Kadın Kurtuluş Politikası ve Öz Savunma

“Kadın projem tamamlandı…şimdi önümde devasa bir pratik, bir yaşamsallaştırma görevi durmaktadır.” Önder APO Kadın kurtuluş ideolojisi 1998 yılının 8 Mart’ında Önder Apo tarafından ilan edildiğinde Kürt kadınları şahsında bütün kadınların mücadele mirasında büyük bir adım atılmış oldu. O günden beri Kürt Özgür Kadın Hareketi kadın kurtuluş ideolojisini geliştirmekte, onun etrafında örgütlenmekte ve dünya kadın hareketlerine ilham olmakta. Son süreçte ise Önder Apo kadın kurtuluş politikasının geliştirilmesi gerektiğinden bahsetti. Peki kadın kurtuluş politikası nedir? Kadın kurtuluş ideolojisi ve politikası arasında nasıl bir ilişki var? Genç kadınlar olarak bu sorulara cevap verdikçe bu sürece nasıl öncülük edeceğimizi de ideolojiden politikaya nasıl geçeceğimizi de tartışmış olacağız. O halde cevap aramaya başlamak en iyisi. Önder APO ideolojiyi “iradeye kavuşmuş, programlaştırılabilen, içinden strateji ve taktik çıkartılabilecek irade, düşünce sistematiği” olarak tanımlar. Kadın kurtuluş ideolojisi de bu anlamı ile 98 yılından beri programlaştırılan, stratejik ve taktik yaklaşıma sahip olan bir düşünce sistematiği olarak gelişir. Peki ideolojimizin politikleşmesinden kastımız, bu zamana kadar ideolojimiz ile bir politika yaratamadığımız mı? Şüphesiz Kürt Özgür Kadın Hareketi yıllara dayanan tecrübesi, önce ordulaşması sonra partileşmesi ile dünya kadın hareketleri içinde özgün yerini oluşturmuştur. Yine de hedeflerimize ulaşırken yaşadığımız gecikme, hedef ile pratik arasındaki makas açıklığımız ideolojimizin pratikleşmesinde yaşadığımız eksiklikliği daha fazla gün yüzüne çıkarıyor. Bu pratik, şüphesiz ideolojiden kopuk değildir. Fakat pratiğimizi, yani yaşamsallaştırmamızı %100 ideoloji ile ele almamız dogmalar yaratacaktır. Bu gerçekliği ele aldığımızda yaşamsallaşmanın esneklik paylarını göz önünde bulundurmak önemli olacaktır. Kadınla ilgili olarak; kimlik, hisler, politiklik, askerilik, bilim gibi birçok noktada hem hareketimiz içinde hem de dünyada bir külliyat geliştirilmiştir. Kadın mücadelesi bunca saldırıya rağmen kendisini dünya genelinde örgütlemektedir. Yine de dönüp baktığımızda kapitalist modernitenin saldırıları karşısında parçalı mücadele içinde kaldığımızı görmekteyiz. Bu parçalılık özgünlüğün bir yansımasından ziyade politikleşmemiş, dar alana sıkışmış, %100 ideoloji ile hareket etme çabasına girmiş olmanın yansımasıdır. Bu nedenle dünya kadınlarının ortak politikasını oluşturmakta zorlanma yaşıyoruz. Bu ortak politika tek merkezden yürütülecek, coğrafi, sosyolojik, kimliksel özgünlükleri yok sayacak bir tekillikten ziyade ortak noktalardan birleştirecek bir çoğulluğu imlemektedir. Bu nedenle kadın kurtuluş politikası, daha fazla genişleyen ve yaşamsallaştırılan bir hareket yaratma amacı olarak tanımlanabilir. Kadın kurtuluş politikasından bahsederken şüphesiz özsavunmanın üzerine eğilmemiz gerekir. Çünkü 20. yüzyılda uykuya yatırılmış, yok sayılmış, çarpıtılmış kadın gerçekliğinin canlanması, ayaklanması kadınların ilk önce özsavunma üzerine yoğunlaşması ile gerçekleşti. Bu özsavunma başlangıçta doğadaki her canlıya benzer şekilde fiziki olarak ortaya çıktı. Oy hakkı için sabotaj, açlık grevi ve kendini feda eylemleri; faşizme karşı silahlı birlikler; sömürgeciliğe karşı kadın gerillalaşması… Kadınlar kendilerini erkek egemen saldırılara karşı ilk önce fiziki olarak korumayı öğrendiler. Sonrasında dünya tarihinin kadın tarihi olmadığını, bilimin kadınları es geçtiğini, felsefenin kadınlara yasaklandığını öğrendiler. Böylece fiziki özsavunmayla başlayan süreç, kadınların kendi kimliklerini oluşturdukları bir fikri özsavunmaya dönüştü. Kadınlar egemen erkek zihniyetine karşı kendi düşünce sistemlerini oluşturmaya başladılar. Bugün bu miras ile mücadelemizi sürdürüyoruz. Bu mirasın oluşturduğu temel sayesinde 21. yüzyılın kadın özgürlük yüzyılı olacağı iddiasını hala koruyoruz. 