kadın sorununun yattığı tespiti her geçen gün daha da somutlaşmıştır. Bununla birlikte Özgürlük Hareketinin yıllara yayılan direniş tarihinde kadın öncülüğü belirleyici olmuştur. Kadın özgürlük mücadelesi Önder Apo’nun felsefesiyle Kürdistan dağlarından ovalarına, oradan tüm dünyaya yayılmış ve kadın direnişçiliğinin müthiş emsallerini doğurmuştur. Kadın özgürlük mücadelesinin en güncel ve tüm gerçekliğiyle ezilen ve sömürülen halklara ışık olan Rojava Kadın Devrimi hayal edilenin bir ütopya olmadığının kanıtı olmuştur. 2014 yılında tüm dünyada korku ve panik yaratan DAIŞ çeteleri ve destekçilerinin Rojava’ya dönük saldırılarıyla birlikte özsavunma birlikleri ilan edilmiş ve kadınlar öncülüğünde destansı bir direniş sergilenmiş. DAIŞ barbarlığının Ortadoğuyu yeniden karanlık bir mezarlığa dönüştürme planlarının ilk hedefi tıpkı tarihte olduğu gibi yine kadınlar olmuştur. Bu saldırılar sonucu yüzlerce kadın tecavüze maruz kalmış, kaçırılıp pazarlarda satılmış, katledilmiştir. Fakat bu defa kadınlar tarihte olduğundan farklı olarak kendi özgüçleriyle özsavunmaya geçmiş ve ‘’Önce kadınları vurun’’ diyen zihniyete karşı ‘’önce kadınlar’’ direnişe geçmiştir. Bu direniş ve devamında tüm dünyaya kadın devrimi olarak geçen Rojava Kadın Devrimi hegemon güçlerin tüm planlarını altüst etmiştir. Özelde de Kobanê de barbar DAIŞ zihniyetine karşı ellerinde çok az imkanla büyük bir fedailik sergileyen kadın özsavunma birlikleri hem çelikten kadın iradesinin sembolü olmuş hem de dünya kadınlarına bizlerin katledilmek ya da sindirilmek dışında da bir seçeneğimizin olduğunu göstermiştir. Kobanê direnişinin Sembolü olan Arin Mirxan ile başlayan kadın fedailik çizgisi Rojava Devriminin karakteri ‘’Jin Jiyan Azadi’’ felsefesiyle ile her geçen gün toplumsal anlamda da varlığını ispatlamıştır. Arin Mirxan 2014 ekim ayında abluka altında olan Kobanê’nin Miştenur Tepesinde fedai eylem gerçekleştirmiş ve DAIŞ çetelerinin ilerleyişini durdurmuştur. Bu eylemin yarattığı etki ile sadece Kobanê merkezinde kalan bir grup savaşçının ilerleyerek ‘’Kobanê düştü düşecek’’ diyenlere ‘’direnen fedai kadınlar varoldukça Kobanê düşmeyecek’’ cevabını verdi. Geçen 14 yıl boyunca bu direniş mirasının üzerine Rojava Devrimi hem kadın özsavunma birlikleri hem de toplumsal alan çalışmalarıyla yeni bir yaşam inşası için büyük bir aşk ve çaba ile emek vermiş ve direniş geleneğini hep canlı tutmuştur. ‘Rojava devrimi bir kadın devrimidir’ tanımı bir slogan ya da ezbere bir söylem olmanın ötesinde bir felsefeye dönüşmüş, özelde Kürdistan ve tüm dünyada umut yaratan yeni bir model olmuştur. Açığa çıkan bu direniş mirası son olarak da yine DAIŞ zihniyetinin ürünü olan HTŞ çeteleri ve destekçilerinin tüm gücüyle devrimci halk savaşının emsali olan Şexmeqsud ve Eşrefiye’ye dönük imha saldırıları karşısında bir grup genç kadın savaşçı Şehit Deniz Çiya öncülüğünde tüm imkansızlıklara rağmen teslimiyet dayatmalarına karşı ölüm’süzlüğe karar verdik diyerek son mermisine kadar savaşmış ve tarihin fedaileşen kadın öncülüğü sayfalarına isimlerini yazdırmıştır. Tesadüf olmasa gerek, ateş ve su kutsalının yarattığı etkileşimin mitolojik öykülerde saklı kalmayıp Arin’leşmesi, Deniz’leşmesi ve devrime akması bir gerçektir. Bu devrime katılan her genç kadın ilk olarak geçmişin karanlığını yırtıp atma adına yeni bir isim alır. Fakat bu isim öyle sıradan, sadece birini diğerinden ayırt etme temelinde değildir. Özgürlük Mücadelesine katılan her militanın aldığı ismin bir anlamı, hikayesi, bir kahramanlık tarihi, bir karakteri vardır. Kolay seçilmez bu isim ama alınan her isim de kendisine layık olmayı gerektirir. Bu yüzden de yazımızın başında dile getirdiğimiz gibi Arin Mirxan öylesine almadı bu ismi ve adına layık bir yaşamla hem ateşin kutsallığını korudu hem de yakıcılığıyla karanlıkları delip geçti. Şehit Deniz gencecik yaşında durdurulamaz ve sınır tanımayan bir derya misali ismini karakter edindi ve sonsuz bir akışla tarihin fedailerinden biri oldu. Rojava Devrimi Arin’lerden Deniz’lere direnişin, kadın devriminin adı oldular…
KOMÜNLEŞEREK ÖZGÜRLEŞELİM!

