Komalen Jinen Ciwan

Kadın Kurtuluş Politikası ve Öz Savunma

“Kadın projem tamamlandı…şimdi önümde devasa bir pratik, bir yaşamsallaştırma görevi durmaktadır.” Önder APO Kadın kurtuluş ideolojisi 1998 yılının 8 Mart’ında Önder Apo tarafından ilan edildiğinde Kürt kadınları şahsında bütün kadınların mücadele mirasında büyük bir adım atılmış oldu. O günden beri Kürt Özgür Kadın Hareketi kadın kurtuluş ideolojisini geliştirmekte, onun etrafında örgütlenmekte ve dünya kadın hareketlerine ilham olmakta. Son süreçte ise Önder Apo kadın kurtuluş politikasının geliştirilmesi gerektiğinden bahsetti. Peki kadın kurtuluş politikası nedir? Kadın kurtuluş ideolojisi ve politikası arasında nasıl bir ilişki var? Genç kadınlar olarak bu sorulara cevap verdikçe bu sürece nasıl öncülük edeceğimizi de ideolojiden politikaya nasıl geçeceğimizi de tartışmış olacağız. O halde cevap aramaya başlamak en iyisi. Önder APO ideolojiyi “iradeye kavuşmuş, programlaştırılabilen, içinden strateji ve taktik çıkartılabilecek irade, düşünce sistematiği” olarak tanımlar. Kadın kurtuluş ideolojisi de bu anlamı ile 98 yılından beri programlaştırılan, stratejik ve taktik yaklaşıma sahip olan bir düşünce sistematiği olarak gelişir. Peki ideolojimizin politikleşmesinden kastımız, bu zamana kadar ideolojimiz ile bir politika yaratamadığımız mı? Şüphesiz Kürt Özgür Kadın Hareketi yıllara dayanan tecrübesi, önce ordulaşması sonra partileşmesi ile dünya kadın hareketleri içinde özgün yerini oluşturmuştur. Yine de hedeflerimize ulaşırken yaşadığımız gecikme, hedef ile pratik arasındaki makas açıklığımız ideolojimizin pratikleşmesinde yaşadığımız eksiklikliği daha fazla gün yüzüne çıkarıyor. Bu pratik, şüphesiz ideolojiden kopuk değildir. Fakat pratiğimizi, yani yaşamsallaştırmamızı %100 ideoloji ile ele almamız dogmalar yaratacaktır. Bu gerçekliği ele aldığımızda yaşamsallaşmanın esneklik paylarını göz önünde bulundurmak önemli olacaktır. Kadınla ilgili olarak; kimlik, hisler, politiklik, askerilik, bilim gibi birçok noktada hem hareketimiz içinde hem de dünyada bir külliyat geliştirilmiştir. Kadın mücadelesi bunca saldırıya rağmen kendisini dünya genelinde örgütlemektedir. Yine de dönüp baktığımızda kapitalist modernitenin saldırıları karşısında parçalı mücadele içinde kaldığımızı görmekteyiz. Bu parçalılık özgünlüğün bir yansımasından ziyade politikleşmemiş, dar alana sıkışmış, %100 ideoloji ile hareket etme çabasına girmiş olmanın yansımasıdır. Bu nedenle dünya kadınlarının ortak politikasını oluşturmakta zorlanma yaşıyoruz. Bu ortak politika tek merkezden yürütülecek, coğrafi, sosyolojik, kimliksel özgünlükleri yok sayacak bir tekillikten ziyade ortak noktalardan birleştirecek bir çoğulluğu imlemektedir. Bu nedenle kadın kurtuluş politikası, daha fazla genişleyen ve yaşamsallaştırılan bir hareket yaratma amacı olarak tanımlanabilir. Kadın kurtuluş politikasından bahsederken şüphesiz özsavunmanın