Devrimci Şiddetten Pozitif Eylem Biçimine: Hindistan’da Kadının Rengi

‘‘Kadın olmak en zorda olan olmaktır’’ diyor Önder APO. ‘En zorda olan’ olmamıza sebep, şüphesiz erkek egemen zihniyetidir. Kastik katilin Ana-Tanrıça düzenine saldırışı ve kendini bir sistem halinde örgütleyişinden bugüne, kadınlar dünyanın her yerinde sistematik şiddet, taciz ve tecavüze maruz kalmışlardır. Kadın olmanın en yakıcı gerçek olduğu yerlerden biri de Hindistan’dır. Genel olarak Hindistan’da kadınlar; toplumsal, ekonomik, kültürel ve politik anlamda birçok sorunla yüzyüze kalmaktadır. Çok uluslu, inançlı ve kültürlü yapısının ardındaki gerici gelenekler ve etnik ayrımcılık kadınların mücadele alanını da çok çeşitli kılmıştır. Hindistan’da kadınlar, bir yandan tanrıça figürleri ile yüceltilirken, diğer yandan kast sistemi gibi yapılarla alt sınıflara itilmiştir. Öyle ki Sati Geleneği ile kadınlar diri diri yakılmıştır. Her ne kadar Raja Ram Mohan Roy ve Ishwar Chandra Vidyasagar gibi aktivistler Sati uygulamasına karşı çıkarak 1829’da bu geleneğin yasaklanmasına öncülük etmiş olsalar da bu uygulama özelde kırsal alanlarda hala yoğunlukla devam etmektedir. Yürütülen kadın kırım politikaları kendisini sadece Sati kültüründe göstermez. Bunun yanında; kast sistemi, küçük yaşta kız çocuklarının evlendirilmesi, taciz ve tecavüz, kadınları ekonomik alandan tecriti ile açlık sınırına sürüklenmesi, temizlik ve hijyen malzemelerine ulaşımda tabulardan kaynaklı yaşanan zorluklar, kadın olmayı her saniye yakıcı kılmıştır. Fakat kadın direnişlerinin, bunlara karşı ayaklanıp örgütlenmenin ve öz savunmaya geçmenin de en renkli biçiminin yaşandığı alan olmuştur. Kadın hareketleri toplumsal cinsiyet eşitliği, eğitim ve ekonomik haklar, şiddetle mücadele, yerli halkların toprak hakkı, ekolojik mücadele ve kast sistemi gibi konularda önemli kazanımlar elde etmişlerdir. Tarih kim bilir kaç kadının bu şekilde direnerek bu dünyadan gidişine tanıklık edip de yazmamıştır. Öyle kadınlar da var ki tarih onları yazmasa da onlar direnişlerinin yarattığı etkiyle adlarını tarihe yazdırmıştır. Onlardan biri de Phollan Devi Bandit Quenn’dir. Alt tabakadan olan ve daha 10 yaşlarında bir kız çocuğuyken kendisinden yaşça büyük bir adamla evlendirilen Bandit’in bedeni çocuk yaşta yaşadığı tecavüzleri kaldıramamış ve evlendirildiği adamdan kaçmıştır. Köyüne döndükten sonra üst tabakadan erkeklerle birlikte olmayı reddettiği için suçlamalara tabii tutulmuş, köy içerisinde üst kast sistemi tarafından yargılanıp köyden atılmakla cezalandırılmıştır. Henüz genç bir kadınken köyünden sürülen Bandit, bir süre başka bir köyde akrabalarıyla yaşadıktan sonra burada da istenmemiş ve köyüne dönmek zorunda kalmıştır. Üst tabakadan erkeklerin ihbarı sonucu yakalanmış ve gözaltındayken de polisler tarafından tecavüze uğramış, bu kez de devlet şiddetiyle karşı karşıya kalmıştır. Daha sonra bir eşkiya çetesi onu kaçırmış, bu çete içerisindeki alt kasttan olan biriyle çetenin üst sınıf önderine karşı savaşmıştır. Onu cezalandırdıktan sonra grubun öncülerinden olmuş ve yerli halkın ve kadınların mücadelesinin sesi olmuştur. Askeri savunma anlamında kendini geliştiren, o zaman için bir gerilla hareketi gibi yaşayan Bandit, tanrıça anlamına gelen Devi unvanını almıştır. Artık Bandit alt sınıftan yerli halkın sesi olarak üst sınıfın zorbalarını, köy köy gezip küçük kızlarla zorla evlenen erkekleri cezalandıran bir halk kahramanıdır. ‘‘Küçük Kızlarla Evlenilmez’’ sloganıyla yaptığı öz savunma eylemleriyle en çok da kadınların ve kız çocukların kahramanıdır. Eylemleri köyden köye yayılmış, yerli halkın kadınlarında cins ve sınıf çelişkisinin güçlenmesine öncülük etmiştir. Eylemlerinin büyüklüğü öyle bir düzeye ulaşmıştır ki artık o dönemin mevcut iktidarını tehdit eder düzeye gelmiştir. Phollan Devi ve grubunun eylemlerine karşı çaresiz kalan hükümet, gruba barış çağrısında bulunmuştur. Bandit Quenn ve grubu binlerce kişiden oluşan yerli halkın katılımıyla resmi bir törenle silah bırakmış ve kısa bir tutukluluktan sonra aktif siyasete katılmıştır. Kadınları ve alt sınıftan yerli halkı koruma mücadelesini Hindistan hükümetinin bir bakanı olarak sürdürürken bir suikast sonucu yaşamını yitirmiştir. Fakat mücadele yöntemleri ve yaşadığı saldırılara karşı ısrarlı duruşu, Hindistan kadınlarının hafızasında güçlü bir yer edinmiştir. 2006 yılında kurulan Gulabi Gang grubu onun mücadelesinden esinlenerek 50 kişiyle kurulmuşken bugün 250 bin üyeye sahiptir. Gruba bu kez de Sampat Pal Devi öncülük etmiş, şiddet, tecavüz ve yolsuzlukla mücadele etmiştir. Hint geleneklerinde önemli bir yer edinen pembe giysileri ve Hindistan doğasının sembolü olan bambu ağaçlarının saplarıyla kitlesel baskınlar yapmış, bu sopalarla tecavüzcü ve tacizcileri cezalandırmışlardır. Sadece fiziksel değil sosyal baskı ile de yerellerde toplumsal adalet sistemi ve kadınların yönetime katılmasında etkili olmuşlardır. Hindistanda kadınların mücadelesi, mevcut çelişkilerden kaynaklı her zaman bir sınıf ve ekoloji mücadelesidir de. Hint kadınlarının doğalarına, ormanlarına ve kültürlerine bağlılığı, bunları korumak için onlarda yaratıcı yöntemleri açığa çıkarmıştır. Chipko kelimesi Hint dilinde ‘‘sarılmak’’ anlamına gelirken bu eylem modeline eski bir Hint efsanesi ilham olmuştur. Efsaneye göre Mihrace’nin baltalı adamları, yeni kalenin inşaatında kullanmak üzere köylülerin ağaçlarını kesmeye gelmişler; Amrita Devi adlı kız çocuğu, köylülerle birlikte ağaçlara sarılarak onlara engel olmuştur. Bu hikaye Himalaya dağlarının eteklerinde yaşayan halkın hafızasında derin bir yer edinmiştir. Hint Hükümetinin kereste üretimini arttırmak için kırımdan geçirdiği ormanlar, yerli halk için yaşamsal bir önem barındırıyordu. Hem geçim kaynağı hem de yoğun yağışlı bir bölge olmasından kaynaklı sel ve diğer doğal felaketlere karşı halkın yaşam alanını koruyordu. Başta kadınlar olmak üzere köylüler bu politikalara karşı küçük gruplar halinde örgütlenip kitlesel eylemler yapmaya başladılar. Firma sahiplerini davul sesleri ve sloganlarla kovalamak gibi şiddet içermeyen pozitif eylem modelleriyle de direndiler. Başka bir köyde Gaura Devi adında ellili yaşlarda bir köylü kadının öncülük ettiği ve 30’a yakın kadının ağaçlara sarılarak kesimi önlemeye çalıştığı bir başka gün de, devlet yetkilileri ve firma sahipleri kadınlara tecavüz etmeye çalıştılar. Slogan atarak ve yere düşmemek için ağaçlara sarılarak direnen kadınlara başka köylü kadınlardan gelen destekle, günlerce ağaçlara sarılı halde nöbet tutulan bu direniş de kazanıldı ve hükümet orman yasalarında değişiklik yapmak zorunda kaldı. Chipko Hareketi bu zaferle adını duyurdu, başka yerellerdeki halklara örnek oldu ve ekolojik bilinci arttırdı. Günümüzde Hindistan’da kadın hareketleri ve örgütleri devrimci şiddetten pozitif eylem modellerine, barışçıl yöntemlerden kültürel etkinliklerle yapılan direnişlerle Dünya Kadın Devrimi mücadelesindeki özgün yerini koruyor ve tüm dünya kadınlarının öz savunma mücadelesine renk katıyor. Amara TOLHILDAN
Kadın Kurtuluş Politikası ve Öz Savunma