Genç Kadın Perspektifi – Faraşîn Sîdar Değerli yurtsever genç kadınlar; direniş ve toplumsal mücadele ile dolu iki ayı daha ardımızda bıraktık ve yeni mücadele aylarına geçmekteyiz. Ardımızda bıraktığımız Ocak-Şubat ayları bir kez daha direniş ve ortak mücadele ruhunun, örgütlü duruşun hem savaşta hem yaşamda toplumsallığa ve insanlığa kazandırdığını göstermiştir. Yarım asırlık mücadele tarihimiz büyük kahramanlıkları içinde barındırdığı gibi yeni direniş sayfaları da tarihimize eklenmektedir. Direniş kültürümüz, zirveleşen ölçüler, özgür yaşamdaki ısrar ve demokratik ulus çizgisinde direnen yiğit kadın ve erkek yoldaşlar öncülüğünde tüm dünyayı alternatif ve özgür yaşam arayışına çekmektedir. Fedailik, militanlık ve yurtseverlik görevleri ile nasıl yaşanılması gerektiğini öğrenmediğimiz neredeyse tek bir gün yoktur. Yediden yetmişe Önder Apo felsefesi ve yaşam tarzı ideolojikleşen bir toplum gerçekliğini açığa çıkarmıştır. Tarihi sadece okuyan ve tecrübe çıkaran değil, aynı zamanda tarihi birebir yaşayan, ona şahitlik eden ve rotasını belirleyen bir konumdayız. Mekân ve tarihler değişse de büyüyen ölçüler, büyüyen yurtseverlik görevleri ve görülmemiş direniş gerçekliği bizlerde büyük bir hafıza, yaşam ve öz savunma tecrübesi yaratmaktadır. Tarihin seyrini değiştirecek bir görev ve sorumluluğa sahip olduğumuz açıktır. Bu nedenle sürüklenen ve izleyen değil, esas öncü güç olan genç kadınlara tarihi görevler düşmektedir. Kuşkusuz yazılan bu tarih sayfalarında pozitif görevlerimiz kadar yetersiz ve olumsuz olan, negatif olarak değerlendirebileceğimiz birçok eksiklik de bulunmaktadır. Siyasi ve politik cesareti yeterince göstermemek ve bu anlamda yeterli düzeyde rol üstlenmemek bizleri geriletmekte ve öncülük misyonumuza zarar vermektedir. Böylesi tarihi ve direnişle dolu günlerde en küçük eksikliğin bile büyük kayıplara yol açtığını görmek ve doğru bir özeleştiri ile politik, siyasi ve ideolojik duruşumuzu açığa çıkarmak en büyük görevimiz olacaktır. Bu temelde bizlere direniş ve kahramanlığı öğreten, duruşları ve katılımları ile büyük rol oynayan ve Rojava’da sembolleşen kahramanlarımızı bir kez daha saygı ve minnetle anıyor, bizlere bıraktıkları direniş yürüyüşünü zafere ulaştıracağımızın sözünü yineliyoruz. Ocak ve Şubat ayları toplumsal direniş ayları olarak tarihe yazılmıştır. Neye karşı direndiğimizi ve yapılan saldırıların hedefini doğru anlamak ve bundan tecrübe çıkarmak büyük önem taşımaktadır. Demokratik ulus ve kadın çizgimize, sonuç olarak Önderlik paradigmasına karşı büyük bir saldırı geliştirilmiştir. Kadın yaratımlarımıza, değerlerimize ve kadın devrimimize karşı bu saldırılar gerçekleştirilmiştir. Kuzey ve Doğu Suriye’de yürütülen mücadele kadın ve insanlık mücadelesidir. Cihatçı, çete, devlet ve erkek zihniyetinin kadın mücadelesi karşısında kaybettiği bir alan olmaktadır. Kadın öz savunması, kadın ordulaşması, toplumsal inşa çalışmaları ve kadın özgür yaşam kurumları ile tüm dünya kadınları için özgür yaşam sistemi yaratılmıştır. Elbette bunları ifade ederken yetersiz ve eksik olan yanlarımızı da görmeliyiz. Buna rağmen özgür yaşamı yaratma mücadelesinin verildiği bir alan söz konusudur. Kazanılan ve yaratılan tüm toplumsal değerler demokratik ulus ve özgür kadın çizgisi temelinde ortaya çıkmıştır. Saldırıların esas hedefi de bu gerçekliktir. Yapılan saldırılar bir mekâna değil, ahlaki ve politik yaşamda ısrar eden insanlık mücadelesine yönelmiştir. Bu saldırılar yalnızca bir devlet tarafından değil, birçok devlet ve hegemonik güç tarafından gerçekleştirilmiştir. Önder Apo, saldırıların başlangıcından itibaren bu sürecin 15 Şubat komplo süreci ile benzerlik taşıdığını ve farklı bir versiyonunun yaşandığını değerlendirmiş ve geliştirdiği büyük direniş ile bunu boşa çıkarmıştır. Önderliğin öncülüğünde gelişen mücadele, başta kadınlar ve gençler olmak üzere Kurdistan’dan Ortadoğu’ya ve Avrupa’ya kadar birçok halkı ve toplumsal kesimi bir araya getirerek toplumsal birlik mücadelesi ile komployu boşa çıkarmıştır. Bu savaşın en önemli farkı, diğer savaşlar gibi toprak, mevzi, dil veya ulus savaşı olmamasıdır. Bu mücadele insan kalma, ahlaki ve politik yaşamda ısrar etme ve özgür yaşamı savunma mücadelesidir. Kazanan da özgür kadın çizgisi ve demokratik ulus çizgisi olmuştur. Sınırları aşma, engelleri kaldırma ve seferberlik ruhu da bu temelde gelişmiştir. Yurtsever genç kadınlar olarak yürüttüğümüz mücadele bazı kesimler için kabus olurken milyonlar için özgürlük umudu olmuştur. “Kadınlar her yerde olmalıdır” perspektifiyle kadın hareketinin başlattığı hamleye seferberlik ruhuyla katılmalıyız. Her alanı direniş mevzisine dönüştürmeli, örgütlülüğün yarattığı birlik ve toplumsallık gücüyle her yerde bulunmalı ve zamanı özgürlüğe dönüştürmeliyiz. Bu süreçte esas perspektif komündür. Komün, özgür kadının yaşam tarzıdır. Yaşamın tüm anlarını kadın tarzına dönüştürmek değişimin pratikleşmesiyle mümkün olacaktır. Bugün toplum üzerinde, özellikle kadınlar ve gençler üzerinde yürütülen düşürücü politikalar ciddi bir saldırı boyutuna ulaşmıştır. Kadın kırımı, toplumsallığın çürütülmesi, gençliğin toplumsal değerlerden koparılması, dijital medya, uyuşturucu ve çeşitli yozlaştırıcı araçlarla yürütülen bir savaş söz konusudur. Bu saldırıların etkisini görmeyen neredeyse kimse kalmamıştır. Narkoz etkisi yaratan bu süreç, kendi gerçekliğini ve toplum gerçekliğini fark etmeyen bir gençlik yaratmayı hedeflemektedir. Buna rağmen ana tanrıça kültürünün mirasını taşıyan, yurtseverlik duygularını savunan ve ahlaki-politik yaşamda ısrar eden kadın ve gençlerin mücadelesi de sürmektedir. Önemli olan bu direniş kültürünün toplumsallaşmasıdır. Kadına yönelik şiddetin, tecavüzün ve katliamların yaygınlaştığı bir gerçeklik içindeyiz. Bu nedenle toplumsal refleksin kadın öncülüğünde geliştirilmesi ve toplumun tüm kesimlerinde örgütlenmesi büyük bir görevdir. Erkek egemen zihniyetin yarattığı bu şiddete karşı genç erkeklerin de sorumluluk alması gerekmektedir. Sosyalist olduğunu söyleyen erkeklerin tavrı da bu noktada önemlidir. Sadece “ben şiddet uygulamıyorum” demek yeterli değildir; değişim ve dönüşüm sürecine aktif katılım gereklidir. Önder Apo, sosyalizmin temel ilkesinin kadın özgürlüğü olduğunu belirtmektedir. Bir erkeğin sosyalist olma ölçüsü kadına doğru yaklaşım gösterebilmesidir. Tarih boyunca sosyalist deneyimlerde bu ilkenin eksik kaldığını ifade etmektedir. Bu eksikliği tamamlamak da bizlere düşmektedir. Kadın direnişini toplumsallaştırarak, komünleri örgütleyerek ve ideolojik-politik mücadeleyi büyüterek bunu gerçekleştirebiliriz. Komünler, kadın ve erkek kimliğinin yeniden tanımlandığı, özgür yaşamın inşa edildiği, eğitim ve örgütlenmenin geliştiği alanlar olmalıdır. Kendimizi örgütledikçe toplumu da örgütleyebilir ve özgür yaşamın temellerini güçlendirebiliriz. Komünleşme aynı zamanda büyük bir toplumsal dönüşüm sürecidir. 