üzerine eğilmemiz gerekir. Çünkü 20. yüzyılda uykuya yatırılmış, yok sayılmış, çarpıtılmış kadın gerçekliğinin canlanması, ayaklanması kadınların ilk önce özsavunma üzerine yoğunlaşması ile gerçekleşti. Bu özsavunma başlangıçta doğadaki her canlıya benzer şekilde fiziki olarak ortaya çıktı. Oy hakkı için sabotaj, açlık grevi ve kendini feda eylemleri; faşizme karşı silahlı birlikler; sömürgeciliğe karşı kadın gerillalaşması… Kadınlar kendilerini erkek egemen saldırılara karşı ilk önce fiziki olarak korumayı öğrendiler. Sonrasında dünya tarihinin kadın tarihi olmadığını, bilimin kadınları es geçtiğini, felsefenin kadınlara yasaklandığını öğrendiler. Böylece fiziki özsavunmayla başlayan süreç, kadınların kendi kimliklerini oluşturdukları bir fikri özsavunmaya dönüştü. Kadınlar egemen erkek zihniyetine karşı kendi düşünce sistemlerini oluşturmaya başladılar. Bugün bu miras ile mücadelemizi sürdürüyoruz. Bu mirasın oluşturduğu temel sayesinde 21. yüzyılın kadın özgürlük yüzyılı olacağı iddiasını hala koruyoruz. 21. yüzyılın ilk çeyreği mücadele ve saldırı diyalektiğinin çetinliği içinde geçti. İki farklı zihniyetin çarpışması daha görünür hale geldi, kadın kurtuluş ideolojimize saldırılar da yoğunlaştı. Her ne kadar dünya kadın hareketleri mücadele bayrağını hep yukarda tutarak erkek egemen sisteme teslim olmamışsa da onun dışında bir yaşam inşa etmede de isteneni gerçekleştiremedi. Özsavunmamız bizi teslim olmaktan alıkoysa bile politikasız kalmak yaşamsallaşmanın istenildiği ölçüde gerçekleşmemesine yol açtı. O halde özsavunmanın sadece fiziki bir ayakta kalıştan ibaret olduğunu kabul edebilir miyiz? Özsavunma sadece bir hayatta kalma ya da kendini koruma olarak ifade edilemez. En azından tecrübelerimiz böyle ifadelendirilemeyeceğini göstermekte. Doğada canlıların özsavunması kendini (soy) devam ettirme şeklinde algılanır. İnsan varlığının sadece kendini (soyunu ) devam ettirmesinin varlığına ters düşeceği aşikardır. Düşündüğünü düşünebilen bir varlık olarak insan bu zamana kadar gelişimini biyolojik çoğalımlardan daha çok zihinsel çoğalımlar ile gerçekleştirmiştir. Bugün de fiziki çoğalımın varlığı devam ettireceğini iddia etmek indirgemeci biyolojik bir yaklaşım olacaktır. Bu nedenle özsavunmanın salt fiziki bir korunmadan ziyade zihinsel sıçramaları içermesi gerekmektedir. Bunun sağlanması için politikleşmiş bir ideolojiyi gereksim duyulur. Buradan yola çıkarak kadın kurtuluş politikasının özsavunma ile iç içe geçtiği söylenebilir. Özsavunma hali politika oluşturmanın kendisi olmaktadır. Hayatta kaldığımız kadar yaşamı yeniden inşa etme, yaşamı yeniden inşa ettikçe hayatta kalma… Kurtuluş politikasının özsavunmasından anladığımız budur. Sonuç olarak, kadın kurtuluş politikası içinde taktik hamleleri barındıran esnekliği ile ideolojinin yaşamsallaşmasıdır. Önder Apo, uluslararası komplo sonrasında “kadın özgürlük projem yarım kaldı” demişti. Geçen 26 yılın