“Kadın projem tamamlandı…şimdi önümde devasa bir pratik, bir yaşamsallaştırma görevi durmaktadır.” Önder APO Kadın kurtuluş ideolojisi 1998 yılının 8 Mart’ında Önder Apo tarafından ilan edildiğinde Kürt kadınları şahsında bütün kadınların mücadele mirasında büyük bir adım atılmış oldu. O günden beri Kürt Özgür Kadın Hareketi kadın kurtuluş ideolojisini geliştirmekte, onun etrafında örgütlenmekte ve dünya kadın hareketlerine ilham olmakta. Son süreçte ise Önder Apo kadın kurtuluş politikasının geliştirilmesi gerektiğinden bahsetti. Peki kadın kurtuluş politikası nedir? Kadın kurtuluş ideolojisi ve politikası arasında nasıl bir ilişki var? Genç kadınlar olarak bu sorulara cevap verdikçe bu sürece nasıl öncülük edeceğimizi de ideolojiden politikaya nasıl geçeceğimizi de tartışmış olacağız. O halde cevap aramaya başlamak en iyisi. Önder APO ideolojiyi “iradeye kavuşmuş, programlaştırılabilen, içinden strateji ve taktik çıkartılabilecek irade, düşünce sistematiği” olarak tanımlar. Kadın kurtuluş ideolojisi de bu anlamı ile 98 yılından beri programlaştırılan, stratejik ve taktik yaklaşıma sahip olan bir düşünce sistematiği olarak gelişir. Peki ideolojimizin politikleşmesinden kastımız, bu zamana kadar ideolojimiz ile bir politika yaratamadığımız mı? Şüphesiz Kürt Özgür Kadın Hareketi yıllara dayanan tecrübesi, önce ordulaşması sonra partileşmesi ile dünya kadın hareketleri içinde özgün yerini oluşturmuştur. Yine de hedeflerimize ulaşırken yaşadığımız gecikme, hedef ile pratik arasındaki makas açıklığımız ideolojimizin pratikleşmesinde yaşadığımız eksiklikliği daha fazla gün yüzüne çıkarıyor. Bu pratik, şüphesiz ideolojiden kopuk değildir. Fakat pratiğimizi, yani yaşamsallaştırmamızı %100 ideoloji ile ele almamız dogmalar yaratacaktır. Bu gerçekliği ele aldığımızda yaşamsallaşmanın esneklik paylarını göz önünde bulundurmak önemli olacaktır. Kadınla ilgili olarak; kimlik, hisler, politiklik, askerilik, bilim gibi birçok noktada hem hareketimiz içinde hem de dünyada bir külliyat geliştirilmiştir. Kadın mücadelesi bunca saldırıya rağmen kendisini dünya genelinde örgütlemektedir. Yine de dönüp baktığımızda kapitalist modernitenin saldırıları karşısında parçalı mücadele içinde kaldığımızı görmekteyiz. Bu parçalılık özgünlüğün bir yansımasından ziyade politikleşmemiş, dar alana sıkışmış, %100 ideoloji ile hareket etme çabasına girmiş olmanın yansımasıdır. Bu nedenle dünya kadınlarının ortak politikasını oluşturmakta zorlanma yaşıyoruz. Bu ortak politika tek merkezden yürütülecek, coğrafi, sosyolojik, kimliksel özgünlükleri yok sayacak bir tekillikten ziyade ortak noktalardan birleştirecek bir çoğulluğu imlemektedir. Bu nedenle kadın kurtuluş politikası, daha fazla genişleyen ve yaşamsallaştırılan bir hareket yaratma amacı olarak tanımlanabilir. Kadın kurtuluş politikasından bahsederken şüphesiz özsavunmanın üzerine eğilmemiz gerekir. Çünkü 20. yüzyılda uykuya yatırılmış, yok sayılmış, çarpıtılmış kadın gerçekliğinin canlanması, ayaklanması kadınların ilk önce özsavunma üzerine yoğunlaşması ile gerçekleşti. Bu özsavunma başlangıçta doğadaki her canlıya benzer şekilde fiziki olarak ortaya çıktı. Oy hakkı için sabotaj, açlık grevi ve kendini feda eylemleri; faşizme karşı silahlı birlikler; sömürgeciliğe karşı kadın gerillalaşması… Kadınlar kendilerini erkek egemen saldırılara karşı ilk önce fiziki olarak korumayı öğrendiler. Sonrasında dünya tarihinin kadın tarihi olmadığını, bilimin kadınları es geçtiğini, felsefenin kadınlara yasaklandığını öğrendiler. Böylece fiziki özsavunmayla başlayan süreç, kadınların kendi kimliklerini oluşturdukları bir fikri özsavunmaya dönüştü. Kadınlar egemen erkek zihniyetine karşı kendi düşünce sistemlerini oluşturmaya başladılar. Bugün bu miras ile mücadelemizi sürdürüyoruz. Bu mirasın oluşturduğu temel sayesinde 21. yüzyılın kadın özgürlük yüzyılı olacağı iddiasını hala koruyoruz. 21. yüzyılın ilk çeyreği mücadele ve saldırı diyalektiğinin çetinliği içinde geçti. İki farklı zihniyetin çarpışması daha görünür hale geldi, kadın kurtuluş ideolojimize saldırılar da yoğunlaştı. Her ne kadar dünya kadın hareketleri mücadele bayrağını hep yukarda tutarak erkek egemen sisteme teslim olmamışsa da onun dışında bir yaşam inşa etmede de isteneni gerçekleştiremedi. Özsavunmamız bizi teslim olmaktan alıkoysa bile politikasız kalmak yaşamsallaşmanın istenildiği ölçüde gerçekleşmemesine yol açtı. O halde özsavunmanın sadece fiziki bir ayakta kalıştan ibaret olduğunu kabul edebilir miyiz? Özsavunma sadece bir hayatta kalma ya da kendini koruma olarak ifade edilemez. En azından tecrübelerimiz böyle ifadelendirilemeyeceğini göstermekte. Doğada canlıların özsavunması kendini (soy) devam ettirme şeklinde algılanır. İnsan varlığının sadece kendini (soyunu ) devam ettirmesinin varlığına ters düşeceği aşikardır. Düşündüğünü düşünebilen bir varlık olarak insan bu zamana kadar gelişimini biyolojik çoğalımlardan daha çok zihinsel çoğalımlar ile gerçekleştirmiştir. Bugün de fiziki çoğalımın varlığı devam ettireceğini iddia etmek indirgemeci biyolojik bir yaklaşım olacaktır. Bu nedenle özsavunmanın salt fiziki bir korunmadan ziyade zihinsel sıçramaları içermesi gerekmektedir. Bunun sağlanması için politikleşmiş bir ideolojiyi gereksim duyulur. Buradan yola çıkarak kadın kurtuluş politikasının özsavunma ile iç içe geçtiği söylenebilir. Özsavunma hali politika oluşturmanın kendisi olmaktadır. Hayatta kaldığımız kadar yaşamı yeniden inşa etme, yaşamı yeniden inşa ettikçe hayatta kalma… Kurtuluş politikasının özsavunmasından anladığımız budur. Sonuç olarak, kadın kurtuluş politikası içinde taktik hamleleri barındıran esnekliği ile ideolojinin yaşamsallaşmasıdır. Önder Apo, uluslararası komplo sonrasında “kadın özgürlük projem yarım kaldı” demişti. Geçen 26 yılın ardındansa “projem tamamlandı artık yaşamsallaşması gerekmektedir” demekte. Biz genç kadınlar için de tamamlanan projenin yaşamsallaşması önceliklidir. Hiçbir düşünsel mirasın olmadığı eski zamanlardan daha iyi bir yerde olsak bile, sınırlı bir yaşamsal mirasın olması bizler için bir zorluktur. Yine de önemli olan bütün zorlukları göğüsleyerek kurtuluşa giden yolda yürümesini bilmek ve hep aynı heyecan ile yola devam etmektir. Bu yolda yürürken bütün mücadele yöntemlerinin iç içe geçtiğini bilmemiz gerekir. Özsavunma-örgütlülük yaşamsallaşma iç içe giren bir ilişki içindedir. O halde burada örgütlülüğe de değinmek elzemdir. Nasıl ki klanlar, kabileler, aşiretler ve sonrasında modern örgütler içerdiği diğer özelliklerin yanında aynı zamanda bir özsavunma, yaşamsallaştırma birlikleri ise biz de örgütlülüğümüze bu bilinç ile yaklaşmalıyız. Genç kadınların kurduğu ve kuracağı her komün – kitap, bilim, tarih, sinema, kültür, sanat, doğa vb. odaklandığı konuyla birlikte özsavunma örgütü de olmaktadır. Özsavunmasını sağladıkça bildiğini ve öğrendiğini pratiğe yansıtarak yaşamsallaştıracaktır. Bu sayede kadın özgürlük politikası gerçekleşecektir. Kadın özgürlük politikası sadece kadınların kurtuluşunu değil, tüm toplumun kurtuluşunu hedeflemektedir. O halde tüm dünyayı değiştirme gücüne sahip olma onunla aynı oranda hayal gücü, çalışma, pratik ve politika gerektirmektedir. Yaşamsallaştıkça kendini koruyacak, kendini korudukça gelişecek kadın kurtuluş mücadelesi için vakit kaybetmeden çalışmalara başlamalı 21. Yüzyıl da kadın devrimini yakalamalıyız! Nûjiyan MAHÎR
Wateya Manîfestoyê

Pêvajoya Aşitî û Civaka Demokratik ku Rêber APO da destpêkirin saleke xwe tijî kir. Bêguman gel û ciwanên me girîngiya pêvajoyê dizanin û dişopînin. Pîştî deh salên ku hem êrîşên dewleta Tirk hem jî berxwedana gel û gerîla gihaştibu astekî jor, Rêber Apo ji bo sekinandina vî şerê bi însîyatîfa xwe ev pêvajo da destpêkirin. Niha jî bê rawestan ji bo serkeftina wê kar dide meşandin. Rêber Apo weke encama lêhûrbûna 27 salan Manifestoya Civaka Komînal û Demokratîk amade kir. Ji bo em karibin guhertinên pêwîst fêm bikin, mêzekirinên xwe yên dîrokê ji nûve dest bigrin û bi çavekî nû li pêvajoya guhertin-veguhertinê binêrin, di manîfestoyê de tekîliya dîrokê bi roja me ya îro re û tekîliya mirov bi gerdûnê re berfireh nirxand. Jiberkirinên me yên di derbarê dîrokê de hilweşand. Ev manifesto hîşt ku em bi çavekê nû li heqîqeta dîrokî meyze bikin. Di heman demê de Rêber APO, sosyolojiya civakî û dîrokî di eksena jin de dest girtiye. Di şexsê jinê de civak nirxandiye û sosyolojiya wê ya dîrokî bi berfirehî vekiriye. Li ser bandora sosyalîzma pêkhatî li ser tevgera me ku dibû sedema dubarebûn û xitimandinan sekînî ye. Rêbertî ji bo bihûrandina vê, rêya guhertin-veguhertinê û li şûna sosyalîzma pêkhatî avakirina sosyalîzma demokratik danîye pêşiya me. Lewma ji bo çareserkirina pirsgirêka Kurd û Rojhilata Navîn, bi paradigmaya demokratîk, ekolojîk û azadiya jin re avakirina zihniyet û pergala netewa demokratik, rêyeke jêveneger e. Bi taybet pêşxistina entegrasyona demokratik wê di çareserkirina pirsgirêka Kurd de rolekî sereke bileyze. Rast xwendin û fêmkirina manîfestoyê ji bo me ciwan û jinên ciwan giring e. Di Newroza îsal de ev manifesto bi navê Manîfestoya Civaka Komînal û Demokratîk hatiye weşandin û gihîştiye ber deste me. Bi vê yekê re erkekî girîng dikeve ser milê me. Divê em manîfestoyê baş bixwînin, kûr fêmbikin û rast pêkbînin. Her ciwanek divê xwedî biryardarî be ku bibe komînar û sosyalîst. Pêwîste berpirsyariya xwe ya civakî, bi avakirina kesayet û civakek demokratik re pêkbîne. Ev manifestoya dîrokî erkekî bi