4 Nisan yaklaşırken Önderlik gerçekliğine daha fazla yoğunlaşmalıyız. Önder Apo’nun doğuşu kadınların ve gençlerin doğuşu olarak görülmelidir. Tarih boyunca birçok lider ortaya çıkmış olsa da kadın özgürlüğüne bu ölçüde rol veren bir önderlik örneği görülmemiştir. Bu nedenle her komünü bir Önderlik doğuşu olarak ele almak gerekir. Önder Apo’ya verilecek en büyük armağan komün örgütlenmesini büyütmek ve binlerce kadını kapitalist modernitenin yarattığı yalnızlıktan kurtararak komün yaşamıyla buluşturmaktır. Bakur ve Türkiyeli genç kadınlar olarak 8 Mart’tan 21 Mart’a kadar örgütlü duruşumuzla alanlara çıkmalı ve 4 Nisan’ı Amara’da kutlama hedefiyle mücadeleyi büyütmeliyiz. Örgütlendikçe ve komünleştikçe büyük buluşmanın gerçekleşeceğine inanıyoruz. Newroz ruhuyla yürütülecek mücadele ateş kadar aydınlatıcı ve ısıtıcı olmalıdır. Bu ateş gerilikleri yakmalı ve özgür yaşamın inşasını güçlendirmelidir. Başlatılan hamle faşizme, cinsiyetçiliğe, ekokırıma ve kadın kırımına karşı güçlü bir toplumsal cevap olmalıdır. Tüm kadınların ve gençlerin sorunlarına çözüm üretmeyi hedefleyen kapsayıcı bir mücadele
ÖZÜYLE BULUŞMANIN İZİNDEKİ KADIN ZAMANI

Vejin Jiyan Kadın etrafında örülen komünal bir yaşamın var olma gerçekliğini yeniden inşa etmek tahayyül sınırlarımızı aşmaz. Tahayyül edilen şey gerçekleşmeyecek olanı ifade etmiyor olsa bile gerçekleşebilmesi için verilen çaba sınırlı kalır, çünkü kapitalist modernite sistemi tarafından bizlere hayal edilen şeyin erişilemeyecek şey olduğu içerilmiştir. Bizler kadın kimliğinin günümüzdeki çarpıtılmış, düşürülmüş ve metalaştırılmış hali ile tarihe baktığımızdan ötürü kadının başat rol oynadığı bir komün yaşamının gerçekliğine de kendimizi pek ikna edemeyiz. Tanrıçalık kültürünü, toplumun doğal ve içinde hiyerarşi barındırmayan otoriter kadın öncülüğünü yalnızca mistik gerçeklikler olarak ele almamız köklerimize ne denli yabancılaştığımızı da bizlere gösterir ki, bu yabancılaşma tanrıçalık kökleri üzerinde kendini var edebilecek özgür kadın kimliğinin yaratımında en büyük engel olarak karşımıza çıkar. Erkek egemen zihniyetin kurnazlığı ve doyumsuzluğuyla köleleştirilmiş, en görkemli meta ve çocuk doğurma makinesi haline getirilmiş kadın kimliğinin derinlikli bir tarihsel kimlik inşası söz konusudur. Kadının düşürülüşü ve özüne – köklerine yabancılaşmış olması kendini yüzyıllarca süregelen katliamcı bir politikaya dayandırır. Fakat bu çarpıtılmış kimliğin inşasından önce toplumun yaşam damarları olan kadın bilgeliği yaşamdaki hakim gerçeklikti. Özgür bir kimlik ve eşitlikçi, adil bir yaşam için şu inanç etrafında birleşmeliyiz ki; kadın kimliği böyle var ola gelmedi, inşa edildi, kadına kanıksatıldı ve yaşamının(!) temel ve tek gerçekliği haline getirildi. Tarihi gerçekliğe mitolojik anlatımlardan bakmak ve bu mitik anlatımları toplumun hakikat süzgecinden geçirmek kadın eksenli komünal yaşama da ışık tutacaktır. Mitler belli bir durumun, olayın veya dönemin anlatıldığı insan düş gücünün, imgeleminin bir ürünüdür. Gerçeklerden kopuk olamamakla beraber anlatım dilinin hayali bir tarza sahip olduğu ve mübalağa içeren sanatsal bir anlatımın söz konusu olduğu bilinmektedir. Tarihte bilinen en eski mitolojik anlatımlardan olan Enki – İnanna, Marduk- Tiamat mitoslarında kadın ve erkek çatışması belirgindir. İnanna 104 ME’sini Enki’ye kaptırmamak için onunla savaş halindedir. 104 ME kadının toplumsallaşmayla beraber geliştirdiği, kadın emeğini ve ortak aklını temsil eden değerlerdir. Bu mitolojik anlatılardan çıkarılacak sonuç ana tanrıça kültürünün ve kadın yaratımlarının erkeğin saldırısı ve gaspı ile karşı karşıya kaldığı ve kadının bu konumunu ve kazanımlarını korumak için mücadele ettiğidir. Gerek Sümer kültürüne yansıyan bu mitolojik anlatımlardan, gerek arkeolojik kazılarda açığa çıkan kadın heykelciklerinden de anlaşılıyor ki; kadın dili oluşturuyor, dil ile beraber düşünceyi geliştiriyor, doğurgan olduğu için kutsallık atfediliyor. Kadın 30 bin yıllık olduğu öngörülen ahlaki ve politik toplumun, ekonominin, evi-klanı geçindirme yasasının temellerini atıyor, kültürel değerler yaratıyor. Günümüzde Avrupa merkezli tarihsel yazımdan arındırılmış açığa çıkan birçok yeni kaynak veya var olan kaynakların doğru tahlil edilmesi bizlere böylesi bir dönemin yaşandığını ispatlıyor. Böylelikle kadının merkezde olduğu ve toplumsallaşmanın onun etrafında geliştiği sorgulanabilir bir çelişki olmaktan çıkıp, yadsınamaz bir gerçeklik halini alıyor. Devlet ve Komün savaşı ile örülü olan tarihte, devletleşmemekte direten ve komünal formunu yani kadının hakim güç, besleyen ve yaşamın sürdürülebilirliğini sağlayan rolünü koruyan toplumlarda 30 bin yıl önceki ahlaki ve politik toplum gerçekliğini görmek mümkün. Devletçi uygarlık sistemi tarafından toplum üzerinde uygulanan yozlaştırma politikalarından kendini muhafaza etmeyi bir noktaya kadar başarmış Kürt toplumu için kadının toplumda hala etkin bir role sahip olduğu söylenebilir. Kent yaşamının ahlaki yönden çökerten yaşamından izole olan Kurmançlar içerisinde kadın sözü dinlenendir, aşiretler arası kavgalarda başındaki desmali ortaya attığında çatışmayı sonlandırandır. Buna bağlı olarak ana soyu daha ön planda olan, dayı önemsenen bir karaktere sahiptir. Bugünkü toplum gerçekliğine tarihsel sosyoloji yöntemi uygulandığında kadın tanrıça kültürünün kalıntılarını görmek hala mümkündür. Kadın kimliğine içerilmiş iradesi tanınmayan, kendi yaşamına dair karar verebilme yetisi olmayan kölece bir yaşam kadının gerçek özüne ve doğasına aykırıdır. Kadın komünü yaratandır ve komün ile vardır. Önder APO bu nedenle kadının yalnızca komün inşası ile özünü tekrardan kazanabileceğini vurgular. Özgür kadın kimliğinin ve buna bağlı olarak tekil özgürlükten evrensel, toplumsal özgürlüğe uzanan demokratik toplum inşasının temelleri de bu şekilde atılabilir. ‘ŞİMDİ KADIN ZAMANI!’ diyerek kadın özgürlük mücadelesini kadının komünal yaşamı özünde barındırdığı inancı ile evrenin her zerresine yaymalı ve tüm kadınları özgür kadın kimliği ile buluşturmanın eylemine yönelmeliyiz. Başarı, bu inanç etrafında birleşen ve örgütlenen kadınların olacaktır!