ardındansa “projem tamamlandı artık yaşamsallaşması gerekmektedir” demekte. Biz genç kadınlar için de tamamlanan projenin yaşamsallaşması önceliklidir. Hiçbir düşünsel mirasın olmadığı eski zamanlardan daha iyi bir yerde olsak bile, sınırlı bir yaşamsal mirasın olması bizler için bir zorluktur. Yine de önemli olan bütün zorlukları göğüsleyerek kurtuluşa giden yolda yürümesini bilmek ve hep aynı heyecan ile yola devam etmektir. Bu yolda yürürken bütün mücadele yöntemlerinin iç içe geçtiğini bilmemiz gerekir. Özsavunma-örgütlülük yaşamsallaşma iç içe giren bir ilişki içindedir. O halde burada örgütlülüğe de değinmek elzemdir. Nasıl ki klanlar, kabileler, aşiretler ve sonrasında modern örgütler içerdiği diğer özelliklerin yanında aynı zamanda bir özsavunma, yaşamsallaştırma birlikleri ise biz de örgütlülüğümüze bu bilinç ile yaklaşmalıyız. Genç kadınların kurduğu ve kuracağı her komün – kitap, bilim, tarih, sinema, kültür, sanat, doğa vb. odaklandığı konuyla birlikte özsavunma örgütü de olmaktadır. Özsavunmasını sağladıkça bildiğini ve öğrendiğini pratiğe yansıtarak yaşamsallaştıracaktır. Bu sayede kadın özgürlük politikası gerçekleşecektir. Kadın özgürlük politikası sadece kadınların kurtuluşunu değil, tüm toplumun kurtuluşunu hedeflemektedir. O halde tüm dünyayı değiştirme gücüne sahip olma onunla aynı oranda hayal gücü, çalışma, pratik ve politika gerektirmektedir. Yaşamsallaştıkça kendini koruyacak, kendini korudukça gelişecek kadın kurtuluş mücadelesi için vakit kaybetmeden çalışmalara başlamalı 21. Yüzyıl da kadın devrimini yakalamalıyız! Nûjiyan MAHÎR

KENDİNİ SAVUNMAYI BİL!

“…her türün kendine göre bir savunma duruşuna sahip olması ilke düzeyindedir. Savunmadan yoksun bir varlık neredeyse yok gibidir.” “Ben Gül Teorisi diyorum. Gül üzerine düşündüm. Gül kendini korumak için diken çıkarıyor. Bir Gülün, bir bitkinin bile öz savunması vardır. Öz savunma için doğaya bakmak gerekir, tabiata bakmak bile yeterlidir. Bir gül kadar bile kendimizi öz savunmaya hakkımız yok mudur?” Doğada varlığa dönük tehlikeler karşısında kendini savunma temel bir motivasyon, yaşamsal tepki olarak bütün canlılarda bulunmaktadır. Tüm gözlemler ve araştırmalar göstermiştir ki doğa-evrende saldırı değil savunma refleksi, güdüsü, eylemi vardır. Buna da varoluşun niteliği, varlığın gerekliliği anlamındaki öz savunma denmektedir. Öz savunma sonsuz kombinasyon içindeki evrende birbirini tüketmeden, hakimiyet altına almadan var olmayı sağlayan böylece evrensel uyuma yol açan temel bir varoluşsal eylemdir. Varoluş enerji-tin{ruh}-zekâ dediğimiz özdür, varlık onun bedenidir. Haliyle öz savunma bu özün kendi bedenini{varlığı} yaşatmak ve süreklileştirmek için geliştirdiği korunma kurallarıdır. Her varoluş bu anlamda sezgi, zekâ ve akıl güçlerini kullanarak kendi varlığını belirler. Varoluş, varlığa kavuşmak için önce kendini savunma bilgisine muhtaç olduğunu kavrar ve savunma bilgisini