21. yüzyılın ilk çeyreği mücadele ve saldırı diyalektiğinin çetinliği içinde geçti. İki farklı zihniyetin çarpışması daha görünür hale geldi, kadın kurtuluş ideolojimize saldırılar da yoğunlaştı. Her ne kadar dünya kadın hareketleri mücadele bayrağını hep yukarda tutarak erkek egemen sisteme teslim olmamışsa da onun dışında bir yaşam inşa etmede de isteneni gerçekleştiremedi. Özsavunmamız bizi teslim olmaktan alıkoysa bile politikasız kalmak yaşamsallaşmanın istenildiği ölçüde gerçekleşmemesine yol açtı. O halde özsavunmanın sadece fiziki bir ayakta kalıştan ibaret olduğunu kabul edebilir miyiz? Özsavunma sadece bir hayatta kalma ya da kendini koruma olarak ifade edilemez. En azından tecrübelerimiz böyle ifadelendirilemeyeceğini göstermekte. Doğada canlıların özsavunması kendini (soy) devam ettirme şeklinde algılanır. İnsan varlığının sadece kendini (soyunu ) devam ettirmesinin varlığına ters düşeceği aşikardır. Düşündüğünü düşünebilen bir varlık olarak insan bu zamana kadar gelişimini biyolojik çoğalımlardan daha çok zihinsel çoğalımlar ile gerçekleştirmiştir. Bugün de fiziki çoğalımın varlığı devam ettireceğini iddia etmek indirgemeci biyolojik bir yaklaşım olacaktır. Bu nedenle özsavunmanın salt fiziki bir korunmadan ziyade zihinsel sıçramaları içermesi gerekmektedir. Bunun sağlanması için politikleşmiş bir ideolojiyi gereksim duyulur. Buradan yola çıkarak kadın kurtuluş politikasının özsavunma ile iç içe geçtiği söylenebilir. Özsavunma hali politika oluşturmanın kendisi olmaktadır. Hayatta kaldığımız kadar yaşamı yeniden inşa etme, yaşamı yeniden inşa ettikçe hayatta kalma… Kurtuluş politikasının özsavunmasından anladığımız budur. Sonuç olarak, kadın kurtuluş politikası içinde taktik hamleleri barındıran esnekliği ile ideolojinin yaşamsallaşmasıdır. Önder Apo, uluslararası komplo sonrasında “kadın özgürlük projem yarım kaldı” demişti. Geçen 26 yılın ardındansa “projem tamamlandı artık yaşamsallaşması gerekmektedir” demekte. Biz genç kadınlar için de tamamlanan projenin yaşamsallaşması önceliklidir. Hiçbir düşünsel mirasın olmadığı eski zamanlardan daha iyi bir yerde olsak bile, sınırlı bir yaşamsal mirasın olması bizler için bir zorluktur. Yine de önemli olan bütün zorlukları göğüsleyerek kurtuluşa giden yolda yürümesini bilmek ve hep aynı heyecan ile yola devam etmektir. Bu yolda yürürken bütün mücadele yöntemlerinin iç içe geçtiğini bilmemiz gerekir. Özsavunma-örgütlülük yaşamsallaşma iç içe giren bir ilişki içindedir. O halde burada örgütlülüğe de değinmek elzemdir. Nasıl ki klanlar, kabileler, aşiretler ve sonrasında modern örgütler içerdiği diğer özelliklerin yanında aynı zamanda bir özsavunma, yaşamsallaştırma birlikleri ise biz de örgütlülüğümüze bu bilinç ile yaklaşmalıyız. Genç kadınların kurduğu ve kuracağı her komün – kitap, bilim, tarih, sinema, kültür, sanat, doğa vb. odaklandığı konuyla birlikte özsavunma örgütü de olmaktadır. Özsavunmasını sağladıkça bildiğini ve öğrendiğini pratiğe yansıtarak yaşamsallaştıracaktır. Bu sayede kadın özgürlük politikası gerçekleşecektir. Kadın özgürlük politikası sadece kadınların kurtuluşunu değil, tüm toplumun kurtuluşunu hedeflemektedir. O halde tüm dünyayı değiştirme gücüne sahip olma onunla aynı oranda hayal gücü, çalışma, pratik ve politika gerektirmektedir. Yaşamsallaştıkça kendini koruyacak, kendini korudukça gelişecek kadın kurtuluş mücadelesi için vakit kaybetmeden çalışmalara başlamalı 21. Yüzyıl da kadın devrimini yakalamalıyız! Nûjiyan MAHÎR
KENDİNİ SAVUNMAYI BİL!