KOMÜNAL SİSTEM ÖNCÜLERİ

Nalîn Ararat Komün; bir toplumun kültürünü belirleyen halkların oluşturdukları ortak yaşam tarzıdır demek daha doğrudur. Çünkü bireylerden oluşan toplumsal dokunun, yaşına, cinsiyetine, yeteneğine bakılmaksızın kendi ihtiyaçları temelinde katılım gösterdikleri ve paylaşımın olduğu eşitlikçi toplum sisteminin her grubunu tanımlama formudur. Grup üyelerinin herhangi bir karşılık beklemeden yetenekleriyle yaşama katıldıkları ve ihtiyaçlarını da buradan karşıladıkları, birey ve toplum yapısına en uygun sistem de diyebiliriz. Eşitlikçi, paylaşımcı, ortaklaştırılan emeğin ortaya çıkardığı formun geniş uygulanmasının yarattığı sisteme komünal sistem demek de doğru bir tanımlamadır. Günümüzde komün dendiğinde çoğunlukla ekonomik bir grup olarak değerlendirilmektedir. Komünü ekonomik bir grup olarak tanımlamak dar ve yetersiz kalacağı gibi yaşamın bütün ihtiyaç alanlarını karşılaması yönünde de ele almak önemli olacaktır. Salt bir boyut ya da bir yönlü ele almak toplumun yaşamsal ihtiyaçlarını karşılayamadığı gibi başka sorunsallıkları da beraberinde getirecektir. Çünkü anti-toplum sistemine alternatif bir formu da içinde barındırmaktadır. Diyebiliriz ki yaşamsal, siyasal ve örgütsel bir bütünlüğü de temsil etmektedir. Ortaklaşmacı ya da gelişen sistemle birlikte ortak aklın oluşturduğu üretim faaliyetlerinin yanında yaşamsal, siyasal ve yönetimsel katılımdır da aynı zamanda. Topluluk ya da grubu düşünmeye sevk eden ve geleceği tüm topluluk üyelerinin ortak düşünceleri sonucu belirlenmektedir. Komün yaşamla birlikte tam eşitlik, yaşamın tüm alanlarında olduğu kadar siyasal ve örgütsel alanda da doğalında gerçekleşir. Bu örgütsel yapının ortaya çıkmasıyla birlikte demokratik kültürün de gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Komünleşmeyle ortaya çıkan komün yaklaşım ve ilişkilerini de etkilemektedir. Komünal kişilik, komün yaşam ilişki ve yaklaşımları temelinde form kazanan bireylerin kazandığı değerlerin tümü demokrasi kültürünün oluşumunu da beraberinde getirir. Komün sisteminin başat öncüleri kadınlar ve gençlerdir. Çünkü tarihte ilk toplumsal form ana-kadın etrafında oluştuğu için bugün de toplumsal form kadın ve genç kadınlar etrafında da şekillenecektir. Gözle görülür bir örnek vermek gerekirse Kürtler açısından Rojava en büyük devrim deneyimlerinin yaşandığı Kürdistani bir yerdir. Her saniyesinde büyük bedellerin ödendiği Rojava’da anlamlı bir yaşamı, büyük devrimci yaşam kadınların devrimi olarak taçlandı. Rojava, çağımızın kadın devrim merkezi, özgürlük ve eşitlik Kürt birliğinin ruhu olarak hafızalarda yer aldı. Hegemonik zihniyette ise tasfiye edilmesi, halkların kırımdan geçirilmesi gereken çok tehlikeli bir yer olarak görülmekte onun için de amansız bir savaş kıyasıya yürütülmektedir. Tüm saldırılara karşı topyekün yediden yetmişe insanların bir araya gelerek sahiplendikleri tarihi bir misyonla kazanımları koruyup, büyüterek komünal yaşamı inşa ederek bertaraf etmemiz gerekiyor. Ortadoğu’da, Kapitalist modernite ve Demokratik Modernitenin zirvede savaştığı bir coğrafya olması itibariyle de yoğun yönelimler altında kalmaktadır. Ortaya çıkan sonuç Önderliğimizin tarihi tespitlerini bir kez daha doğru kılmaktadır. Önderliğimizin de belirttiği gibi “ Tarih bir sınıf savaşımı tarihi değil; bir devlet ve komün çatışmasından ibarettir.” tespiti bir kez daha bizlere iki karşıt düşüncenin çatıştığını sorunların ne kadar köklü olduğunu göstermektedir. Ortadoğu, kaos ve krizin merkezi konumunda tutulmaktadır. Hâlbuki ki toplum kök hücresi olan toplumların kendilerini ifade ettikleri, kendilerini yönettikleri bir sisteme ihtiyaç duymaktadır. Demokratik Modernite sistemiyle halklar tüm sorunlarını çözebilirler. Rojava kadın devrimi bir çok açıdan ilklerin yaşandığı bir coğrafyayı da temsil etmektedir. Sistemsel olarak bu coğrafyada yaşayan tüm halkların kendisini ifade ettiği, katılımı esas aldığı, sorunlarını çözdüğü bir yerdir de aynı zamanda. Böyle bir zeminde denenmiş ve ortaya çıkan köy komün çalışmalarına değinmeden geçemiyor insan. Rojava’da denenen ve sonuçları bakımından önemli ivme kazanan komünal köy projesinden de söz etmek gerekiyor. Somut, gözle görülür, elle dokunulur sonuçların emekle ortaya çıkması da güzel ve anlamlı bir deneyimin ortaya çıkması önemlidir. Model olarak ele alınıp çalışması yürütülen acaba denenmiş mi gibi sorulara verilecek en anlamlı cevaptır. Buradaki amaç; toplumsal yaşamın temelinde köy yaşamının olmasına rağmen artan sanayileşme ve tarım sektöründe yaşanan köklü değişimler dünya genelinde olduğu gibi yaşadığımız coğrafyada kentleşme yönünde artan bir toplumsal değişim sürecini de beraberinde getirmiştir. Dış yönelimlerin yoğun olduğu, emeğin satıldığı, kiralandığı günümüz koşullarında emeğini sahiplenme ve ürettiği kadar yaşam standartlarını