anlamlandırır. Kuşkusuz anlamlaşmayı, var olmayı ve onu korumayı başından itibaren belirleyen şey ise yaşamak istemidir. Yaşam bu anlamda canlı organizmanın bilincine vardığı evrendir. İnsan varoluşu ise zekâsıyla kendini, doğayı ve toplumu dönüştürme ve yeni inşalara kavuşturma potansiyelindedir. Bu anlamda insan varoluşu, varlığın toplumsal tarihleşmesini anlatır. Yani insan, varoluşunu savunmak için toplumsallaşan varlık olmaktadır. Kendini gerçekleştirme, düşünme, oluşturma ve tanımlamak varoluşun ruhsal-manevi korunma alanıdır. Varlığını düşünen, belirleyen, çeşitlendiren ve kararlaştıran varoluşunu gerçekleştirebilir, tarihleşebilir. Bu bağlamda insanın varoluşsal mücadele tarihine bakıldığında ikinci doğa olarak bilinen, yeryüzünün en zayıf ve korunmaya en muhtaç canlısı olan insan varoluşunu varlıklaştırmaya, süreklileştirmeye ve yaşamını fiziki ve ruhi idame ettirmeye en müsait sistem olan kadın eksenli toplumsallaşmayı yani kültürleşmeyi geliştirerek tarihin çok uzun bir döneminde öz savunma ilkesine göre yaşamış, varlıksal varoluşunu bu temelde sürdürmüştür. Bütün bu dönem boyunca klan biçiminde örgütlenen insan toplulukları gerek yerçizim{coğrafya}, iklim ve diğer canlılardan, gerekse de kendilerinden olmayan insan topluluklarından gelebilecek tehlikelere karşı ancak öz savunmayla varlıklarını sürdürebilmişlerdir ve öz savunmanın dışına çıkan bir baskı, şiddet eğilimine girmemişlerdir. Böylece hem kendilerini koruyabilmiş, varlıklarını süreklileştirebilmişlerdir hem de birbirlerine yaşam zemini tanıyarak birlikte var olmayı gerçekleştirebilmişlerdir. İnsanlığın en uzun süreci ve esas olarak ana-kadın soylu olan klan tarihi göstermiştir ki varoluş ancak öz savunmayla mümkün olabilmekte ve varlığın sürekliliği içinde öz savunmayı aşan bir güvenlik anlayışı, algısı, eylemi gerekmemektedir. Bu sınırdaki toplum, doğal toplum yani doğadan kopmamış politik-ahlaki toplumdur. Bu kapsamda bu hakikatten anlaşılan odur ki insanlık ana kadın öncülüğünde öz savunma esaslı varoluşsal varlığını, tarihini hem içte ve dışta gelebilecek fiziki tehlikelere hem de ideolojik yok oluşa karşı kadın eliyle kültür yaratan bir dinamikle kendini her an var etmeye korumaya dönük iradeli, özgürlükçü ve demokratik toplum anlayışıyla tarihsel-toplumsal bir akış ve mücadele içinde olmuştur. Ta ki kendini bir kastik katil grup olarak örgütleyen erkekçi zihniyetin bu tarihsel toplumsal akışı dumura uğratıp en önemli öz savunma dinamiği olan toplumsallığı kadın şahsında saldırıya uğratana kadar. Peki, nasıl oldu da kadın ve toplumu bu denli bir öz savunmasızlık içine düşürüldüler ve bu savunmasızlık hali nasıl gelişti? Şüphesiz bunu en güzel Önder Apo ifadelendirir. Önder Apo; “Kadın bitki toplar. Erkek avlanır, canlıyı öldürür. Savaş bir canlıyı öldürmektir. Hayvan öldürmek cinayettir. Kadının bitki tohumları etrafında toplumsallığı oluşturması bambaşka bir olaydır. Birisi şu