“…her türün kendine göre bir savunma duruşuna sahip olması ilke düzeyindedir. Savunmadan yoksun bir varlık neredeyse yok gibidir.” “Ben Gül Teorisi diyorum. Gül üzerine düşündüm. Gül kendini korumak için diken çıkarıyor. Bir Gülün, bir bitkinin bile öz savunması vardır. Öz savunma için doğaya bakmak gerekir, tabiata bakmak bile yeterlidir. Bir gül kadar bile kendimizi öz savunmaya hakkımız yok mudur?” Doğada varlığa dönük tehlikeler karşısında kendini savunma temel bir motivasyon, yaşamsal tepki olarak bütün canlılarda bulunmaktadır. Tüm gözlemler ve araştırmalar göstermiştir ki doğa-evrende saldırı değil savunma refleksi, güdüsü, eylemi vardır. Buna da varoluşun niteliği, varlığın gerekliliği anlamındaki öz savunma denmektedir. Öz savunma sonsuz kombinasyon içindeki evrende birbirini tüketmeden, hakimiyet altına almadan var olmayı sağlayan böylece evrensel uyuma yol açan temel bir varoluşsal eylemdir. Varoluş enerji-tin{ruh}-zekâ dediğimiz özdür, varlık onun bedenidir. Haliyle öz savunma bu özün kendi bedenini{varlığı} yaşatmak ve süreklileştirmek için geliştirdiği korunma kurallarıdır. Her varoluş bu anlamda sezgi, zekâ ve akıl güçlerini kullanarak kendi varlığını belirler. Varoluş, varlığa kavuşmak için önce kendini savunma bilgisine muhtaç olduğunu kavrar ve savunma bilgisini anlamlandırır. Kuşkusuz anlamlaşmayı, var olmayı ve onu korumayı başından itibaren belirleyen şey ise yaşamak istemidir. Yaşam bu anlamda canlı organizmanın bilincine vardığı evrendir. İnsan varoluşu ise zekâsıyla kendini, doğayı ve toplumu dönüştürme ve yeni inşalara kavuşturma potansiyelindedir. Bu anlamda insan varoluşu, varlığın toplumsal tarihleşmesini anlatır. Yani insan, varoluşunu savunmak için toplumsallaşan varlık olmaktadır. Kendini gerçekleştirme, düşünme, oluşturma ve tanımlamak varoluşun ruhsal-manevi korunma alanıdır. Varlığını düşünen, belirleyen, çeşitlendiren ve kararlaştıran varoluşunu gerçekleştirebilir, tarihleşebilir. Bu bağlamda insanın varoluşsal mücadele tarihine bakıldığında ikinci doğa olarak bilinen, yeryüzünün en zayıf ve korunmaya en muhtaç canlısı olan insan varoluşunu varlıklaştırmaya, süreklileştirmeye ve yaşamını fiziki ve ruhi idame ettirmeye en müsait sistem olan kadın eksenli toplumsallaşmayı yani kültürleşmeyi geliştirerek tarihin çok uzun bir döneminde öz savunma ilkesine göre yaşamış, varlıksal varoluşunu bu temelde sürdürmüştür. Bütün bu dönem boyunca klan biçiminde örgütlenen insan toplulukları gerek yerçizim{coğrafya}, iklim ve diğer canlılardan, gerekse de kendilerinden olmayan insan topluluklarından gelebilecek tehlikelere karşı ancak öz savunmayla varlıklarını sürdürebilmişlerdir ve öz savunmanın dışına çıkan bir baskı, şiddet eğilimine girmemişlerdir. Böylece hem kendilerini koruyabilmiş, varlıklarını süreklileştirebilmişlerdir hem de birbirlerine yaşam zemini tanıyarak birlikte var olmayı gerçekleştirebilmişlerdir. İnsanlığın en uzun süreci ve esas olarak ana-kadın soylu olan klan tarihi göstermiştir ki varoluş ancak öz savunmayla mümkün olabilmekte ve varlığın sürekliliği içinde öz savunmayı aşan bir güvenlik anlayışı, algısı, eylemi gerekmemektedir. Bu sınırdaki toplum, doğal toplum yani doğadan kopmamış politik-ahlaki toplumdur. Bu