vî rengî dide ser milê me jin û ciwanan. Divê her ciwanek, vê berpirsyartiyê bi feraseta komînê, weke zanebûn û hişmendiya hebûna xwe dest bigre. Bêguman bi rihê komînê jiyan kirin tê wateya ku tu civaka xwe û pêşeroja xwe ava dikî. Ev jî girêdanbûna ferd, bi dîrok û çanda xwe ve dide nîşandan. Bi komîn jiyankirin, hêza zanebûn û îradeya azadiyê dixwaze. Ji bo xwe gihandin û berpirsyariyên xwe pêkanînê, xwendina manifesto giring e û ev manifesto wê ji bo rêya rast bibe ronahiyek. Ji bo rast xwendin û fêmkirina vê manîfestoyê divê em bi rêbazên dewlemend ve bixwînin. Ger rast fêmkirin çênebe emê nikaribin rast pêkbînin jî. Rêbertî di manîfestoyê de hemû tiştî dispêre dîrok û felsefeyê, vê jî bi jiyanê re girê dide. Di zanebûna dîrokî û felsefî de, bingeh girînge. Em dikarin bi rêya xwendina paraznameyên Rêber Apo vê bingehê di xwe de ava bikin. Mijarên di paraznameyan de hatine ziman, bi awayekê temamker di vê manîfestoyê de jî hatine destgirtin. Dîsa rêbazên lêkolînê divê em pêşbixin. Dîroka felsefeyê û kesayetên fîlozofan, dîroka Kurd û Rojhilata Navîn, sîstema kapîtalîzm û diroka pêşketina wê, kuantum û çêbûna însan, moderniteya demokratik û şaxên wê… Divê em yêk bi yêk van mijaran lêkolîn bikin û zanebûna xwe di van mijaran de kûr bikin. Ji ber manîfesto ji 8 beşan pêk tê û di her beşekê de ev mijarana bi berfirehî hatine nirxandin. Ji bo em karibin nirxandinên Rêber Apo baştir fêm bikin, rêbaza lêkolînê wê ji me re bibe alîkar. Rêber Apo girêdayî mijarên di manifesto de hatine nirxandin, gelek pirtûkan pêşnîyar dike. Ev pirtûk dikarin ji bo me bibin çavkanî ku em di manîfestoyê de kûrbûyînekî bidin ava kirin. Weke mînak; Rêbertî pirtûka Yildiz Cibircıoxlu ku di derbarê dîroka jin de nivîsandiye pêşniyar kir. Dîroka Jin ya bênîvîs, ev pirtûk bal dikşîne ser mijara jin û pirsgirêkên ku jiyan dike, rola jina xwendawend di dîroka mirovahiyê de. Jinên ciwan dikarin vê pirtûka bi navê “Dîroka Jin Ya Bênivîs” bixwînin. Dîsa ji bo dîroka jin, behsa ‘4 qatmanên jin’ kir. Ev, mijareke giringe ku em li ser lêkolînan bikin û nas bikin. Ji bo fêmkirinê gelek çavkanî hene ku dikare sud jê were girtin. Di manifesto de beşa duyem ku bi navê ‘Xwezaya Civakî û Pirsgirêk’ derbas dibe de Rêber Apo mijara jin bi berfirehî nirxandiye û pirsgirêka jin-zilam weke nakokiya yekem binav kiriye. Di encama nakokiya yekem de di dîrokî de zilam xwe weke gruba nêçîrvan rêxistin dikin. Rêbertî ji wan re pênaseya kujerê kastîk danî. Ev grup ango koma zilaman êrîş bir ser civakîbûna ku derdora jin-dayik de ava dibû. Di encama vê de ev pirsgirêk derketiye holê. Ji wê rojê heta roja me ya îro ev nakokî her mezintir dibe. Aliyekî zilam desthilatdarî û koletiyê ava dike aliyekî din jî rastiya civaka ku tê dagirkirin û kolekirin heye. Ev rewş mirovahiyê tîne merheleyekî wusa ku li dijî hebûna katîlên kastîk parastina nirxên jin a civaka komûnal heta roja me ya îro esasekê bingehîn ya têkoşînê ye. Gelek mijarên dîrokî hebûn ku me berî jî gelek ji wan şîrove dikir. Lê bi manîfestoya nû re ev guherî. Weke mînak; di mijara serdema neolîtîkê û dîroka çêbûna Xerapreşkê de Rêber Apo jiberkirinên me şikand û hîn jî asoyekî nû bi me dide qezenç kirin. Ji bo em karibin baştir fêm bikin, divê lêkolîn û xwendinên xwe zêde bikin. Dema ku em vê yekê bi îstîqrar bikin, emê ferq bikin ku di rêbazên me de dewlemendî pêşketine, mêzekirin û asoya me berfirehtir bûye. Me giringî, erk û berpirsiyariya ciwan û jinên ciwan ya xwe avakirin û pêşxistinê anîbû ziman. Ev hem erkê her ciwaneki ye hem jî erkê komînê ye ku xwe perwerde bike û ji bo civaka xwe xizmetê bike. Her ciwanekê xwe weke APOYİ pênase dike, divê felsefeya Apoyî nas bike, kûr bibe û jiyanî bike. Divê em weke ciwan û jinên ciwan, xwe di felsefeya Apoyî da zane bikin û erkên pêvajoya Aşitî û Civaka Demokratîk pêkanîn bi vê şeklî gengaz e. Berjîn
KENDİNİ SAVUNMAYI BİL!

“…her türün kendine göre bir savunma duruşuna sahip olması ilke düzeyindedir. Savunmadan yoksun bir varlık neredeyse yok gibidir.” “Ben Gül Teorisi diyorum. Gül üzerine düşündüm. Gül kendini korumak için diken çıkarıyor. Bir Gülün, bir bitkinin bile öz savunması vardır. Öz savunma için doğaya bakmak gerekir, tabiata bakmak bile yeterlidir. Bir gül kadar bile kendimizi öz savunmaya hakkımız yok mudur?” Doğada varlığa dönük tehlikeler karşısında kendini savunma temel bir motivasyon, yaşamsal tepki olarak bütün canlılarda bulunmaktadır. Tüm gözlemler ve araştırmalar göstermiştir ki doğa-evrende saldırı değil savunma refleksi, güdüsü, eylemi vardır. Buna da varoluşun niteliği, varlığın gerekliliği anlamındaki öz savunma denmektedir. Öz savunma sonsuz kombinasyon içindeki evrende birbirini tüketmeden, hakimiyet altına almadan var olmayı sağlayan böylece evrensel uyuma yol açan temel bir varoluşsal eylemdir. Varoluş enerji-tin{ruh}-zekâ dediğimiz özdür, varlık onun bedenidir. Haliyle öz savunma bu özün kendi bedenini{varlığı} yaşatmak ve süreklileştirmek için geliştirdiği korunma kurallarıdır. Her varoluş bu anlamda sezgi, zekâ ve akıl güçlerini kullanarak kendi varlığını belirler. Varoluş, varlığa kavuşmak için önce kendini savunma bilgisine muhtaç olduğunu kavrar ve savunma bilgisini anlamlandırır. Kuşkusuz anlamlaşmayı, var olmayı ve onu korumayı başından itibaren belirleyen şey ise yaşamak istemidir. Yaşam bu anlamda canlı organizmanın bilincine vardığı evrendir. İnsan varoluşu ise zekâsıyla kendini, doğayı ve toplumu dönüştürme ve yeni inşalara kavuşturma potansiyelindedir. Bu anlamda insan varoluşu, varlığın toplumsal tarihleşmesini anlatır. Yani insan, varoluşunu savunmak için toplumsallaşan varlık olmaktadır. Kendini gerçekleştirme, düşünme, oluşturma ve tanımlamak varoluşun ruhsal-manevi korunma alanıdır. Varlığını düşünen, belirleyen, çeşitlendiren ve kararlaştıran varoluşunu gerçekleştirebilir, tarihleşebilir. Bu bağlamda insanın varoluşsal mücadele tarihine bakıldığında ikinci doğa olarak bilinen, yeryüzünün en zayıf ve korunmaya en muhtaç canlısı olan insan varoluşunu varlıklaştırmaya, süreklileştirmeye ve yaşamını fiziki ve ruhi idame ettirmeye en müsait sistem olan kadın eksenli toplumsallaşmayı yani kültürleşmeyi geliştirerek tarihin çok uzun bir döneminde öz savunma ilkesine göre yaşamış, varlıksal varoluşunu bu temelde sürdürmüştür. Bütün bu dönem boyunca klan biçiminde örgütlenen insan toplulukları gerek yerçizim{coğrafya}, iklim ve diğer canlılardan, gerekse de kendilerinden olmayan insan topluluklarından gelebilecek tehlikelere karşı ancak öz savunmayla varlıklarını sürdürebilmişlerdir ve öz savunmanın dışına çıkan bir baskı, şiddet eğilimine girmemişlerdir. Böylece hem kendilerini koruyabilmiş, varlıklarını süreklileştirebilmişlerdir hem de birbirlerine yaşam zemini tanıyarak birlikte var olmayı gerçekleştirebilmişlerdir. İnsanlığın en uzun süreci ve esas olarak ana-kadın soylu olan klan tarihi göstermiştir ki varoluş ancak öz savunmayla mümkün olabilmekte ve varlığın sürekliliği içinde öz savunmayı aşan bir güvenlik anlayışı, algısı, eylemi gerekmemektedir. Bu sınırdaki toplum, doğal toplum yani doğadan kopmamış politik-ahlaki toplumdur. Bu kapsamda bu hakikatten anlaşılan odur ki insanlık ana kadın öncülüğünde öz savunma esaslı varoluşsal varlığını, tarihini hem içte ve dışta gelebilecek fiziki tehlikelere hem de ideolojik yok oluşa karşı kadın eliyle kültür yaratan bir dinamikle kendini her an var etmeye korumaya dönük iradeli, özgürlükçü ve demokratik toplum anlayışıyla tarihsel-toplumsal bir akış ve mücadele içinde olmuştur. Ta ki kendini bir kastik katil grup olarak örgütleyen erkekçi zihniyetin bu tarihsel toplumsal akışı dumura uğratıp en önemli öz savunma dinamiği olan toplumsallığı kadın şahsında saldırıya uğratana kadar. Peki, nasıl oldu da kadın ve toplumu bu denli bir öz savunmasızlık içine düşürüldüler ve bu savunmasızlık hali nasıl gelişti? Şüphesiz bunu en güzel Önder Apo ifadelendirir. Önder Apo; “Kadın bitki toplar. Erkek avlanır, canlıyı öldürür. Savaş bir canlıyı öldürmektir. Hayvan öldürmek cinayettir. Kadının bitki tohumları etrafında toplumsallığı oluşturması bambaşka bir olaydır. Birisi şu andaki katliamcı topluma dönüştü, birisi hala toplumu ayakta tutmaya çalışır. Dolayısıyla toplumu ayakta tutma kültürü kadın etrafında gelişen bir sosyolojiye