andaki katliamcı topluma dönüştü, birisi hala toplumu ayakta tutmaya çalışır. Dolayısıyla toplumu ayakta tutma kültürü kadın etrafında gelişen bir sosyolojiye dayanır. Savaşı esas alan, ganimeti esas alan toplum, erkek ağırlıklı toplumdur. Onun işi gücü artık-değerdir. Bir artık-değer imkânı oluşmaya başlarsa, kadının etrafında bir bitki toplama, bir besin artırımı olursa erkek buna göz diker. Erkek, hayvan da avlar, ama bir de kadının topladığı besinlere el koyar. Hem besine el koyar hem kadına el koyar. Hikâye böyle başlar.” Diye değerlendirir. Şüphesiz kadını bu düzeye getirmek toplumu savunmasız bırakmakla eşdeğer olup tüm korunma araçlarından mahrum etmek, bir anda ve salt fiziki baskılarla gelişen bir durum değildir. Avcı kulübüne ve avcılık deneyimine dayanan erkek, kadına ve toplumsallığına saldırır. Kadını köleleştirmek için ilk yapması gereken şey önce öz savunmasını kırmak ve korunma duvarlarının tümünü yıkmak olduğundan, savunmasızlık ideolojik, politik ve sosyal olarak kölelik temelli inşa edilmiş ve en büyük darbeyi anacıl klan yaşamı yani komünal toplum almıştır. Önder Apo bu durumu kısaca “tarihsel-toplumsal sorunsallığın ilk hali ve temeli kadının köleleştirilmesi ve sömürülmesidir. Bu sömürü, ana-soylu toplumsal kültürden kastik katil yapıya dayalı erkek egemenlikli iktidar sistemine geçişin temelini oluşturur. Bundan sonrası kadın şahsında toplumsallığın baş aşağı gidiş sürecidir. Kadın şahsında tüm toplumsal değerler yozlaştırılır. Erkek egemenlikli kültürde erkek yükseltilir, yüceltilir; kadına ve kadın etrafında gelişen değerlere el konulur. Özü budur.’’ şeklinde değerlendirir. Kastik sistem örgütlenir, kendini inşa eder. Bu durum karşısında köleleşmek istemeyen ve avcı kastik katillere direnenler ise yine Önder Apo’nun deyimiyle “Açık ki düz yerlerde, ovalarda kendilerini savunamazlar, ama henüz erişilmeyen dağlık alanlara ve daha yükseklere çıkarlar. Savunmaya elverişli yerlere çekilirler ve kastik katile karşı bazı savunma aletleri ve yöntemleri geliştirirler. En önemlisi de ulaşılamayan dağ doruklarında kabile oluşumuna giderler. Kabileleri oluşum kökenleri itibariyle birer savunma örgütü olarak düşünmek gerekir. Etnisite, kabile ve aşiret yapıları esas olarak bu köleleştirici saldırılara karşı temel direniş birimleri-yapılarıdır. İlk siyasal birimler olup, özgürlüğü koruyucu, özgür yaşama bağlı klanların öz savunma birimleridir. İdeolojileri de öz savunma temellidir.’’ Bu klan ve kabileler, günümüze değin öz savunma temelli özgür komün yaşamına bağlılıklarını sürdürmüşlerdir. Fakat günümüzün tarihsel toplumsal gerçekliğinde kastik katil avcı grubunun örgütlülüğünü daha da derinleştirdiğini ve kendini süreklileştiren sistemsel yapılara dönüşerek toplumun öz savunma dinamiklerini, ideolojik-politik, ahlaki yapısını ve kadın eksenli kültürel değerlerini birer avcı kastik katil silahları olan modernleşmiş ulus devlet, kapitalist