kapsamda bu hakikatten anlaşılan odur ki insanlık ana kadın öncülüğünde öz savunma esaslı varoluşsal varlığını, tarihini hem içte ve dışta gelebilecek fiziki tehlikelere hem de ideolojik yok oluşa karşı kadın eliyle kültür yaratan bir dinamikle kendini her an var etmeye korumaya dönük iradeli, özgürlükçü ve demokratik toplum anlayışıyla tarihsel-toplumsal bir akış ve mücadele içinde olmuştur. Ta ki kendini bir kastik katil grup olarak örgütleyen erkekçi zihniyetin bu tarihsel toplumsal akışı dumura uğratıp en önemli öz savunma dinamiği olan toplumsallığı kadın şahsında saldırıya uğratana kadar. Peki, nasıl oldu da kadın ve toplumu bu denli bir öz savunmasızlık içine düşürüldüler ve bu savunmasızlık hali nasıl gelişti? Şüphesiz bunu en güzel Önder Apo ifadelendirir. Önder Apo; “Kadın bitki toplar. Erkek avlanır, canlıyı öldürür. Savaş bir canlıyı öldürmektir. Hayvan öldürmek cinayettir. Kadının bitki tohumları etrafında toplumsallığı oluşturması bambaşka bir olaydır. Birisi şu andaki katliamcı topluma dönüştü, birisi hala toplumu ayakta tutmaya çalışır. Dolayısıyla toplumu ayakta tutma kültürü kadın etrafında gelişen bir sosyolojiye dayanır. Savaşı esas alan, ganimeti esas alan toplum, erkek ağırlıklı toplumdur. Onun işi gücü artık-değerdir. Bir artık-değer imkânı oluşmaya başlarsa, kadının etrafında bir bitki toplama, bir besin artırımı olursa erkek buna göz diker. Erkek, hayvan da avlar, ama bir de kadının topladığı besinlere el koyar. Hem besine el koyar hem kadına el koyar. Hikâye böyle başlar.” Diye değerlendirir. Şüphesiz kadını bu düzeye getirmek toplumu savunmasız bırakmakla eşdeğer olup tüm korunma araçlarından mahrum etmek, bir anda ve salt fiziki baskılarla gelişen bir durum değildir. Avcı kulübüne ve avcılık deneyimine dayanan erkek, kadına ve toplumsallığına saldırır. Kadını köleleştirmek için ilk yapması gereken şey önce öz savunmasını kırmak ve korunma duvarlarının tümünü yıkmak olduğundan, savunmasızlık ideolojik, politik ve sosyal olarak kölelik temelli inşa edilmiş ve en büyük darbeyi anacıl klan yaşamı yani komünal toplum almıştır. Önder Apo bu durumu kısaca “tarihsel-toplumsal sorunsallığın ilk hali ve temeli kadının köleleştirilmesi ve sömürülmesidir. Bu sömürü, ana-soylu toplumsal kültürden kastik katil yapıya dayalı erkek egemenlikli iktidar sistemine geçişin temelini oluşturur. Bundan sonrası kadın şahsında toplumsallığın baş aşağı gidiş sürecidir. Kadın şahsında tüm toplumsal değerler yozlaştırılır. Erkek egemenlikli kültürde erkek yükseltilir, yüceltilir; kadına ve kadın etrafında gelişen değerlere el konulur. Özü budur.’’ şeklinde değerlendirir. Kastik sistem örgütlenir, kendini inşa eder. Bu durum karşısında köleleşmek istemeyen ve avcı kastik katillere direnenler ise yine Önder Apo’nun deyimiyle “Açık ki düz yerlerde, ovalarda kendilerini savunamazlar, ama henüz erişilmeyen dağlık alanlara ve daha yükseklere çıkarlar. Savunmaya elverişli yerlere çekilirler ve kastik katile karşı bazı savunma aletleri ve yöntemleri geliştirirler. En önemlisi de ulaşılamayan dağ doruklarında kabile oluşumuna giderler. Kabileleri oluşum kökenleri itibariyle birer savunma örgütü olarak düşünmek gerekir. Etnisite, kabile ve aşiret yapıları esas olarak bu köleleştirici saldırılara karşı temel direniş birimleri-yapılarıdır. İlk siyasal birimler olup, özgürlüğü koruyucu, özgür yaşama bağlı klanların öz savunma birimleridir. İdeolojileri de öz savunma temellidir.’’ Bu klan ve kabileler, günümüze değin öz savunma temelli özgür komün yaşamına bağlılıklarını sürdürmüşlerdir. Fakat günümüzün tarihsel toplumsal gerçekliğinde kastik katil avcı grubunun örgütlülüğünü daha da derinleştirdiğini ve kendini süreklileştiren sistemsel yapılara dönüşerek toplumun öz savunma dinamiklerini, ideolojik-politik, ahlaki yapısını ve kadın eksenli kültürel değerlerini birer avcı kastik katil silahları olan modernleşmiş ulus devlet, kapitalist modernite aygıtlarıyla alabildiğine özelleşmiş özel saldırı politikalarıyla hedef aldığını görmekteyiz. Tüm bunlara karşın doğru mücadele hattında en doğru ve etkili öz savunma sistemini geliştirecek adım, şüphesiz öncelikli olarak kastik katilin ve kendini kurumsallaştırdığı her yapının ideolojik ve askeri argümanlarını doğru çözümlemek ve bu temelde süreklileşen, kendini yenileyen, bu esasta büyüten ve varoluşsal varlığını güvenceye alacak olan örgütlenme ve örgütleme sistemini güçlü kurmak ve bunu her an daha da büyütüp güçlendirmek olmalıdır. Şayet amaç demokratik ekolojik kadın özgürlükçü bir yaşamı örmek ise toplumlar ve halklar öncelikle kendilerinde öz savunma kültürünü geliştirerek varlıklarının
ÖZÜYLE BULUŞMANIN İZİNDEKİ KADIN ZAMANI

Vejin Jiyan Kadın etrafında örülen komünal bir yaşamın var olma gerçekliğini yeniden inşa etmek tahayyül sınırlarımızı aşmaz. Tahayyül edilen şey gerçekleşmeyecek olanı ifade etmiyor olsa bile gerçekleşebilmesi için verilen çaba sınırlı kalır, çünkü kapitalist modernite sistemi tarafından bizlere hayal edilen şeyin erişilemeyecek şey olduğu içerilmiştir. Bizler kadın kimliğinin günümüzdeki çarpıtılmış, düşürülmüş ve metalaştırılmış hali ile tarihe baktığımızdan ötürü kadının başat rol oynadığı bir komün yaşamının gerçekliğine de kendimizi pek ikna edemeyiz. Tanrıçalık kültürünü, toplumun doğal ve içinde hiyerarşi barındırmayan otoriter kadın öncülüğünü yalnızca mistik gerçeklikler olarak ele almamız köklerimize ne denli yabancılaştığımızı da bizlere gösterir ki, bu yabancılaşma tanrıçalık kökleri üzerinde kendini var edebilecek özgür kadın kimliğinin yaratımında en büyük engel olarak karşımıza çıkar. Erkek egemen zihniyetin kurnazlığı ve doyumsuzluğuyla köleleştirilmiş, en görkemli meta ve çocuk doğurma makinesi haline getirilmiş kadın kimliğinin derinlikli bir tarihsel kimlik inşası söz konusudur. Kadının düşürülüşü ve özüne – köklerine yabancılaşmış olması kendini yüzyıllarca süregelen katliamcı bir politikaya dayandırır. Fakat bu çarpıtılmış kimliğin inşasından önce toplumun yaşam damarları olan kadın bilgeliği yaşamdaki hakim gerçeklikti. Özgür bir kimlik ve eşitlikçi, adil bir yaşam için şu inanç etrafında birleşmeliyiz ki; kadın kimliği böyle var ola gelmedi, inşa edildi, kadına kanıksatıldı ve yaşamının(!) temel ve tek gerçekliği haline getirildi. Tarihi gerçekliğe mitolojik anlatımlardan bakmak ve bu mitik anlatımları toplumun hakikat süzgecinden geçirmek kadın eksenli komünal yaşama da ışık tutacaktır. Mitler belli bir durumun, olayın veya dönemin anlatıldığı insan düş gücünün, imgeleminin bir ürünüdür. Gerçeklerden kopuk olamamakla beraber anlatım dilinin hayali bir tarza sahip olduğu ve mübalağa içeren sanatsal bir anlatımın söz konusu olduğu bilinmektedir. Tarihte bilinen en eski mitolojik anlatımlardan olan Enki – İnanna, Marduk- Tiamat mitoslarında kadın ve erkek çatışması belirgindir. İnanna 104 ME’sini Enki’ye kaptırmamak için onunla savaş halindedir. 