yükseltme düşüncesinin güçlenmesi insanlık için büyük bir adımdır. Çünkü bugün sosyal yaşantıyı belirleyen en önemli olgu köylerden kentlere yönelen nüfus akımlarıdır. Köyden kente doğru yaşanan bu hızlı göçün, kentlerde de birçok problemi yarattığı bilinmektedir. Alt yapı yetersizliği, çevre kirliliği ve suç oranlarındaki artışlar, insanlardaki düşünsel gücün hapsolması vb. olmak üzere bir çok sorunun yaşanmasına neden olurken köylerimizi de hüzün dolu bir sessizliğe mahkum etmiştir. İnsanlık tarihinin en köklü devrimi olan tarım köy toplumunu yaşanılır kılma temelinde doğal yaşama doğru radikal adım atmanın gerekliliğinden söz etmektedir. Kapitalist modernitenin kendisini dayandırdığı toplumsallığın gün be gün nasıl savrulduğunu hepimiz görmekteyiz. Komünal yaşam zihniyetinin örgütlendirilmesi ve görünür bir yaşam inşaasının zihniyetiyle değişim ve dönüşüm toplumları daha güçlü ayakta tutabilmesi açısından önemini her zaman korumaktadır. Deneyimlenen komünal köy projesindeki sonuçlar inanılmaz bir örgütlülüğü yaşamsal olarak geliştirdi. Komünal yaşamla insanlar daha birbirlerine yakın, samimi, emeği paylaşan, ortak yaşamı oluşturan, çıkarsız, sade, kendi kararlarını alan, haksızlığa karşı çıkan, çevreye duyarlı, kendilerini yönetebilen bir güce de ulaştıklarını kendilerinin dile getirmesi ve sürekli olarak biz eskiden keşke böyle yaklaşsaydık bugün daha farklı olurdu düşüncesi gözlerindeki hüznün ve yüreklerindeki yapabilme sevinçlerinin resmi olmaktaydı. Bir toplumun olmazsa olmazı olan ahlaki ve politik bir düzeye ulaştığını ifadesi bu olsa gerek. Özellikle kadınların biz bunları bilmiyorduk, bu nasıl oldu şaşkınlıklarına, hayretlerine söyleyecek söz bulmak zordu. Yıllarca kendi düşünce güçlerinden yoksun bırakılmalarının itirafıydı aslında. Kendilerini geliştirip kendilerinden sonrakilere öğretici şekilde yaklaşmaları ise işte bu komün sistemi dedirten türden bir tarzın doğuşuydu. Komün içerisinde genç kadınların özgün olarak kendilerini örgütlemeleri önemli bir birliği, birlikteliğin, paylaşımın, öğrenme istemlerinin bir adımıydı. Genç kadınların komün içerisinde kendi ihtiyaçlarını belirleyerek düzenli bir program oluşturmuş olmaları ilk adımın heyecanıyla bir araya gelmelerinin duygusunu tarif etmeyi sizlere bırakıyorum. Düşünsel gelişim önündeki tüm engelleri aşacak seminerleri örgütleyerek hazırlanmaları içindeki korku, kaygı, ben yapamam kısacası kendi yaşıtları arasında kendileriyle yüzleşecekleri bir zemin oluşturmak önemli oldu. Bildiklerinin bilmedikleri şeyler yanında ne kadar zayıf, cılız kaldığını kendilerinin bizzat deneyimleyerek anlamalarında atölye çalışma istemlerini daha da güçlendirdi. Öncelikle bir çalışmayı yapmadan onun kararını oluşturmak için uğraşan ve nasıl yapacağız sorularını defalarca kendilerine sormaları sonucunda belli bir süreden sonra sorgulama düzeylerini güçlendirdi. Kendilerindeki değişimi gördükleri zaman aynı ortamda paylaşma istemlerindeki duygu dünyaları ve ortaya çıkardıkları sonuçlar açısından toplumsallığın önemli bir ayağını oluşturduklarına ikna oldular. Örgütlü yapıyla birlik büyüklerin artık kendi düşüncelerini sormaları aile içerisinde rahat katılım ve görüşlerini söylemeleri öz güvenin oluşmasına vesile olduğunu bizzat dile getirdikleri sözlerinde çok net anlaşılıyordu. Özcesi kendi komün sistemini oluşturan kadınlar, kendilerindeki
Yurtsever Genç Kadın Dergisinin Mart – Nisan Sayısı Çıktı

Yurtsever Genç Kadın dergimiz 2026 yılının Mart-Nisan ayı sayısında, “ŞİMDİ KADIN ZAMANI ” şiarıyla okurlarıyla buluşuyor. Dergimiz “8 Mart’tan 21 Mart’a Uzanan Kadın Direnişi ” teması bahar ayındaki sayısıyla yeniden sizlerle. Yeni süreçte kadın komünlerinin inşasını eksenine alan dergimizde, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ve 21 Mart Newroz ateşiyle yaşamı aydınlatan fedai devrimcileri konu alan “Yalnızca Bir Gün Değil” adlı önderlik talimatı yer alıyor. “Komünleşerek Özgürleşelim” adlı genç kadın perspektifi ve “Geçmişin Aşılması Gereken Tarzı” adlı üniversite perspektifini de sizlerle paylaşıyoruz. Dosya da kadın öncülüğünde geliştirilen komünal toplumsallığa, Kadının kaleminden bölümünde ise baharı halkların birliğiyle karşılamanın sanatsal bakışına yer verdik. Dergimizin ideoloji bölümünde genç kadınlara yönelik, komünlerin inşasıyla özgür kadın kimliğini yaratma görevlerini konu alan “ARİN’LERDEN DENİZ’LERE AKAN KADIN DİRENİŞİ; ROJAVA DEVRİMİ” adlı yazımızı sizlerle buluşturuyoruz. 2026 yılında genç kadınların direniş sembolü olan Şehit Deniz Çiyanın destansı yaşam gerçekliğine portre bölümümüzde bir nebzede olsa yasıtmaya çalıştık.. Yurtsever Genç Kadın dergimiz, diğer sayılarında özgürlük arayışçılarına ışık olmaya devam edecektir. Yeni bir sayıda buluşuncaya dek, kadının zamanı ve eylemselliği ile her daim genç kalın genç yaşayın!