modernite aygıtlarıyla alabildiğine özelleşmiş özel saldırı politikalarıyla hedef aldığını görmekteyiz. Tüm bunlara karşın doğru mücadele hattında en doğru ve etkili öz savunma sistemini geliştirecek adım, şüphesiz öncelikli olarak kastik katilin ve kendini kurumsallaştırdığı her yapının ideolojik ve askeri argümanlarını doğru çözümlemek ve bu temelde süreklileşen, kendini yenileyen, bu esasta büyüten ve varoluşsal varlığını güvenceye alacak olan örgütlenme ve örgütleme sistemini güçlü kurmak ve bunu her an daha da büyütüp güçlendirmek olmalıdır. Şayet amaç demokratik ekolojik kadın özgürlükçü bir yaşamı örmek ise toplumlar ve halklar öncelikle kendilerinde öz savunma kültürünü geliştirerek varlıklarının

Hevpeyvîn Gerîlayeke Ezîdî Berîtan Dijwar re:

1- Dema ku we biryara tevlîbûna gerîla da, tiştê herî zêde we bandor kir çi bû? Her mirovek, xwedî çîrokek e û jiyana me hemûyan de werçerxên mezin hene ku em biryarên girîng derbarê jiyana xwe de didin. Taybet di pêvajoya ciwantiya xwe de mirov dema ku li ser pêşeroja xwe difikire, meyil û lêgerînên pir kûr çêdibe û wiha biryar û derketinên mezin digre. Ez jî tam di wan temenan de ketibûm nav lêgerîna jiyanekî biwate. Taybet ji ber nasnameya xwe ya Ezdayetiyê nakokiyên wekî hebûn, min kûr de hîs dikir. Qetlîamên ku di serê civaka Ezîdî de pêkhatibû, di min de hêrsekî mezin ava dikir. Di heman demê de wekî jin, feodalîzm û zayendperestiya civakê de di min de hêrs ava dikir. Min dema qetlîam û bindestiya jinan didît nikarîbûm çavê xwe jê re bigrim. Ji ber ez bi xwe jî parçeyekî ji vê bindestiyê bûm. Dema ku lêpirsîn û nakokiyên min yê wiha despê kir, min xwest ez tiştekî bikim. Ji ber tenê di malê de rûniştin wîcdanê min nerehet dikir. Bi tesadûfî ez rast li endamên Yekîtiya Jinên Ciwan ya Şengalê hatim. Naskirina min ya şoreşê û Rêbertî wê demê pêş ket. Min hêdî hêdî nakokiyê xwe yên jinbûnê û Ezdayetiyê re bersiv didît. Min nêzî 4 meh xebatê YJCŞ meşand. Min li cem wan xwe pir biqîmet hîs dikir. Ev hêstekî pir xweş bû. Tê bîra min; berî ku heval werin malê, min pir kelecan digirt û şaşopaşo dibûm. Ez diketim nav û min hemû mal paqij dikir. Min li ser dayîka xwe zext dikir ku xwarinên herî xweş amade bike. Dema dihatin min tenê wan temaşe dikir. Kenê wan, hezkirina û hûrmeta wan ya bi hevdû re, hevaltiya wan pir min bandor dikir. Min hîs dikir dema ez li cem wan bim, her bi ewleh û aram im. Te digot qey çiyayek li pişt min e. Piştî demekî min dîsa bi tesadûfî fîlmekî gerîla temaşe kir. Dîmenê gerîlayên jin pir min bandor kir. Ez li xwe vegeriyam û min pirs kir: gelo ev heval çawa dikarin xwe ji her tiştî qut bikin û li ser lingên xwe bisekinin. Nakokîyên min yê pergalê û malbatê zêdê bûn. Ji ber pergala ku em di nav de mezin dibin her bi çavekî biçûk li jinê mêze dikir û jin nikaribû xwe bi xwe rêve bibe. Lê dema min hîn gerîlayên ku ji bo rizgarkirina Şingalî hatibûn naskir, hevalên jin didît, qalibên di serê min