dayanır. Savaşı esas alan, ganimeti esas alan toplum, erkek ağırlıklı toplumdur. Onun işi gücü artık-değerdir. Bir artık-değer imkânı oluşmaya başlarsa, kadının etrafında bir bitki toplama, bir besin artırımı olursa erkek buna göz diker. Erkek, hayvan da avlar, ama bir de kadının topladığı besinlere el koyar. Hem besine el koyar hem kadına el koyar. Hikâye böyle başlar.” Diye değerlendirir. Şüphesiz kadını bu düzeye getirmek toplumu savunmasız bırakmakla eşdeğer olup tüm korunma araçlarından mahrum etmek, bir anda ve salt fiziki baskılarla gelişen bir durum değildir. Avcı kulübüne ve avcılık deneyimine dayanan erkek, kadına ve toplumsallığına saldırır. Kadını köleleştirmek için ilk yapması gereken şey önce öz savunmasını kırmak ve korunma duvarlarının tümünü yıkmak olduğundan, savunmasızlık ideolojik, politik ve sosyal olarak kölelik temelli inşa edilmiş ve en büyük darbeyi anacıl klan yaşamı yani komünal toplum almıştır. Önder Apo bu durumu kısaca “tarihsel-toplumsal sorunsallığın ilk hali ve temeli kadının köleleştirilmesi ve sömürülmesidir. Bu sömürü, ana-soylu toplumsal kültürden kastik katil yapıya dayalı erkek egemenlikli iktidar sistemine geçişin temelini oluşturur. Bundan sonrası kadın şahsında toplumsallığın baş aşağı gidiş sürecidir. Kadın şahsında tüm toplumsal değerler yozlaştırılır. Erkek egemenlikli kültürde erkek yükseltilir, yüceltilir; kadına ve kadın etrafında gelişen değerlere el konulur. Özü budur.’’ şeklinde değerlendirir. Kastik sistem örgütlenir, kendini inşa eder. Bu durum karşısında köleleşmek istemeyen ve avcı kastik katillere direnenler ise yine Önder Apo’nun deyimiyle “Açık ki düz yerlerde, ovalarda kendilerini savunamazlar, ama henüz erişilmeyen dağlık alanlara ve daha yükseklere çıkarlar. Savunmaya elverişli yerlere çekilirler ve kastik katile karşı bazı savunma aletleri ve yöntemleri geliştirirler. En önemlisi de ulaşılamayan dağ doruklarında kabile oluşumuna giderler. Kabileleri oluşum kökenleri itibariyle birer savunma örgütü olarak düşünmek gerekir. Etnisite, kabile ve aşiret yapıları esas olarak bu köleleştirici saldırılara karşı temel direniş birimleri-yapılarıdır. İlk siyasal birimler olup, özgürlüğü koruyucu, özgür yaşama bağlı klanların öz savunma birimleridir. İdeolojileri de öz savunma temellidir.’’ Bu klan ve kabileler, günümüze değin öz savunma temelli özgür komün yaşamına bağlılıklarını sürdürmüşlerdir. Fakat günümüzün tarihsel toplumsal gerçekliğinde kastik katil avcı grubunun örgütlülüğünü daha da derinleştirdiğini ve kendini süreklileştiren sistemsel yapılara dönüşerek toplumun öz savunma dinamiklerini, ideolojik-politik, ahlaki yapısını ve kadın eksenli kültürel değerlerini birer avcı kastik katil silahları olan modernleşmiş ulus devlet, kapitalist modernite aygıtlarıyla alabildiğine özelleşmiş özel saldırı politikalarıyla hedef aldığını görmekteyiz. Tüm bunlara karşın doğru mücadele hattında en doğru ve etkili öz savunma sistemini geliştirecek adım, şüphesiz öncelikli olarak kastik katilin ve kendini kurumsallaştırdığı her yapının ideolojik ve askeri argümanlarını doğru çözümlemek ve bu temelde süreklileşen, kendini yenileyen, bu esasta büyüten ve varoluşsal varlığını güvenceye alacak olan örgütlenme ve örgütleme sistemini güçlü kurmak ve bunu her an daha da büyütüp güçlendirmek olmalıdır. Şayet amaç demokratik ekolojik kadın özgürlükçü bir yaşamı örmek ise toplumlar ve halklar öncelikle kendilerinde öz savunma kültürünü geliştirerek varlıklarının
Hevpeyvîn Gerîlayeke Ezîdî Berîtan Dijwar re:

1- Dema ku we biryara tevlîbûna gerîla da, tiştê herî zêde we bandor kir çi bû? Her mirovek, xwedî çîrokek e û jiyana me hemûyan de werçerxên mezin hene ku em biryarên girîng derbarê jiyana xwe de didin. Taybet di pêvajoya ciwantiya xwe de mirov dema ku li ser pêşeroja xwe difikire, meyil û lêgerînên pir kûr çêdibe û wiha biryar û derketinên mezin digre. Ez jî tam di wan temenan de ketibûm nav lêgerîna jiyanekî biwate. Taybet ji ber nasnameya xwe ya Ezdayetiyê nakokiyên wekî hebûn, min kûr de hîs dikir. Qetlîamên ku di serê civaka Ezîdî de pêkhatibû, di min de hêrsekî mezin ava dikir. Di heman demê de wekî jin, feodalîzm û zayendperestiya civakê de di min de hêrs ava dikir. Min dema qetlîam û bindestiya jinan didît nikarîbûm çavê xwe jê re bigrim. Ji ber ez bi xwe jî parçeyekî ji vê bindestiyê bûm. Dema ku lêpirsîn û nakokiyên min yê wiha despê kir, min xwest ez tiştekî bikim. Ji ber tenê di malê de rûniştin wîcdanê min nerehet dikir. Bi tesadûfî ez rast li endamên Yekîtiya Jinên Ciwan ya Şengalê hatim. Naskirina min ya şoreşê û Rêbertî wê demê pêş ket. Min hêdî hêdî nakokiyê xwe yên jinbûnê û Ezdayetiyê re bersiv didît. Min nêzî 4 meh xebatê YJCŞ meşand. Min li cem wan xwe pir biqîmet hîs dikir. Ev hêstekî pir xweş bû. Tê bîra min; berî ku heval werin malê, min pir kelecan digirt û şaşopaşo dibûm. Ez diketim nav û min hemû mal paqij dikir. Min li ser dayîka xwe zext dikir ku xwarinên herî xweş amade bike. Dema dihatin min tenê wan temaşe dikir. Kenê wan, hezkirina û hûrmeta wan ya bi hevdû re, hevaltiya wan pir min bandor dikir. Min hîs dikir dema ez li cem wan bim, her bi ewleh û aram im. Te digot qey çiyayek li pişt min e. Piştî demekî min dîsa bi tesadûfî fîlmekî gerîla temaşe kir. Dîmenê gerîlayên jin pir min bandor kir. Ez li xwe vegeriyam û min pirs kir: gelo ev heval çawa dikarin xwe ji her tiştî qut bikin û li ser lingên xwe bisekinin. Nakokîyên min yê pergalê û malbatê zêdê bûn. Ji ber pergala ku em di nav de mezin dibin her bi çavekî biçûk li jinê mêze dikir û jin nikaribû xwe bi xwe rêve bibe. Lê dema min hîn gerîlayên ku ji bo rizgarkirina Şingalî hatibûn naskir, hevalên jin didît, qalibên di serê min de şikest. Azadî di çavên wan de dibiriqî û min dikişand. Çiyayên azad bang li min dikir û min dixwast bibim parçeyekî ji wê hevrêtiyê. Min biryara xwe ya tevlîbûnê girt û berê xwe da çiyayên azad. 2- Despêkê dema we biryar da û hûn hatin çiyayên azad hêstên we yên despêkê çawa bûn? Heta ku ez negihiştim armanca xwe min dev jê berneda. Dema min gava xwe ya yekemîn avêt nav refên gerîla min, jiyanekî cûda, cihekî pir cûda û cîhanekî pir bireng dît û ew kêliyên despêkê ji bîra min naçin. Ji ber êdî bi hezaran rêhevalên min hebûn. Min xwe bi nirx hîs dikir. Tiştê ku min despêkê fêm kir ew bû ku, di nav gerîla de cihê herkesî heye û di hemû mijaran de îradeya herkesî heye û tu dikarî ji hemû lêgerîn û meraqa xwe re bersiv bibînî. Îradeya ku heval didan min, pir cuda bû. Fîşeka yekemîn ku min avêt hîn jî di bîra min de ye. Dema hîn ez nû hatibûm, Şehîd Çiya Hozan ji min pirs kir û got “tirsa te ya herî mezin çi ye?” Min got sîlah e. Şehît Çiya ji bo ku ez tirsa xwe derbas bikim ew roj rabû û min bir sîleh avêtinê. Hemû ziraviyên sîlehê fêrî min kir û dema kar anînê hat. Heval Çiya hêz da min û min bi vî awayî fîşeka xwe ya yekemîn teqand. Ji bo ku ez moral bigrim çepik lêdixist. Piştre min fêrî avjeniyê kir. Min xwe wekî zarokekî nû ji dayîk bûye û fêrî meşê dibe hîs dikir. Ez dimeşiyam, carna diketim lê min dizanîbû kû wê rêhevalên min destê min bigrin û rakin. 3- We hem qala jiyana xwe ya pergalê hem jî qala jiyana biwate ya gerîla kir. Wekî gerîlayeke jin, bangazwaziya we ji bo jinên ciwan çi ye? Pergala desthilatdar ya heyî polîtîkayên herî kûr li ser me jinan dimeşîne. Bi taybet ji ber ku jinên ciwan hêza dînamîk ya civakê ne, xwezayî dibin hedefa esasî. Nifşa ku meyla wê ya azadiyê herî xurt e, ev nifşa dawî ku piştî 2000’î jidayîk bûye. Lêgerîna cûda û azad jiyankirinê di jinên ciwan de heye. Lê tam di vê xalê de îdeolojiya lîberalîzmê me dixe nav xapandinekî. Tiştê ku pêşkeş dike û wekî zîhniyetekî belav dike, di esasê xwe ji helandinê bêhtir tiştek din nîne. Her behsa ‘azadiyê’ tê kirin. Lê azadî di sînora madîyatê de hatiye fetisandin. Em hemû jî dizanin ku azadî ne tenê tiştekî şember û madî ye. Mirov çi bixwaze li xwe bike azad nabe. An jî kêngî bixwaze derbikeve derve, ji malbatê qût bibe jî azad nabe. Di pişt perdeya propagandaya azadiyê de kapîtalîzm dixwaze manewîyatê, exlaqê û nirxên jin birizîne. Jinê, bi çanda xerçkirinê re ji nasnameya xwe dûr bixe. Pir jinên ciwan difikirin ku niha êdî koletiya jin kêmtir bûye, jin li gorî berî zêdetir azad e. Lê em rastiyê binêrin; berê koletî û bindestî li ser me bi zorê dihate ferz kirin. Ji ber vê kes, di ferqa bindestiya xwe de bû. Niha bi awayekî pir zirav û nerm ev koletî ser me tê ferz kirin. Ji me re mafê hilbijartinê didin, lê vebijêrk hemû ji aliyên wan ve tên diyar kirin. Pir tiştê ku jinên ciwan difikirin bi îradeya xwe dikin, di esasê xwe de ne bi îradeya wan e. Bi bandoriya çanda popûler ve biryar didin û dîsa dikevin xizmeta pergala zilamsalar. Di pergalekî wiha ku herkes dişibe hevdû de jiyan kirin ji min re pir zehmet hat. Ez bawerim ji bo jinên ciwanên ku li azadiyê digerin, naxwazin jirêzê