Dizi Kültürü ve Hegemonik İktidarla Yüzleşmek

Hêja Zerya ✍️ “Tıpkı yaşamın içinde çözülerek eriyen televizyon ya da televizyonun içinde çözülerek eriyen yaşam gibi. Yaşamla televizyon birbirlerinden ayrılması imkansız bir solüsyona benzemektedirler.” 1980’lerin başında Jean Baudrillard’ın yaptığı bu tespit, anlam ve yaşam gücünün giderek zayıfladığı günümüzde, artan boşluğu doldurmada daha işlevli bir rol oynamaktadır. Televizyon ve dizi endüstrisi, kapitalist modernitenin en kârlı alanı olarak, toplum kırım politikasının en etkili aracına dönüşmüş durumdadır. İnternet televizyonun yerini alsa da hala günün önemli bir saati televizyon başında geçirilmektedir. Bu saatlerin çoğu, haber, tartışma programlarına değil, televizyon dizilerine ya da dizilere dönüşen günlük eğlence-yarışma-şov programlarına ayrılmaktadır. Bu oran, sömürge ülkelerde daha da yükselerek, televizyonun dünyaya ve başka yaşamlara ‘açılma’nın vazgeçilmezi haline geldiğine işaret ediyor.2017 yılında dünya genelinde yapılan televizyon izleme ölçümlerinde 330 dakika ile Türkiye birinci, 265 dakika ile Japonya ikinci, 261 dakika ile İtalya üçüncü sırada yer alır. 2007’de RTÜK (Radyo Televizyon Üst Kurulu)’ün Türkiye genelinde yaptığı izleme ölçümlerinde ise, kadınların günlük televizyon izleme ortalaması 4.43 saat iken, yüzde 20’lik bir kesimin de 6 saat veya daha fazla televizyon izlediği tespit edilmiştir. Televizyon izleme oranında yaşanan düşüş, yeni bir alan olarak internet dizileri/programları ile doldurulmakta veya televizyonda yayınlanan her program ve dizi internete yüklenerek her zaman ve mekanda izlenme koşulu yaratılmaktadır. Eskiden her evde bir televizyon bulunması üzerinden yapılan sosyolojik analizler, günümüzde cep telefonları ile her elde bir televizyon olarak değişime uğramış durumdadır. Buna bilgisayar, tablet gibi internete bağlanan değişik teknik araçları da eklemek mümkündür. Toplumsallıktan koparılan ve parçalanan birey için, sistem tarafından ihtiyaç haline dönüştürülen ve pompalanan her duygu, düşünce ve arayışa uygun, sayısız konuyu içeren diziler çekilmekte ve yayınlanmaktadır. Neil Postman, 1990’da televizyonu “öldüren eğlence” olarak tanımlayarak, televizyonun yeni epistemolojinin kumanda merkezi haline geldiğini belirtir. “En ufak çocuklar dahi televizyon izlemekten men edilmezler. En berbat yoksulluk bile televizyondan vazgeçmeyi gerektirmez. En yüce eğitim sistemi bile, televizyonun belirleyiciliğinden kurtulamaz”2 der. Çocuk, genç, kadın, yaşlı, işçi, patron, ev kadını, işsiz vb toplumun bütününü ilgilendiren her konu, televizyon aracılığı ile işlenmekte, neyi, nasıl, hangi kaynaklardan öğreneceğimize yön verilmektedir. Duygu ve düşünce dünyamızın kumanda merkezinin televizyon ve yayınlanan film, reklam, program ve diziler haline gelmesi kaçınılmaz hale gelir. Toplumun her kesimine hitap eden ve müptelası haline gelinen bu “kutu”nun (eskiden toplumda kutu olarak tanımlanmakta idi, günümüzde ise plazma), toplum üzerindeki etkisi ve sosyolojik sonuçları, her dönem analiz konusudur. Eğlendirirken nasıl bir ölüme sürüklediği; edindiğimiz bilginin, günün her saatinde karşısına oturduğumuz dizilerin maddi ve manevi dünyamızı; yaşam biçimi, ilişki, algı ve zihniyet dünyamızı nasıl şekillendirdiği, sualsiz kabullere dönüştüğü, üzerinde durmamız gereken önemli noktalar oluyor. Televizyonun yaşamın içinde erimesi veya yaşamın televizyon içinde erimesinin ne anlama geldiğini, konumuz itibari ile dizilerin yaşamın içinde erimesi veya yaşamın diziler içinde erimesi boyutuyla derinleştirdiğimizde, karşımıza çıkan çarpıcı sonuçlar hem sorun tespiti hem çözüm üretme açısından önem taşıyor. Devletli sistemi olduğu gibi kabullenen toplumsal kesimlerin yanı sıra, kendine devrimci, demokrat, sosyalistim diyen ve devletli sistemi karşısına almış alternatif toplum ve yaşam arayışı içinde olanların da aynı dizileri yaygın izlemesi düşündürücüdür. Küresel hegemonik sistem karşısında soluk soluğa mücadele yürütenlerin, “zaman öldürmek, kafa dinlemek, hayatın gerçeklerinden uzaklaşmak” gibi gerekçelerle ekran başına geçmesi, modernitenin kültürel sızmalarına kapı aralamak değil midir? Anı anına karşıtlarını yok etmenin, etkisizleştirmenin, kendine benzeştirmenin ideolojik, siyasi, askeri vb yöntem ve saldırılarını kurgulayan egemen sisteme karşı duranların öldürecek zamanı, boş vakti olabilir mi? Hayatın gerçeklerinden uzaklaşma mı, yoksa uzaklaşmaya yol açan nedenlerle mücadele içinde zamanın ruhunu yakalama ve geçip giden zamanların hayfı ile tüm zamanlarını anlamlandırmanın yoğunlaşma yöntemlerini bulma mı? Acaba yaşanan “zihin dinlendirmek” midir, yoksa zihinlerimizi bir sürü çöple dolduran, insanı alıklaştıran kötü duygularla, yanlış bakış açılarıyla zehirleyen bir uyuşturucu müptelası olmak mıdır? Küresel sermaye sisteminin en sistemli ideolojik saldırı aracı olarak donattığı televizyon tekeli ve dizi kültürü ile yaydığı zehirlenmeye, kirlenmeye karşı, aynı ideolojik donanımla karşı durmamak ne gibi sonuçlar yaratır? Bu ve daha da çoğaltabileceğimiz soruların peşine düştüğümüzde, sıradan bir yaklaşımla geçiştiremeyeceğimiz devasa bir hegemonik sistem kurumlaşması ve saldırısıyla karşı karşıya olduğumuz gerçeği ortaya çıkmaktadır. Televizyonun nasıl bir bilgi, yaşam ve kültür üretim merkezine dönüştüğü; bunun dizi kültürü ile nasıl derinleştirildiği ve günümüzde katettiği yola baktığımızda, kurgunun derinliği ile karşılaşmaktayız. Yine televizyonun yerini alan ve her yerde ve zamanda ulaşılabilen internet ortamındaki netflix dizilerinin yaygınlaşma düzeyi, bu alana yüklenen “kaçak dövüş” olarak tanımlanan özel savaş düzeyini anlama ve aydınlatma zorunluluğumuz vardır. Bu erime-eritme kurgusu kime/kimlere ait ve neyi/neleri amaçlıyor? Bu birbirinin içinde çözülerek erimenin anlamı ve sonuçları, toplum ve bireyin varoluşunda yarattığı tahribat, görünenin çok ötesinde ve uzun vadeli stratejilere bağlanmış durumdadır. Bu erime, çözülme ve birbirinin içinde kaybolma-kaybetmeden kimler, nasıl ve hangi yöntemlerle kazançlı çıktı ve çıkmaya devam ediyor? Sorgusuz, sualsiz her gün, her saat kumanda düğmesine basmadan duramamak, “o”nsuz olamamak, her gün bir dizinin içinde olmak nasıl bir müpteladır ki, her an yaşamlarımıza hükmeden, duygu-düşünce dünyamızı katleden bu aracın, dizi ve diziye dönüşen programların gönüllüsü haline geliyoruz? Televizyon ve internet dizileri, bu müptela olmada en önemli yeri işgal ediyor. Çoktan bir tanımlama-kavram düzeyine dönüşen, televizyon ve dizi kültürü ayrı bir yere sahiptir ve bu alana büyük yatırımlar yapılmaktadır. 