104 ME kadının toplumsallaşmayla beraber geliştirdiği, kadın emeğini ve ortak aklını temsil eden değerlerdir. Bu mitolojik anlatılardan çıkarılacak sonuç ana tanrıça kültürünün ve kadın yaratımlarının erkeğin saldırısı ve gaspı ile karşı karşıya kaldığı ve kadının bu konumunu ve kazanımlarını korumak için mücadele ettiğidir. Gerek Sümer kültürüne yansıyan bu mitolojik anlatımlardan, gerek arkeolojik kazılarda açığa çıkan kadın heykelciklerinden de anlaşılıyor ki; kadın dili oluşturuyor, dil ile beraber düşünceyi geliştiriyor, doğurgan olduğu için kutsallık atfediliyor. Kadın 30 bin yıllık olduğu öngörülen ahlaki ve politik toplumun, ekonominin, evi-klanı geçindirme yasasının temellerini atıyor, kültürel değerler yaratıyor. Günümüzde Avrupa merkezli tarihsel yazımdan arındırılmış açığa çıkan birçok yeni kaynak veya var olan kaynakların doğru tahlil edilmesi bizlere böylesi bir dönemin yaşandığını ispatlıyor. Böylelikle kadının merkezde olduğu ve toplumsallaşmanın onun etrafında geliştiği sorgulanabilir bir çelişki olmaktan çıkıp, yadsınamaz bir gerçeklik halini alıyor. Devlet ve Komün savaşı ile örülü olan tarihte, devletleşmemekte direten ve komünal formunu yani kadının hakim güç, besleyen ve yaşamın sürdürülebilirliğini sağlayan rolünü koruyan toplumlarda 30 bin yıl önceki ahlaki ve politik toplum gerçekliğini görmek mümkün. Devletçi uygarlık sistemi tarafından toplum üzerinde uygulanan yozlaştırma politikalarından kendini muhafaza etmeyi bir noktaya kadar başarmış Kürt toplumu için kadının toplumda hala etkin bir role sahip olduğu söylenebilir. Kent yaşamının ahlaki yönden çökerten yaşamından izole olan Kurmançlar içerisinde kadın sözü dinlenendir, aşiretler arası kavgalarda başındaki desmali ortaya attığında çatışmayı sonlandırandır. Buna bağlı olarak ana soyu daha ön planda olan, dayı önemsenen bir karaktere sahiptir. Bugünkü toplum gerçekliğine tarihsel sosyoloji yöntemi uygulandığında kadın tanrıça kültürünün kalıntılarını görmek hala mümkündür. Kadın kimliğine içerilmiş iradesi tanınmayan, kendi yaşamına dair karar verebilme yetisi olmayan kölece bir yaşam kadının gerçek özüne ve doğasına aykırıdır. Kadın komünü yaratandır ve komün ile vardır. Önder APO bu nedenle kadının yalnızca komün inşası ile özünü tekrardan kazanabileceğini vurgular. Özgür kadın kimliğinin ve buna bağlı olarak tekil özgürlükten evrensel, toplumsal özgürlüğe uzanan demokratik toplum inşasının temelleri de bu şekilde atılabilir. ‘ŞİMDİ KADIN ZAMANI!’ diyerek kadın özgürlük mücadelesini kadının komünal yaşamı özünde barındırdığı inancı ile evrenin her zerresine yaymalı ve tüm kadınları özgür kadın kimliği ile buluşturmanın eylemine yönelmeliyiz. Başarı, bu inanç etrafında birleşen ve örgütlenen kadınların olacaktır!
Fedai Çizgisi Ş. Zilan
Virginia Woolf Kimdir?