Zekânın Yoğun Alanları Özgürlüğe Hassas Alanlardır I

Özgürlük adeta evrenin amacıdır diyesim geliyor. Evren gerçekten özgürlük peşinde midir diye kendime sıkça sormuşumdur. Özgürlüğü sadece insan toplumunda derin bir arayış olarak söylemleştirmek bana hep eksik gelmiş; mutlaka evrenle ilgili bir yönü vardır diye düşünmüşümdür. Evrenin temel taşları olarak parçacık-enerji ikilemini düşündüğümüzde, enerjinin özgürlük demek olduğunu çekinmeden vurgularım. Maddi parçacığın ise, mahkûm haldeki enerji paketçiği olduğuna inanırım. Işık bir enerji halidir. Işığın ne kadar özgür bir akışkanlığa sahip olduğu inkâr edilebilir mi? Enerjinin en küçük parçacık hali olarak tanımlanan kuantaların, günümüzde neredeyse tüm çeşitliliği izah eden etken olarak anlamlandırılmasına da katılmak durumundayız. Evet, kuantumsal hareket tüm çeşitliliğin yaratıcı gücüdür. Acaba hep aranan Tanrı bu mudur demekten kendimi alıkoyamıyorum. Evren-üstünün tıpkı bir kuantum karakterinde olduğu söylenirken de yine heyecanlanır ve olabilir derim. Yine acaba dıştan Tanrı yaratıcılığı buna mı denir demekten kendimi alıkoyamıyorum. Özgürlük konusunda bencil olmamak, insan indirgemeciliğine düşmemek bence önemlidir. Kafesteki hayvanın büyük özgürlük çırpınışı yadsınabilir mi? Bülbülün şakıması en değme senfoniyi geride bırakırken, bu gerçekliği özgürlük dışında hangi kavramla izah edebiliriz? Daha da ileri gidersek, evrenin tüm sesleri, renkleri özgürlüğü düşündürmüyor mu? İnsan toplumunun en derin ilk ve son köleleri olarak kadının tüm çırpınışları özgürlük arayışından başka hangi kavramla izah edilebilir? En derinlikli filozofların, örneğin Spinoza‘nın, özgürlüğü cehaletten çıkış, anlam gücü olarak yorumlaması aynı kapıya çıkmıyor mu? Sorunu sonsuz içeriği içinde boğmak istemiyorum. Ayrıca anadan dogma ‘mahkûmiyet‘ halim olarak da söylemleştirmek istemiyorum. İspatı; Prometheus‘un anısına birkaç cümle dışında, bir nevi özgürlük arayışı da olan şiir yazmayı hiç denemedim. Onun da imgesellik dışında bir anlamı olmadığı bilinmektedir. Fakat özgürlük anlamının korkunç takipçisi olduğum göz ardı edilebilir mi? Toplumsal özgürlüğü sorunsallaştırırken, bu kısa girişimiz konunun derinliği konusunda uyarıcı kılmak içindir. Toplumun zekâ yoğunluğu en gelişkin doğa olarak tanımı, özgürlük çözümlemesi konusunda da aydınlatıcıdır. Zekânın yoğun alanları özgürlüğe hassas alanlardır. Herhangi bir toplum zekâ, kültür, akıl gücü olarak kendini ne kadar yoğunlaştırmışsa, o denli özgürlüğe yatkın kılmıştır demek yerinde bir söylemdir. Yine bir toplum kendini bu zekâ, akıl ve kültür değerlerinden ne kadar yoksun kılmışsa veya yoksun bıraktırılmışsa, o denli köleliği yaşamaktadır deyimlemesi de doğru bir söylemdir. İbrani kabilesi konusunda yoğunlaşırken, aklıma hep iki temel özellikleri takılır. Birincisi, para konusundaki maharetleridir. Paranın hükümranlığını hep ellerinde bulundururlar. Bununla dünyayı kendilerine bağlayabileceklerini, hatta hükümleri altına alabileceklerini hem teorik hem pratik olarak yetkince bilmektedirler. Buna maddi dünya hükümranlığı da diyebiliriz. Bence daha önemli olan ikincisini, yani manevi hükümranlık sanatını daha iyi becermeleridir. Önce Yahudi peygamberleri, sonra yazarları, kapitalist modernitede ise her tür filozof, bilgin ve sanat adamları ve kadınlarıyla neredeyse tarihle yaşıt bir manevi kültürel hükümranlık kurmuşlardır. Dolayısıyla İbrani kabilesi kadar zengin ve özgür başka bir kabile yoktur demek son derece doğru bir tespittir. Çağımıza ilişkin birkaç örnek vermek bu gerçeği fazlasıyla doğrulayıcı olacaktır. Küresel ekonomiye hükmeden finans-kapitalin gerçek hükümdarlarının ezici çoğunluk gücü İbrani kökenlidir, yani Yahudi‘dir. Çağdaş felsefenin çıkışında Spinoza, sosyolojide Marks, psikolojide Freud, fizik biliminde Einstein adından bahsetmek, yüzlerce sanatsal, bilimsel ve politik kuramcıyı da bunlara eklemek, Yahudi entelektüel gücü hakkında yeterince fikir verebilir. Yahudilerin entelektüel âlemdeki hükümranlıkları inkâr edilebilir mi? Fakat madalyonun diğer yüzünde dünyanın öbürleri, ötekileri vardır. Bir tarafın maddi ve manevi zenginliği, gücü ve hükümranlığı, ötekilerin yoksulluğu, güçsüzlüğü ve sürülüğü pahasına gerçekleşir. Dolayısıyla Marks‘ın proletarya için söylediği meşhur söz, yani ‘‘Proletarya kendini özgürleştirmek (başka deyişle kurtarmak) istiyorsa, tüm toplumu özgürleştirmekten başka çaresi yoktur‘‘ deyişi Yahudiler için de geçerlidir. Marks bu sözü sanki Yahudileri düşünerek söylemiş gibidir. Eğer Yahudiler özgürlüklerinden, yani zenginlik, zekâ ve anlam güçlerinden emin olmak istiyorlarsa, dünya toplumunu benzer biçimde zenginleştirmekten ve manevi olarak güçlendirmekten başka yolları yoktur. Yoksa başlarına her an yeni Hitler‘ler peydahlanabilir. Bu anlamda Yahudi‘nin kurtuluşu, yani özgürlüğü, ancak dünya toplumunun kurtuluşu ve özgürlüğüyle iç içe düşünüldüğünde mümkündür. İnsanlık için çok şey başarmış Yahudiler için en onurlu görevin bu olduğundan da kuşku duyulmasa gerekir. O halde ötekilerin yoksulluğu ve cehaleti üzerine kurulu zenginlik ve manevi itibarların gerçek bir özgürlük değeri taşımadığını korkunç Yahudi soykırımından da anlamak mümkündür. Özgürlüğün gerçek anlamı, biz-öteki ayrımını aşan ve herkesçe paylaşılabilen karakterde olmasıdır. Merkezi uygarlık sistemini özgürlük sorunu temelinde değerlendirdiğimizde, giderek katmerleşen bir kölelikle yüklendiğini gözlemleriz. Kölelik üç boyutta da güçlü yaşatılır: İlkin ideolojik kölelik inşa edilir. Mitolojilerden korkutucu ve hükümran tanrılar inşa edilmesi, özellikle Sümer toplumunda çok çarpıcı ve anlaşılırdır. Zigguratın üst katı zihinlere hükmeden tanrı mekânı olarak düşünülür. Orta katlar rahiplerin politik yönetim karargâhlarıdır. En alt kat ise, her tür üretime koşturulan zanaatçı ve tarımcı çalışanların katı olarak hazırlanmıştır. Bu model günümüze kadar özde değişmemiş, sadece muazzam bir açılma-saçılma konumuna erişmiştir. Merkezi uygarlık sisteminin beş bin yıllık bu öyküsü gerçeğe en yakın tarih kurgusudur. Daha doğrusu, ampirik olarak gözlemlenen bir gerçekliktir. Zigguratı çözümlemek, merkezi uygarlık sistemini çözümlemektir; dolayısıyla günümüzün kapitalist dünya sistemini gerçek temeline oturtarak çözümlemektir. Sermaye ve iktidarın kümülâtif olarak sürekli gelişimi madalyonun bir yüzü iken, diğer yüzünde korkunç kölelik, açlık, yoksulluk ve sürüleşme vardır. Özgürlük sorununun nasıl derinleştiğini daha iyi anlıyoruz. Merkezi uygarlığın sistematiği, toplumun giderek özgürlükten yoksunlaştırılmasını ve sürü toplum derekesine düşürülmesini sağlamadan kendini sürdüremez, varlığını koruyamaz. Sistemin mantığındaki çözüm, daha fazla sermaye ve iktidar aygıtları oluşturmaktır. Bu ise, daha fazla yoksullaşma ve sürüleşme demektir. Özgürlük sorununun bu denli çok büyümesi ve her çağın temel sorunu haline gelmesi, sistemin doğasındaki ikileminden ötürüdür. Yahudi kabilesinin örnek konumunu boşuna sunmadık. Son derece öğreticidir. Özgürlüğü de, köleliği de Yahudilik üzerinden okumak, bu nedenle çağlar boyunca öneminden hiçbir şey yitirmemiştir. Paranın mı, bilincin mi daha çok özgürlük sağladığına ilişkin geleneksel tartışmayı da bu anlatım ışığında daha iyi kavrayabiliriz. Para bir sermaye birikim aracı olarak, yani artık-ürün ve değer gaspı olarak rol oynadıkça hep köleliğin aracı olacaktır. Sahibine bile hep katliamlar davet etmesi, paranın özgürlük için güvenilir bir araç olamayacağını gayet iyi açıklamaktadır. Para, enerjinin zıddı olan madde parçacığı rolündedir. Bilincin her zaman özgürlüğe daha yakın olduğu söylenebilir. Gerçeklik üzerine bilinç, her zaman özgürlüğe ufuk açar. Bilincin hep enerji akışkanlığı olarak tarifi de bu nedenledir.