1960’lı yıllarda Theodor W. Adorno, “kültür endüstrisi”3 tanımını yaparak, nasıl bir endüstriyel alanın yaratıldığını ve yaşamlarımız üzerinde nasıl bir hakimiyet ideolojisine dönüştürüldüğünü kapsamlı irdelemiştir. Bu “endüstri” içinde televizyona, film ve dizilere özel vurgu yapar. Baudrillard ise, medya ve modellerin şantajı, şiddeti, baskısı ve saldırısının yanı sıra; “…televizyona özgü o hissedilir, görünmeyen şiddet, gizliden gizliye ele geçiriliyor ve elektrik enerjisi akımına maruz bırakılıyoruz” diyerek, bu baskının altında, sunulana dönüşme, yer değiştirme durumunu yaşadığımızı belirtir. Burada “her türlü güdümleyici söylevin sırrını oluşturan” bir kaçak dövüşün kurgulandığını ve “iktidar sahnesinin ortadan kalktığı günümüzde, buna iktidarın sırrı” dendiğini vurgular. Beyin, yürek ve bedenlerimiz, kişilik ve yaşamlarımız üzerinde kurulan gizli tahakküm ve ele geçirme ile iktidarın nasıl silikleştirildiği, görünmez kılındığının sırrına dikkat çeker. Bu sırrı ve kaçak dövüşün anlamı ve yöntemlerini çözümlediğimiz oranda, esas kurgunun amacını da ortaya çıkarabiliriz. Toplum karşıtlığının en gelişmiş sınıfa dönüştüğünü belirten Önder APO, burjuvazinin toplumkırımı, soykırımı iki yolla yürüttüğünü dile getirerek; “Birinci yol, ulus-devlet ideolojisi ve iktidar kurumlaşmasıyla toplumun tüm gözeneklerine kadar kendisini militarizm, savaş olarak dayatmasıdır”4 der. Bunu, “İktidarın devletle bütünleşerek topluma karşı topyekün savaşı” olarak tanımlar. Burjuvazinin toplumu başka türlü yönetemeyeceğini iyi
TOPLUMSALLIĞI YARATMA TEMEL GÖREVİMİZDİR

Berjîn Amargî ✍️ Değerli Yurtsever genç kadınlar; Savaş, katliam, talan ve tecavüzlerin çok yaşandığı yoğun bir yılı geride bıraktık. Aynı zamanda Önder Apo’nun 7 yaşında ektiği tohumların en olgun meyvelerini verdiği, filizlenip tüm Kürdistan, Ortadoğu ve oradan dünyaya nefes olduğu bir süreci de en yoğun olarak geçtiğimiz bu bir yılda yaşadık. Önder Apo’nun 2024 yılının sonbaharında Ömer Öcalan ile yaptığı ilk görüşme sonrası başlayan ve sürekli olmasa da devam eden bu görüşmelerin her biri tarihi nitelikteki değerlendirme ve perspektiflerle dönemin görevlerini berrak bir şekilde önümüze koymuştur. Hepimiz özelde son on yıllık fikirsel, zihinsel, duygusal ve fiziksel olarak yaşanan özel savaş politikalarının derin zorlanmalarını yaşarken Önder Apo eşi benzeri görülmemiş tecrit ve işkence koşullarında büyük bir direniş göstermiş ve bizlere Önderliksiz yaşamın en kölece yaşam olacağını bir kez daha göstermiştir. Önderliğimizden haber alamadığımız her an, genç kadınların katledildiği, uyuşturucu ve fuhuş bataklığına sürüklendiği, tecavüze maruz kaldığı, toplum içinde erkekliğin kabartıldığı, iktidar savaşlarının arttığı soykırım gerçekliğine net bir şekilde tanık olduk. Bu nedenledir ki hepimiz geçmiş sürecin tahribatlarını giderme, yeniyi inşa etme ve doğru temelde bir değişim-dönüşüm için büyük bir özeleştiri sürecine girdik. Önder Apo ‘’Zamanın ruhunu yakalamayanlar devrimci bir çalışma yürütemez’’ dedi. Hepimizin devrimci olma, devrimci pratik sahibi olma arayışı bizleri bugünlere getirdi, fakat bu arayışımız ve pratiğimiz zamanın ruhuna hitap ediyor mu? Ya da zaman bizden nasıl bir ruhla nasıl bir katılım bekliyor? Bu sorulara verilecek cevaplar temel mücadele yöntemlerimizi de belirleyecektir. Sevgili Genç Kadınlar; Sorumluluk anlayışı ve bilinci bir devrimci için temel niteliklerden biridir. Kapitalist modernitenin bir hastalık gibi tüm hücrelerimize bireyciliği aşılamasının sonuçlarından biri sorumsuz, duyarsız bireylerin yetişmesidir. Bunu en çok da sistem kurumlarında yapmaktadır. Pozitivist bilimin merkezlerinden biri olan okul ve üniversiteler toplumda başarılı olmanın ölçüsü olarak ele alınır. Fakat bu sistem kurumlarındaki başarı bizim değil, sistemin yani kapitalist modernitenin başarısı olmaktadır. Bireyselleşmiş, duyarsız, sorumsuz bir neslin başarılı olduğu tek bir alan yoktur. Tam tersidir. Bireycilik anti-devrimciliktir, anti-toplumculuktur, anti-sosyalisttir. Yani hakikatin inkarıdır. Mevcut haliyle bireycilik yaşanılamaz bir toplum, yaşanılamaz bir doğa ve evren bırakmaktadır bizlere. Dolayısıyla ancak panzehri olan toplumsallıkla bu durumdan kurtulmak mümkündür. Dikkat edin Önder Apo komplocu güçler tarafından 27 yıldır 4 duvar arasında yalnızlaştırılmaya çalışıldıkça müthiş bir toplumsallık yaratmış, komünal ruhunu hep korumuş ve derinleştirmiştir. Bu sayede kendisini her türlü bireycilikten de korumuştur. Bizler de komünal bir ruhla büyük toplumsallığı yaratarak devrimci görevlerimizi yerine getirebiliriz. Toplumsallık insan olmakla özdeş bir durumdur. İnsan, insan olduğunun farkına toplumsallıkla varmıştır, bunu da kadının yarattığı değerler sayesinde elde etmiştir. Bu yüzden de genç kadınlar olarak toplumsal değerlerimizin öz-savunma gücü olduğumuzu unutmamalı ve büyük bir sorumluluk bilinciyle işlerimizin başına koyulmanın zamanıdır. Üniversiteli Genç Kadınlar; Bizler kendimizi toplumun aydın, entelektüel kesimi olarak tanımlıyorsak bunun gereklerini de yerine getirmemiz gerekir. Aydın, entelektüel olmak kendini gerçekleştirmiş olan, belli bir yetkinliğe ulaşmış olan demektir. Yani her türlü sistemiçiliğe karşı mücadele eden ve bunu etrafına da yayandır. Toplumdan, toplumsallıktan kopuk olan aydın olamaz. Toplumsal sorunlardan habersiz biri entelektüel olamaz. İçinden geçtiğimiz süreci Önder Apo Barış ve Demokratik toplumu inşa süreci olarak nitelendirdi. Bizlere de bu sürecin öncülüğünü yapma misyonu biçti. Paradigmamızın üç temel görevi olan demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü toplumun inşası için gerekli zihinsel ve iradesel güce sahibiz. Bu yüzden de toplumun bu temel ihtiyacını karşılamak genç kadın öncülüğünün öncelikli