HABER MERKEZİ- “1882’de ayrıcalıklı bir İngiliz ailesinde doğan yazar Virginia Woolf, küçük bir kızken yazmaya başladı ve ilk romanı The Voyage Out’u 1915’te yayınladı. Mrs. Dalloway , To the Lighthouse ve Orlando gibi modernist klasiklerin yanı sıra öncü feminist eserler olan A Room of One’s Own ve Three Guineas’ı yazdı. 25 Ocak 1882’de doğan Adeline Virginia Stephen, dikkat çekici bir evde büyüdü. Babası Sir Leslie Stephen, bir tarihçi ve yazardı ve aynı zamanda dağcılığın altın çağının en önemli figürlerinden biriydi. Woolf’un annesi Julia Prinsep Stephen, Hindistan’da doğmuş bir hemşireydi ve meslek hakkında bir kitap yazmıştı. Woolf yedi kardeşiyle birlikte Kensington’daki 22 Hyde Park Gate’de aynı çatı altında yaşıyordu. Woolf’un iki erkek kardeşi Cambridge’de eğitim görmüştü, ancak tüm kızlar evde eğitim görüyordu ve ailenin görkemli Viktorya dönemi kütüphanesin kullanıyorlardı. Dahası, Woolf’un ebeveynleri hem sosyal hem de sanatsal açıdan son derece iyi bağlantılara sahipti. Babası, ölen ilk karısının babası William Thackeray ve George Henry Lewes’in yanı sıra birçok başka önemli düşünürün arkadaşıydı. Annesinin teyzesi, ünlü 19. yüzyıl fotoğrafçısı Julia Margaret Cameron’dı. Woolf, doğduğu zamandan 1895’e kadar yazlarını İngiltere’nin en güneybatı ucundaki bir sahil kasabası olan St. Ives’da geçirdi. Bugün hala ayakta olan Stephens’ın yazlık evi Talland House, etkileyici Porthminster Körfezi’ne bakar ve yazılarına ilham veren Godrevy Deniz Feneri’nin manzarasına sahiptir. Virginia, genç bir kızken meraklı, neşeli ve oyuncuydu. Ailesinin komik anekdotlarını belgelemek için bir aile gazetesi olan Hyde Park Gate News’i çıkarmaya başladı. Ancak erken travmalar, üvey kardeşleri tarafından cinsel tacize uğraması da dahil olmak üzere çocukluğunu kararttı; bu konuyu A Sketch of the Past ve 22 Hyde Park Gate adlı denemelerinde yazdı. 1895’te, 13 yaşındayken, annesini ve kız kardeşini kaybetti. Woolf, kişisel kayıplarıyla uğraşırken, King’s College London’ın Kadınlar Bölümü’nde Almanca, Yunanca ve Latince çalışmalarına devam etti. Dört yıllık eğitimi onu eğitim reformlarının başındaki bir avuç radikal feministle tanıştırdı. 1904’te babası mide kanserinden öldü ve bu, Woolf’un kısa bir süreliğine akıl hastanesine yatırılmasına yol açan başka bir duygusal gerilemeye sebep oldu. Virginia Woolf’un edebi ifade ile kişisel ıssızlık arasındaki dansı hayatının geri kalanında devam edecekti. 1905’te The Times Literary Supplement için katkıda bulunarak profesyonel olarak yazmaya başladı. Babalarının ölümünden sonra, Woolf’un kız kardeşi Vanessa ve erkek kardeşi Adrian, Hyde Park Gate’deki aile evini sattı ve Londra’nın Bloomsbury bölgesinde bir ev satın aldı. Bu dönemde Virginia, aralarında sanat eleştirmeni Clive Bell’in romancı EM Forster’ın, ressam Duncan Grant’in, biyografi yazarı Lytton Strachey’in, ekonomist John Maynard Keynes’in ve deneme yazarı Leonard Woolf’un da bulunduğu entelektüel ve sanatçılardan oluşan bir çevre olan Bloomsbury Grubu’nun birkaç üyesiyle tanıştı. Woolf aynı gruptan olan Leonard ile evlenmeden birkaç yıl önce, Virginia ilk romanı üzerinde çalışmaya başlamıştı. Orijinal adı Melymbrosia idi. Dokuz yıl ve sayısız taslaktan sonra, 1915’te The Voyage Out adıyla yayınlandı . Woolf, kitabı, ilgi çekici ve sıra dışı anlatı perspektifleri, rüya halleri ve serbest çağrışım düzyazısı dahil olmak üzere çeşitli edebi araçlarla deneyler yapmak için kullandı. İki yıl sonra, Woolf’lar kullanılmış bir matbaa satın aldı ve evleri Hogarth House’dan işletilen kendi yayınevi olan Hogarth Press’i kurdu. Virginia ve Leonard, kendi yazılarının bir kısmını ve Sigmund Freud, Katharine Mansfield ve TS Eliot’un eserlerini yayınladılar. I. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bir yıl sonra, Woolf’lar 1919’da Rodmell köyündeki bir kır evi olan Monk’s House’u satın aldı ve aynı yıl Virginia, Edwardian İngiltere’de geçen bir roman olan Gece ve Gündüz’ü yayınladı. Üçüncü romanı Jacob’s Room 1922’de Hogarth tarafından yayınlandı. Kardeşi Thoby’nin hikayesine dayanan bu roman, modernist öğeler içeren önceki romanlarından önemli bir sapma olarak kabul edildi. Woolf, 1925’te dördüncü romanı Mrs. Dalloway ile övgü dolu eleştiriler aldı. Büyüleyici hikaye iç monologları iç içe geçiriyordu ve I. Dünya Savaşı sonrası İngiltere’de feminizm, akıl hastalığı konularını gündeme getiriyordu. Mrs. Dalloway, Vanessa Redgrave’in başrol oynadığı 1997 yapımı bir filme uyarlandı ve Michael Cunningham’ın 1998 tarihli romanı The Hours’a ve 2002 yapımı bir film uyarlamasına ilham kaynağı oldu. 1928 tarihli romanı To the Lighthouse da eleştirel bir başarı yakaladı ve bilinç akışı hikaye anlatımı nedeniyle devrim niteliğinde kabul edildi. Modernist klasik, Ramsay ailesinin İskoçya’daki Skye Adası’nda tatil yaparken yaşadıkları hayatlar üzerinden insan ilişkilerinin alt metnini inceliyor. Woolf, Woolf’un 1928 tarihli Orlando romanına ilham kaynağı olan Sackville-West’te edebi bir ilham perisi buldu. Roman, 30 yaşında gizemli bir şekilde kadına dönüşen ve üç yüzyıl boyunca İngiliz tarihinde yaşayan bir İngiliz asilzadesini konu alıyor. Roman, çığır açan eseri ve yeni bir popülerlik seviyesi için eleştirel övgü alan Woolf için bir dönüm noktasıydı. Woolf 1929’da kadın kolejlerinde verdiği derslere dayanan ve edebiyatta kadınların rolünü incelediği feminist bir deneme olan Kendine Ait Bir Oda’yı yayımladı . Eserde, “Bir kadın kurgu yazacaksa parası ve kendine ait bir odası olmalıdır” fikrini ortaya koydu. Woolf bir sonraki eseri Dalgalar’da (1931) anlatı sınırlarını zorladı ve bunu altı farklı karakterin sesinden yazılmış bir “oyun-şiir” olarak tanımladı. Woolf, 1937’de hayattayken yayımlanan son romanı olan Yıllar’ı yayımladı; bu romanda bir ailenin bir nesil boyunca geçirdiği tarih anlatılıyordu. Ertesi yıl, Kendine Ait Bir Oda’nın feminist temalarını sürdüren ve faşizm ile savaşı ele alan Üç Gine adlı bir deneme yayımladı. Woolf kariyeri boyunca kolejlerde ve üniversitelerde düzenli olarak konuşmalar yaptı, dramatik mektuplar yazdı, dokunaklı denemeler yazdı ve uzun bir kısa hikaye listesi yayınladı. Kırklı yaşlarının ortalarında kendini entelektüel, yenilikçi ve etkili bir yazar ve öncü bir feminist olarak kanıtlamıştı. Rüya benzeri sahneleri derin gerilimli olay örgüleriyle dengeleme becerisi, meslektaşlarından ve halktan inanılmaz bir saygı görmesini sağladı. Woolf’un kocası Leonard, karısının depresyona girdiğine işaret eden her türlü işaretin farkındaydı. Leonard, karısının Between the Acts adlı son el yazması üzerinde çalışırken, giderek derinleşen bir umutsuzluğa kapıldığını gördü. O sırada, II. Dünya Savaşı sürüyordu ve çift, İngiltere’nin Almanya tarafından işgal edilmesi durumunda, Yahudi olan Leonard’ın özellikle tehlikede olacağından korkarak birlikte intihar etmeye karar verdiler. 1940’ta, çiftin Londra’daki evi, Almanların şehri bombalaması olan Blitz sırasında yıkıldı. Umutsuzluğuyla baş edemeyen Woolf, paltosunu giydi, ceplerini taşlarla doldurdu ve 28 Mart 1941’de Ouse Nehri’ne yürüdü. Suya girerken, dere onu da beraberinde götürdü. Yetkililer cesedini üç hafta sonra buldu. Leonard Woolf onu yaktırdı ve kalıntıları evleri olan Monk’s House’a dağıtıldı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra popülaritesi azalsa da, Woolf’un eserleri 1970’lerdeki feminist hareket sırasında yeni nesil okuyucularla yeniden yankı buldu. Woolf, 21. yüzyılın en etkili yazarlarından biri olmaya devam ediyor. Woolf, The Common Reader’da yayımlanan “Mordern Kurgu” adlı makalesinde , Modern roman ve onun ayırt edici