KÜRDİSTAN DEVRİMİNİN YOLU
KÜRDİSTAN DEVRİMİNİN YOLU Kürdistan’da devrimin objektif şartlarının tahlilinden çıkan devrim teorisi ve programı oluşturma ve bunun rehberliğinde mücadele, yeni yeni gelişmektedir. Kürt aydınlarının, düşünce bağımlılığı ve kısırlığı nedeniyle, ülkelerinin tarihi ve somut şartlarının tahlili konusunda gösterdikleri yeteneksizlik, günümüzde henüz yeni aşılmaktadır. Şimdiye kadar devrim teorisi ve programı etrafında gelişmeyen yayın hareketi, legalizmin doğal sonucu olarak ülke gerçeklerini olduğu gibi yansıtamamış; bu nedenle, gençlik ve aydınların çeşitli sosyal-şoven ve reformist küçük-burjuva akımlarının etrafında odaklaşmasına ve aydın-gençlik hareketinin devrimci-yurtsever bir tarzda gelişmemesine yol açmıştır. Kürdistan gerçeği üzerinde düşünme ve hareket etmeyi kendine temel ilke edinen Hareketimiz, ülke somutundan kaynaklanan teorisi ve bu teoriye dayanan programıyla ideolojik, örgütsel ve politik alanda halkımıza önderlik etmeyi, kutsal ve tarihi bir görev bilmektedir. Aydınlar ve gençlik: Günümüz Kürdistan’ında giderek etkinlik kazanan modern bir tabaka da aydınlar ve gençliktir. Son yıllarda hızla gelişen Türk egemenliğinin amaçları doğrultusunda eğitilmeye çalışılan bu tabakanın ulusal ve sınıfsal bağları, kararsız ve iyice oturmamış bir yapı görünümündedir. Türk burjuvazisi bunları, kendi ulusal bütünlüğü içinde eritmek ve sınıf çıkarları doğrultusunda kullanmak için, yoğun bir asimilasyondan geçirmektedir. Türk ulusunun damgasını taşıyan ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal kurumlarda çalışmak, Türk dili ve kültürünün özümsenmesini gerektirdiğinden, böyle bir yapıyı kişiliklerinde somutlaştıramayanlar, ekonomik ve sosyal alanda başarılı olamamaktadırlar. Türk burjuvazisinin bu politikasının kurbanı olan bir yığın okumuş genç ve aydın Kürt, çağdaşlaşmayı Türkleşmekten ayrı görememekte, böylece kendi ulusal kişiliklerini kazanamadıklarından, hakim ulusa uşak olmaktan kurtulamamaktadırlar. İki ulus arasında tampon durumunda bulunan bu aydınlar ve gençliğin sınıfsal bağları da karmaşık bir yapıdadır. Genelde Türk hakim sınıflarıyla sıkı ilişkiler içinde bulunan ve onlardan ancak uşaklık sıfatlarıyla ayırt edilen Kürt hakim sınıflarının yapısı, onlardan kaynaklanan gençlik ve aydın kesim üzerine de yansımaktadır. Hangi ulusa ait olduğunu göremeyenler, hangi ulusun hakim sınıfından olduğunu da kararlaştıramazlar. Aydın ve gençlik içinde uşaklığın en çok geliştiği kesim bunlardır. Orta ve yoksul sınıflardan gelen gençlik ve aydın kesimi, durumunu biraz daha objektif olarak görebilmektedir. Ülke ve halk üzerindeki sömürgeci ve feodal-komprador egemenliğin, kendi gelişmesi önünde de en büyük engel olduğunu bilmektedir. Hakim ulus içinde “kurtuluş” yolunun giderek daraldığını, üIkesine ve halkına dönüş yapma zamanının gelip geçtiğini görüp, buna göre davranışlarını değiştirmektedir. Bu davranış değişikliği, bu kesimde yurtseverliği geliştirmektedir. Tarihin her döneminde, halklara ve sınıflara bilinç dışardan götürülür. Üretimden kopuk bir “azınlık”, teori oluşturup, dışardan bunu halka ve sınıfa maletmekle uğraşır. İster ilerici, ister gerici sınıflar için olsun, bu gerçeklik her sınıf için geçerlidir. Bilinçli ve örgütlü bir “azınlık” oluşturamayan halklar veya sınıflar, ekonomik ve politik amaçlarını geliştiremezler. Yüzyıllarca tam bir toplumsal durgunluk içinde bulunan sömürge halklarının, bilinçli ve örgütlü “azınlık” oluşmadan, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı mücadeleleri gelişip başarıya ulaşamaz. Sömürge halklar için, bilinçli ve örgütlü bir “azınlık”ın önderliğinde yurtsever gençlik ve aydın hareketi geliştirilmeden, ulusal bağımsızlık hareketi de gelişemez. Yabancı egemenlik altında sürekli ayakta tutulan aşiretçi-feodal toplum yapısı nedeniyle, bilinçli bir yurtsever aydın-gençlik hareketinden yoksun bulunmak, bağımsızlık için yapılan direnme hareketlerimizin büyük bir eksikliğidir. Ancak son yıllarda toplumsal yapımızda modern bir aydın-gençlik kesiminin şekillenmesi bu eksikliği gidermiş; sömürgeciliğe karşı mücadelenin özellikle başlangıç aşamasında belirleyici bir rol oynaması gereken bilinçli “azınlık” faaliyeti ve bu “azınlık”ın önderliğinde yurtsever aydın-gençlik hareketi başlatılmıştır. Bunda, çağını çoktan kapamış bulunan burjuva milliyetçiliği yerine bilimsel sosyalizm öğretisinin aydın-gençlik kesiminde büyük ilgi ve taraftar bulması, ülkenin bağımsızlığa ve demokrasiye kavuşmasının ancak bilimsel sosyalizmin rehberliği altında mümkün olacağı kesin inancı rol oynamıştır. Ülkemiz somutunda daha başlangıç safhasında olan yurtsever aydın-gençlik hareketinin, önünde katetmesi gereken çok mesafe vardır. Yurtsever aydın-gençlik hareketi, gençlik saflarında hala yaygın olan şoven, sosyal-şoven, reformist, nemelazımcı, ulusal-inkarcı görüş ve tavırları tasfiye ederek kendi devrimci örgütünü geliştirip güçlendirmeden Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin kadro yetersizliğini gideremez. Yurtsever aydın-gençlik hareketi, ulusal kurtuluş mücadelesi içindeki büyük önemini daha uzun bir süre koruyacaktır. Önder Apo
Önder APO’nun Yoldaşı Olabilmek

Önder APO’nun Yoldaşı Olabilmek Vejin Jiyan Önder APO bizler için bu kirletilmiş cihanda hakikat ile dolu bir yoldaşlığın imkanlarını yarattı. Peki, biz önderliğimiz ile ne kadar yoldaş olabiliyoruz? Güçlü bir yoldaşlığı ne kadar yaratabiliyoruz. Önder APO’nun yoldaşlıkta her zaman dile getirdiği bağlılık, dürüstlük ve emek değerleridir. Yoldaşlık kendini feda etmek, kendinden vermektir. En zorlu şartlarda dahi bir parça ekmekten, belki bir yudum sudan vazgeçmektir, her anda fedai olabilmektir. Birlikte gelişmek ve sorumluluk alabilmektir. Özgürlük yürüyüşünde yoldaşına dağ ve kalkan olabilmektir. Söylenmeyen sözde bile işitebilmek, hissedebilmek ve doğru anda cevap olabilmektir. Önder APO’nun yoldaşlık mertebesine ulaşabilmek için yoldaşlığın en ayrıntılı güzelliklerini tanımak ve kendinde yaratmak gerekiyor. Önder APO’nun yoldaşlık ilişkisinde en ayrıntılı güzellikleri kadın arkadaşlarla kurduğu yoldaşlık ilişkisinde görmekteyiz. Yoğunlaşma evlerinde kadını yeniden yaratma çabaları, kadın arkadaşları özgür diyaloglara yönlendirmesi ve özgür ilişkilenmenin yaratılması, her konuda kadın arkadaşları bilinçlendirmesi ve derinleştirmesi sonsuz bir güvenle yol alması, en muhteşem bağlılıktır. Önder APO’nun yoldaşlık ilişkisinde esas olan oluşumdur. Önderliğin yoldaşlık topluluğunda yer almak demek, düşüncede ve duyguda her an devrim yaratabilmektir. Yeniden doğuşun heyecanını en ince ayrıntısına kadar anlam ile buluşturabilmektir. İnsanın duygu ve düşünce dünyasını keşfetmek, kişiye ait olmayan ve yaratılmış olan çirkin zihniyeti tanımak anlam eyleminde en önemli adımdır. Özgür diyaloglarda tartışmak bir eylemdir, insanı yeniden yaratma uğraşı bir eylemdir ve Önder APO bu eylemin yaratıcısı, aralıksız sürdürenidir. Önderlik, büyük bir anlam gücü ve çizgisidir. Önderliğin yoldaşlık ilişkilerinde yoldaşını geliştirmek, yoldaşını tamamlamak, karşılıklı almak ve katmak esastır. Bu yüzden eleştiri ve özeleştiri üzerine kurulu bir yaşam sistemi vardır. Bu ilişki düzeyi temsil edilen hakikatten bir parça olmak demektir. Bu hakikatin en büyük sembolü de Önderlik ile Heval Fuat’ın yoldaşlığıdır. Önderlik Heval Fuat için “Ben senin ağzından dökülen her sözcüğe inci değeri veriyorum.” demiştir. Heval Fuat Önderliğin en ilkeli ve bağlı yoldaşlardan biri olup Önderliği anlamak ve felsefesinde derinleşmek için kendini her an yeniden yaratmıştır. Önderlik gerçeği içerisinde her an yaşayandır. Bu hakikat bütünlüğünde yer alanlardan biri de Heval Sara’dır. Önderlik Heval Sara için, “Sen benden daha cesaretlisin“demiştir. Önderlik, Heval Sara’nın düşmana ve ihanet çizgisine karşı olan duruşunu, mücadeledeki cesaretini ve yaşamdaki pes etmeyen kararlığını her zaman taktir etmiş ve örnek göstermiştir. Heval Sara, Önderlikle diyaloglarında, sohbetlerinde hiçbir zaman çekingen olmamıştır, kendini sınırlayıp kalıplara sığdırmamıştır. Paylaşımlarının her zaman doğal, samimi ve dürüst olmasına önem vermiştir. Hatta Önderliğe karşı “dürüst ve samimi olunması gerektiğini” söyleyip, yazdığı raporların sayfalarca, adeta bir romana dönüştüğünü dile getirmiştir. “Güneşin sofrasında bana da yer açın.” diyen, Heval Beritan (Gülnaz Karataş); Önderlikle doğru bir yoldaş olmak istediğini dile getirmiştir. Önderliği anlamayan yoldaşlarına isyan etmiştir, buna karşın Önderliğe yazdığı bir raporunda, ”Önderliğin hayatını romanlaştırmak istediğini” dile getirmiştir. Yoldaşlık ilişkilerinde kendisine her zaman “ilk önce yoldaşım” yaklaşımını esas almıştır; karlı ve soğuk gecelerde üşümemiştir, battaniyesi yoldaşlarını ısıtmıştır. Mevzilerin ön saflarında, zorlu görevlerde önde olmuştur. Ve FEDAİLER, ŞEHİTLER..Özgürlüğün bedelini ödeyenler, Önder APO’nun militan yoldaşları. Heval Zilan, Kürt halkını ölüm uykusundan uyandıran Önderlik gerçeğinin ve tarihin bilincindeydi. Özgürlükte, yaşamakta ve davasında kararlı bir yoldaş. Önderliğe, doğru yoldaşlığa, ülkeye ve yaratılan onca değere karşı verilecek en iyi özeleştirinin doğru bir pratikten geçeceğine inanmıştır. “Keşke canımdan başka verecek bir şeyim olsaydı.” diyen heval Zilan; Yoldaşlarına, kadınlara, ülkesine ve halkına fedai cesareti, inancı ve kararlığını vermiştir. Önderliğe,” Şehide en çok bağlı olan sizsiniz.” demiştir. Önderliğin yoldaşını anlayacağını ve mücadelesini daha da büyüteceğini bilmektedir. Ve Heval Zilan, kendisi de Önderliğe ölümüne bağlıdır, düşmana ve yetersiz yoldaşlığa cevap olmak istemesi bunun yegane kanıtıdır. Önderliğin,”Özgürlük kolay olsaydı Ronahiler, Berivanlar kendini yakmazdı.” sözüne karşılık özgürlüğün kolay kazanılmayacağını bunun savaşımının ve cesaretinin savaşçısı olmak gerektiğine inanmıştır. Bu temelde Berivan, Ronahi ve Beritan yoldaşların yoldaşı, Tanrıçanın yeniden diriliş sembolü olmuştur. Önderliği görmediği halde, onu en çok anlayan bununla yetinmeyip anladığını büyük bir pratiğe çeviren, düşmana ve komploculara cevap olarak gerekli militan yoldaşlığının yaratımıdır Heval ZİLAN. Yoldaşlık sözdür, söz vermektir. Bir sözle başlarsın yolda yürümeye ve daha büyük sözlerin yolcusu, muhaciri olmak için inancını körleştirmek isteyen toz fırtınasına inat durmaksızın yürürsün. Özgür yaşamın sözünü verdiysen, büyük düşünce ve hislerin insanı olmalısın. Yaşamın hakkını veren büyük devrim militanı olmalısın.