görevidir. Bir yandan kendisini eğiten, bir yandan toplumu eğiten, yaşanan her türlü haksızlığın peşine düşen, hesabını soran, yani özcesi, sadece düşünen değil aynı zamanda pratikçisi de olan, düşündüğünü uygulayan, yaşamsallaştıran bir pratiğe girişmenin tam da zamanıdır. Devrimcinin mücadele yöntemi demokrasidir. Demokrasi sosyalizmin temel ilkelerindendir. Bir yerde demokrasi yoksa, sosyalizm yoksa orada faşizm gelişir. Fakat demokrasi kavramına iyi yoğunlaşmalı, derinlemesine yöntemleri araştırılmalıdır. Demokrasiden sapma liberalizme götürür. Bizler dilimizin, kültürümüzün, en temel haklarımızın hala hiçe sayıldığı bir süreçteyiz. Erkek egemen zihniyetin kadın kırımını her geçen gün derinleştirdiği, kadına kölelik dışında rol biçmediği bir sistemde yaşıyoruz. Dolayısıyla en anti-demokratik uygulamalarla yani faşizmle hala yüz yüzeyiz. Fakat tüm bunlar karşısında yeni bir yaşam inşa etmek ve üçüncü yol çizgisinde ilerlemek için elimize tarihi fırsatlar geçmiştir. Önder Apo beşinci savunmada toplumsal inşa çalışmalarına ilişkin, ‘ben olsaydım işlerimin sayısı düşünülemeyecek kadar çok olurdu’’ dedi, peki bizler demokratik toplum inşası için önümüze hangi işleri koyduk? Yurtsever Devrimci Genç Kadınlar; Çok geç kalmadan dönem görevlerimizi belirlemeli ve harekete geçmeliyiz. Kuracağımız bir komünün, bir fikir kulübünün, bir felsefe grubunun öncülüğünü yapmanın faşizme ne denli büyük bir darbe olacağını ancak pratikleştirirsek öğrenebiliriz. Kadınların bu komünlerde, meclislerde özgürce düşüncelerini paylaşmalarını, sorunlarına ortak çözümler üretmelerini sağlamak kadın kırımının durdurulmasına hizmet edecektir. Yine kadın kooperatiflerinde kendi emeğini büyük bir gururla üretmek ve yürütmek büyük başarıları kendisiyle getirecektir. Kampüsleri, genç kadınların kaybedildiği, intihara sürüklendiği, uyuşturucu ve fuhuş bataklığına çevirdiği mekanlar olmaktan çıkarmanın tek yolu demokratik genç kadın kurumlaşmalarıyla büyük bir mücadele ve öncülük yapmaktır. Kampüslerden mahallelere, sokaklara hatta her eve girerek büyük bir sorumlulukla işe koşuşturmanın zamanıdır. Bunun için bilinç ve fedakârlık gerekir. Dönemin görevleri önümüzde tıpkı güneş kadar nettir. Bizler ‘Güneşin zaptına’ yakın olduğumuz şu günlerde büyük bir inanç ve cesaretle önümüze çıkan tüm engelleri aşıp komünalist yoldaşlık ruhuyla Özgür Önderlikle buluşma hayalimizi gerçekleştirmenin arifesindeyiz. Tıpkı Önderliğimizin dediği gibi ’Yeter ki biraz toplumsal namus, biraz da aşk ve akıl olsun…’’
ELİM KOLUM BAĞLI NE YAPABİLİRİM Kİ DİYENLERE

“ÇARESİZLİĞİ OYNUYORSUNUZ” -REBER APO- Çaresiz İnsan; çözüm olmayan, geliştirmeyen, el ve ayaklarını bağlayan ve umudunu yitirendir. Köle karakterinde ısrarın ve geleneksel özelliklerin taşıyıcısı olmanın adıdır. Sesini çıkartmama, yas tutma, kaderimiz böyledir, alın yazımıza böyle yazılmış diyen köhnemiş ve kemikleşmiş zihniyet yapılarının ısrarıdır. İnsan ÇARESİZ olur mu? Kendi elleriyle kendini yok etme değil de nedir bu? Çözüm gücü; Kendini Tanımadır. Kendini tanıyan insan gücünü bilir, küçük olmadığını yalnız olmadığını bilir. Sahip olduğu tarihi, hafızayı, kültürü, coğrafyasını bilir. Zayıflıklarını da, kahramanlıklarını da bilir. Bu anlamda kendini tanıma; bilinçli insan olmadır. Bilinç dediğimiz durum da lafazan olma, kelimeleri savaştırma, slogan atma, ezbere olma değildir. İnsan hakları, aydınlar, akil insan ve toplum nezdinde bir doktor, öğretmen olma durumu hiç değildir. Bilinçli insan; kendini tanıyan insandır. Toplumsal değerlerini sahiplenen, toplumsal ahlakı geliştiren ve yurtseverlik sorumluluklarını yerine getirendir. Kendini tanıdıkça, düşmanını tanırsın. Kendini tanıdıkça düşman ile nasıl savaşacağını, mücadele edeceğini bilirsin. Kendini Yanlış Değil, Doğru Tanımalısın. Kendimize yönelteceğimiz ikinci bir soru da burada devreye girmektedir. Peki Sen Kimsin? Yarım Asırlık bir özgürlük hareketinin, toplumsallaşmış bir parçasısın. Sen özgür ve anlamla yaşa diye 40.000’i aşan şehit, seni hiç tanımadan sen özgür yaşa diye canını feda etti. Bunu bir minnet olarak değil, bunu yaparken hem kendisini güzelleştirdi hem de sana onurlu bir tarih bıraktı. Sen kimseye kul-köle-kurban olmayasın diye, Rojava da 13.000 kardeşin senin için feda etti kendini. Senin toprağından, dilinden, kültüründen, dininden olmayanlar ile beraber yaptı bunu. Hiç düşündün mü? Bir Alman, Türk, Arap, Fransız, İtalyan genç senin için çözüm, senin için çare-çözüm gücü oldu. Elleri kolları bağlı oturmadılar. Nedenini hiç düşündün mü? Yakalanırım, şiddet görürüm, sınır dışı edilirim, zindana girerim, vurulurum, ölürüm diye bir kaygıya girmeden bunu yaptılar. İşte tam da burada nasıl yaşayacağını bilen insan bilinçli insandır. Nasıl yaşayacağına karar veren insan çözüm geliştiren insandır. Ve sen bu kahramanlar sayesinde “varsın” . Onlar ölüme değil, Yaşamaya Giden insanlardır. Kul-köle-kurban olarak yaşadığın müddetçe iktidarlar, despotlar, kastik katiller olacaktır. Bedenine, ruhuna, emeğine, sana tecavüz eden daişliler olacaktır. Ellerim kollarım bağlı ne yapacağımı bilmiyorum dediğin müddetçe onurlu bir yaşamdan uzak yaşayacaksın. Ve unutma sen de onlar gibi olacaksın! Bu savaş bir toprak parçası savaşı değildir! Bu savaş insanlık savaşıdır. Bu savaş 2014 sürecinde kazanıldı. Bizlere ahlaklı, bilinçli insan olma kimliğini armağan etti. Bizlere kadın ve gençlik kimliklerimizi armağan etti. Ve bizlere, bu değerleri sahiplenme vasiyetinde bulundular. Ve şimdi eller kolları bağlı olmayarak Rojava’ya akmak ve sınırları yerle bir etmek gerekir. 15 Şubat Kürt Soykırımı tekrardan yaşatılmak istenilmektedir. Güneşimizi Karartamazsınız şehitlerinin direniş ruhuyla Rojava etrafında kenetlenen ateş topları olmalıyız. Bu ateş; Nisebin, Qoser, Pirsus, Cizîra Botan sınırlarına ortadan kaldırmalıdır. Türkiye’yi direniş cephesine dönüştürmelidir. Avrupa da yaşamı durdurmalıdır. Her bir direniş cephesi, çetelerin nefesini kesip insanlığa nefes olmalıdır. Özgür yaşamı kazanmadan, Nefes Alma Haram Olsun diyerekten serhildana geçmenin tamda zamanı. Ve ellerim Kollarım bağlı ne yapabilirim diyenlere; İNSAN OLMADA ISRAR, SOSYALİZMDE ISRARDIR! İNSANLIĞINA SAHİP ÇIK!