GEÇMİŞİN AŞILMASI GEREKEN TARZI

Berjîn Amargî Üniversite gençliği, aydın gençlik olarak bilinir. Aydın olmak; okumayı, incelemeyi, araştırmayı ve toplumsal sorunlar hakkında kafa yormayı gerektirir. Yani kimilerinin sandığı gibi aydın olmak; lafazan olmak, boş konuşmak değildir. Ya da teori ile pratiği çelişen, tutarsız olan değildir. Tersine teori ile pratiği bir olmaktır. Bu yönüyle aydın gençlik, bilinçli gençliktir. Bilinçli yaşayan ve çalışan gençliktir. Bilindiği üzere Apocu Hareket, bir aydın gençlik hareketi olarak doğdu. İlk Apocu grup, çok zor koşullarda, üniversitelerde oluştu. Sistemin ve her tür karşıt gücün saldırıları altında kendini örgütlemeyi başardı. Herkesin kaygıyla yaklaştığı, başarma şansı tanımadığı bu hareket, tarih sahnesine böyle çıktı. Yarım asrı aşan ve bölgenin tarih akışını değiştiren amansız mücadelenin temeli böyle atıldı. Böyle bir hareketin takipçileri olarak, bize miras bırakılan bu mücadeleyi başarıya ulaştırmaktır. Sorumluluğumuz ağır olsa da bizim için başarmaktan başka seçenek yoktur, olamaz. Örgütlü olmak, var olmanın temel bir koşuludur. Bir arada olmanın ötesinde, bir irade olmaktır. Belli değerler etrafında bir araya gelmek, o değerler temelinde gerçekleşmektir. Bu durumda ne kadar örgütlüysek o kadar varız, örgütlü olduğumuz ölçüde bir irade olarak kabul edilebiliriz. Bunu en çok da kendi mücadele tarihimizden biliyoruz. Örneğin, Apocu hareketten önce Kürt halkının varlığı kabul edilmiyordu, Kürt halkı bir irade olarak görülmüyordu. Apocu hareketin yürüttüğü mücadele sonucu örgütlülüğün gelişmesiyle beraber bu durum değişti. Belli bir iradeleşme yaşandı ve bugün artık kimse Kürtleri inkâr edemiyor. Çünkü Kürt halkı, örgütlü bir halk haline geldi. Bu durum, tüm toplumsal özneler için geçerlidir. Tabi bu, toplumun en dinamik gücü olan gençlik için de geçerlidir. Gençliğin irade olması ve siyasete etki yapmasının temel yolu örgütlenmektir. Örgütsüz olmak, yönlendirilmeye ve her tür sömürülmeye açık olmaktır. Geleneksel toplumun ve sistemin en çok faydalandığı zaaf budur. Gençlik örgütsüz olduğu için zekasından ve dinamizminden faydalanılıyor, sömürülüyor, savaşlara sürülüyor. Yani egemenlerin her türlü kirli hesabına alet ediliyor. Hatta bunun için gençlik sürekli denetimde tutuluyor, örgütlenmemesi için özel savaş politikalarının hedefi yapılıyor. Önder Apo, gençliğe gönderdiği mektupta örgütlenme vurgusu yaptı. Bizleri her yerde örgütlenmeye ve herkesi örgütlemeye çağırdı. Bu çağrının üzerinden uzun bir süre geçti. Bu çağrı temelinde kendi örgütlülüğümüzü gözden geçirerek, kendimizi muhasebe etmemiz gerekiyor. Kendimize daha somut sorular sorarak bunu yapabiliriz. Kaç üniversitede örgütlendik, kaç komün kurduk, demokratik toplum inşasına ne ölçüde katıldık? Bu muhasebeyi yaptığımız oranda kendi gerçekliğimizle, örgütlülük düzeyimizle yüzleşebileceğiz. Bu perspektif ışığında bakarsak, nerden başlamamız gerektiğini de biliriz. Örgütsüzlüğü aşıp etkili olmanın yolunu da buluruz. Önder Apo’nun tarihi 27 Şubat çağrısıyla beraber mücadele tarihimizde yeni bir evreye geçtik. Bu bir dönemin sonu, yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Yeni bir dönem demek, dönüşüm demektir. Eskinin cevap olmayan, bizleri tekrara sokan anlayış ve yaklaşımlarının terk edilmesi demektir. Bu anlamda yeni dönemin başarı yolu eskinin yetmez yanlarını aşmaktan, yani özeleştirisini yapmaktan geçer. Başarılı olmamızın bütün bir sırrı belki de burada saklıdır. Bunun aynası ise pratiklerimiz olacaktır. Pratik başarının geliştiği yerde dönüşümün gerçekleştiği söylenebilir. Tekrarın ve yerinde saymanın olduğu yerde ise eskide dolayısıyla yetmez olanda ısrar var demektir. Üniversite çalışmalarımızda eskiyi taklit etmekle sonuç alınamaz. Biraz yaratıcı olmak, yeni yol ve yöntemler geliştirmek gerekiyor. Geçmişin aşılması gereken tarzında ısrar, devrimci tarza da ters bir yaklaşımdır. Bu nedenle, günün koşullarını da hesaba katarak daha sonuç alıcı bir örgütlenme tarzı geliştirmek, bunun arayışını büyütmek gerekiyor. Bu nedenle bazen durup düşünmek, alışkanlık haline getirdiğimiz yaklaşım ve ezberlerimizi bir kenara koyup akıl yürütmemiz gerekiyor. Bulunduğumuz yerde, o koşullarda sonuç almanın yönteminin ne olduğu üzerine kafa yormak gerekiyor. Doğru ve sonuç alıcı tarzın bir reçetesi yoktur. Her alanın, her bölgenin bir özgünlüğü vardır. Sonuç almak için bunlar hesaplanmak durumundadır. Bir yerde sonuç alınan bir yöntemin her yerde sonuç alacağı beklenemez. Ama her başarının ardında kıvrak bir akıl, tükenmez bir ısrar ve inat vardır. Şehit Haki Karer arkadaşın, işçilik yaparak hareketin maddi ihtiyaçlarını karşıladığı, günlerce aç kaldığı, inşaatlarda uyuduğu bilinmektedir. Yine Şehit Mazlum Doğan arkadaşın, bir genci örgütlemek için her tür tehlikeyi göze aldığı, günlerce gidip tartışmalar yürüttüğü bilinmektedir. Biz böyle bir geleneğin takipçileriyiz. Örnek alacağımız arkadaşlar, mücadelemizin temelini atan ve karakterini belirleyen bu arkadaşlardır. Yeni mücadele dönemi, biraz da o döneme benziyor. Hareket olarak içine girdiğimiz dönüşüm süreciyle beraber devrimci mücadelemizde yeni bir çıkış gerçekleştiriyoruz. Tam da böyle bir zamanda, o arkadaşları daha fazla anlamak ve hissetmek gerekiyor. Onların kişiliklerini, yaşam ve mücadele tarzlarını incelemek gerekiyor. Onlar her süreçte yolumuza ışık oldukları gibi yeni dönemde de olacaklardır. Birkaç üniversiteyle sınırlı kalan ve ilişki düzeyini aşamayan bir örgütlülük bizi başarıya ulaştıramaz. Potansiyelimizin çok yüksek olduğu, her üniversitede örgütlenme zeminimizin olduğu açıktır. Bazı durumlarda üniversite öğrencilerinin doğaçlama geliştirdiği tutum ve tepkiler, bunu açıkça göstermektedir. Öte yandan koşullar kısmen değişmiştir. Önder Apo’nun başlattığı süreçle beraber belli bir zemin oluşmuştur. Bu zemin ve imkanlar mutlaka değerlendirilmelidir. Son yıllarda yaşadığımız ve aşamadığımız bir durum da planlı ve istikrarlı çalışamamaktır. Kısa süreli alevlenen ve hemen sönümlenen bir çalışma tarzı gelişmiştir. Öyle ki, sürekli toparlanıp dağılma durumu yaşanmaktadır. Bu adeta bir kısır döngü halini almıştır. Bu durum, yaşadığımız örgütlenme sorunundan kaynağını almaktadır. Açık ki örgütlülüğümüz zayıf olduğu için en ufak bir müdahale dağılmaya yol açıyor. Öte yandan düşman müdahalesi bizim için hiçbir zaman gerekçe yapılmamıştır. Sistem, üniversitelerdeki komünal örgütlenmeyi dağıtmak için kendi bünyesinde barınma yerleri oluşturuyor, her öğrenciyi bir yöntemle kendine bağlamaya çalışıyor. Öğrenci derneklerini kriminalize ediyor, öğrenci topluluklarını kapatıyor, sosyal zeminleri özelleştirerek örgütlenme zeminini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bunlar anlaşılır durumlardır, ama gerekçe yapılamaz. Bilmeliyiz ki bütün bu yönelimlere zemin veren biraz da öğrenci hareketinin kendi örgütsüzlüğüdür. Saldırılar karşısında güçlü bir direniş ve dayanışmanın olması durumunda bu saldırılara bu kadar kolay cesaret edilemez. Sonuç olarak örgütlenme sorunu aşılmadan çalışmalarımızın başarısından söz edilemez. Yukarıda belirttiğimiz gibi Önder Apo, on yıllık ağır tecridin ardından bulduğu ilk fırsatta bu konudaki eksikliğimizi gördü ve bizi örgütlenmeye çağırdı. Çünkü her çalışmamızın temelinde örgütlenme vardır. Tüm çalışmalarımızın üzerinde geliştiği zemin bu çalışmadır. Önümüzdeki süreç, örgütlenmedik yer bırakmayacağımız bir süreç olmalıdır. Gençliğin örgütlü gücüyle demokratik komünal toplumu inşa edeceğimiz süreç olmalıdır.
Kıyamet Alameti Değil, Adı EPSTEİN.

Zinarîn Cudî ✍️ İspanyollar boğa güreşi oyununu başlattıklarında aslında kapitalist sistemin insanlık üzerinde uyguladığı bir yöntemide açıkça gözler önüne sermişlerdir. Bir krallık oyunu olan ve matadorun eline verilmiş kırmızı beze odaklanan bir boğa güreşi. Ya boğa ölür ya matador fakat yeni oyuncular ve boğalar ile kral istedikçe oyun hep devam eder. Biraz kaba bir benzetme olabilir ama burada boğa insanlık oluyor, birden bire ortaya çıkan ve sallanan kırmızı bez de Epstein belgeleri oluyor. Şimdi onun tüm gerçekleri bir arenada ortaya çıkınca haliyle tüm insanlık olarak öfkeden çılgına döndük, kimilerimiz orada yaşananları ve yapılanları duymak dahi istemedi, ya da midemiz bulandı. Öfke seline dönüp ona karşı yöneldik. Fakat asıl mesele şu ki bu kırmızı bayrağı o matadorun eline kim verdi? Mesele kırmızı bayrağı artık görebiliyor ve ayrıntılarını biliyor olmamız mı? Yoksa bizleri insanlık olarak bu savaş arenasına kimlerin indirdiği ve bu oyunu asıl olarak tasarlayan kralların gerçek amaçları mı? Acaba bu kırmızı bez asıl oyunun sahiplerini görmememiz için birdenbire ortaya atılmış bir şok cihazı mı? Demem o ki ‘gözümüzü kapitalist kanlı sistemin kendisine dikelim ve artık kırmızı bezin arkasına saklanan Katil’in kendisini iyi tanıyalım. Bu vahşi sistem bizleri kastik katil Epsteinlere alıştırmak, normalleştirmek ve böylece korkunç bir gerçeklik ama yeni epsteinler üreterek insanlık değerlerini yok etmek istiyor. Kıyamet alameti bu değil de nedir. Kapitalizmin kendisini doğru çözümlemeden, Epstein felaketine yaklaşmamız ve anlamaya çalışmamız at gözlükleri ile yolda ilerlemeye benzer. Adada neler oldu, kimler vardı, kim ne yaptı sorularının yerine, ‘insanlık neden bu hale getirildi ve bir daha böyle bir insanlık dramı yaşamamamız için ne yapmalıyız’ sorusunu sorarsak işte o zaman özel savaş basını yönlendirmeleri ile değil de, gerçekten vicdani ve insani bir soruyu kendimize sormuş ve cevabını aramaya koyulmuş oluruz. Kapitalizm episteini yarattı ve inanmak istemediğimiz bir gerçeklik fakat yaratmaya da devam ediyor. İnsan toplumunun oluşumdaki figürlerden olan avcı erkeğin bir kulüp oluşturarak anacıl topluma saldırması, kadını alı koyması ve köleleştirmesi, katletmesi ve bu temelde kastik katil bir sistem oluşturması kadının kölelik tarihi incelendiğinde görülen tarihsel gerçekliklerdir. Başta kadını katlederken, yamyamlık gibi olgular gelişirken artık öldürüp saldırmak yerine köle olarak, cinsel istismar aracı olarak kullanmaya başlar. Kastik katil günümüzde o ada somutunda olduğu gibi farklı kılıklarda ünvanlarda ve temsiliyetlerde. Bazen sömürgeci ve katliamcı bir başbakan, bazen şiddet timsali bir polis, bazen küçük çocuklara cinsel istismarda bulunan sözde bir öğretmen, bazen ensest ilişki ile baskılayan sözde bir aile ferdi. Dünyada çocuk tecavüzlerinin, pedofilinin, kadına yönelik şiddetin ve tecavüzün bu kadar artması, kadın ve çocuk katliamlarının hızla artış göstermesi, kayıp onbinlerce çocuk vakalarının olması, insanlığa saldırı mahiyetinde olan biyolojik, nükleeri silah üretimleri, kullanımları ve pozitivist bilimin çığırtkanlığı olan modern görünümlü insanlık dışı deneyler ve denekler ve tüm bunların bir özeti olan JEFFREY Epstein! Üstün gen, tecavüz, köle olarak kullanma, fiziksel ve pskolojik şiddet, kaçırma, alı koyma, kanibalizm(bebek eti…), pedofili, katletme, manipülasyon, para ve iktidarın kirli ilişkisi, fuhuş, uyuşturucu kullanımı, aile içi cinsel ilişkiye yönlendirme, güç üzerine kurulmuş ağlar zincirler, zenginler, sözde siyasetçiler, dinciler, İngilterede prenslere satılan ve özel olarak gönderilen kız çocukları…Mekan ABD, Karayip denizi. Virjina adaları. 2019 da pedofili, taciz, fuhuş suçları ile hüküm almışken, hapiste ölen ya da bir şekilde susturulan biri olan bu Epsteinin dosyalarını bu ABD adalet bakanı 3 milyonu aşan sayfa ve veri ile neden şimdi paylaştı? Bir sürü bilgi ya da olay, kişi adları, devlet makamları bu çöpe girmişken, bu kişilerin yargılanması istemi ile harekete geçen insanlığa birdenbire ABD başsavcısının’’ bu belgelerde yargılayacak söylenecek bir şey yok’’ demesi karşısında: Bunların amacı ne’ diye sormamak olur mu? Dijital medyada söylenen binlerce haberi ve bilgiyi takip edip habire bir paylaşımdan bir paylaşıma giderken neye nasıl odaklanacağız? Asıl mesele sadece ABD de Karayip denizinde, Virjin adalarında yer alan lidils cent cames adlı Episteine bağlı mekanda yaşananlardan öte, tüm dünyamızı ve insanlık değerlerimizi bu ada ya hapsetmek isteyenlerde. Dünyamızı bu adaya sığdırmak istiyorlar. Bizleri bu vahşete ve insanlık kıyımına sürüklemek istiyorlar. Bu nedenle bu sadece adli, çirkin bir olay ya da olaylar, suçlar zinciri değil, Epstein meselesi tüm insanlığı ilgilendiriyor çünkü insanlığa özelde kadına yapılmış küresel bir saldırı planını, kapitalizmin tüm kirliliğini ortaya koyuyor. Kapitalizm zihniyete saldırıyor, insanlık özelliklerini ve ahlakını yıkmayı amaçlıyor. Önder APO Kapitalist Uygarlık adlı ikinci savunmasında’’ Hiç bir dini zihniyet, kapitalizm zihniyeti kadar savaş, baskı ve işkence doğurmadı. Hiç bir toplum bireyi, kapitalizmin zafer kazandığı toplumdaki birey zihni kadar sorumsuz, çıkar düşkünü, zalim, soykırımcı, asimilasyonist, diktatör doğurmadı. Başta üç (S)’ler, seks endüstrisi, peşi sıra ve iç içe spor ve sanat-kültür endüstrileri geniş bir medyatik reklam kampanyasıyla yoğun ve sürekli olarak duygusal ve analitik zekâyı bombalayarak, tamamen işlevsizleştirerek, gösteri (temaşa eden) toplumunun zihniyet fethi tamamlanmıştır. Bu toplum, teslim alınmaktan da daha kötü, sistemin dilediği gibi sevk ve idare ettiği toplumdur. ’’ demektedir. İnsanlık toplumunun ilk oluşum süreçlerinde karşımıza çıkan avcı erkeğin, kapitalizim ile zekasının en hilekar ve en komlpocu biçimlere geldiğini ortaya koyan bu son olaylar, kastik katil erkek zihniyetinin en son zirvesi olmaktadır. Bu zihniyet kendisi için tüm insanlık değerlerini çiğneyebilir aynı episteinin adasında olan rezaletler zinciri gibi. Peki nasıl insanlığa sanki bu kapitalist kastik katil rejim yegane bir insanlık sistemi gibi kabul ettiriliyor? Nasıl olurda böyle katillerin ülke yönetimi, iktidarı olması kabul görülüyor. Çocuklara cinsel istismarda bulunuyorlar fakat bir ülkenin başbakanı oluyorlar. Hukuk, yasa, sözde güvenlik, eğitim her şey bu katillerin elinde. Sözde dünyanını en iyi üniversitelerinden olan Harward üniversitesinin dahi bu ada ile ilişkide olarak fonlarını sağladığı belgelendi. Neyin bilimi, medyası, eğitimi ve teknolojisi? İnsanlığın yok olması uğruna taçlandırılan bir rejim katil kastik. O nedenle Epstein belgeleri, katilin milyonda bir maskelerinden birinin düşüşünü ifade eder. Fakat asıl mesele katiller üreten bu kapitalist rejimin kendisidir. Bu nedenle toplum olarak başta da kadınlar olarak bizler sadece ortaya atılan Epistein belgelerinin dehşetine kapılıp bir süre sonra başka olaylar zinciri ile unutan değil de, katillerin karanlık dünyasına karşı kadın zamanını örerek gerçek bir komünal toplumcu ya da anti-kapitalistçi olmalıyız. Çünkü vicdan ve ahlakın bütünlüğü olan insani özellikler bunu gerektirir.