de şikest. Azadî di çavên wan de dibiriqî û min dikişand. Çiyayên azad bang li min dikir û min dixwast bibim parçeyekî ji wê hevrêtiyê. Min biryara xwe ya tevlîbûnê girt û berê xwe da çiyayên azad. 2- Despêkê dema we biryar da û hûn hatin çiyayên azad hêstên we yên despêkê çawa bûn? Heta ku ez negihiştim armanca xwe min dev jê berneda. Dema min gava xwe ya yekemîn avêt nav refên gerîla min, jiyanekî cûda, cihekî pir cûda û cîhanekî pir bireng dît û ew kêliyên despêkê ji bîra min naçin. Ji ber êdî bi hezaran rêhevalên min hebûn. Min xwe bi nirx hîs dikir. Tiştê ku min despêkê fêm kir ew bû ku, di nav gerîla de cihê herkesî heye û di hemû mijaran de îradeya herkesî heye û tu dikarî ji hemû lêgerîn û meraqa xwe re bersiv bibînî. Îradeya ku heval didan min, pir cuda bû. Fîşeka yekemîn ku min avêt hîn jî di bîra min de ye. Dema hîn ez nû hatibûm, Şehîd Çiya Hozan ji min pirs kir û got “tirsa te ya herî mezin çi ye?” Min got sîlah e. Şehît Çiya ji bo ku ez tirsa xwe derbas bikim ew roj rabû û min bir sîleh avêtinê. Hemû ziraviyên sîlehê fêrî min kir û dema kar anînê hat. Heval Çiya hêz da min û min bi vî awayî fîşeka xwe ya yekemîn teqand. Ji bo ku ez moral bigrim çepik lêdixist. Piştre min fêrî avjeniyê kir. Min xwe wekî zarokekî nû ji dayîk bûye û fêrî meşê dibe hîs dikir. Ez dimeşiyam, carna diketim lê min dizanîbû kû wê rêhevalên min destê min bigrin û rakin. 3- We hem qala jiyana xwe ya pergalê hem jî qala jiyana biwate ya gerîla kir. Wekî gerîlayeke jin, bangazwaziya we ji bo jinên ciwan çi ye? Pergala desthilatdar ya heyî polîtîkayên herî kûr li ser me jinan dimeşîne. Bi taybet ji ber ku jinên ciwan hêza dînamîk ya civakê ne, xwezayî dibin hedefa esasî. Nifşa ku meyla wê ya azadiyê herî xurt e, ev nifşa dawî ku piştî 2000’î jidayîk bûye. Lêgerîna cûda û azad jiyankirinê di jinên ciwan de heye. Lê tam di vê xalê de îdeolojiya lîberalîzmê me dixe nav xapandinekî. Tiştê ku pêşkeş dike û wekî zîhniyetekî belav dike, di esasê xwe ji helandinê bêhtir tiştek din nîne. Her behsa ‘azadiyê’ tê kirin. Lê azadî di sînora madîyatê de hatiye fetisandin. Em hemû jî dizanin ku azadî ne tenê tiştekî şember û madî ye. Mirov çi bixwaze li xwe bike azad nabe. An jî kêngî bixwaze derbikeve derve, ji malbatê qût bibe jî azad nabe. Di pişt perdeya propagandaya azadiyê de kapîtalîzm dixwaze manewîyatê, exlaqê û nirxên jin birizîne. Jinê, bi çanda xerçkirinê re ji nasnameya xwe dûr bixe. Pir jinên ciwan difikirin ku niha êdî koletiya jin kêmtir bûye, jin li gorî berî zêdetir azad e. Lê em rastiyê binêrin; berê koletî û bindestî li ser me bi zorê dihate ferz kirin. Ji ber vê kes, di ferqa bindestiya xwe de bû. Niha bi awayekî pir zirav û nerm ev koletî ser me tê ferz kirin. Ji me re mafê hilbijartinê didin, lê vebijêrk hemû ji aliyên wan ve tên diyar kirin. Pir tiştê ku jinên ciwan difikirin bi îradeya xwe dikin, di esasê xwe de ne bi îradeya wan e. Bi bandoriya çanda popûler ve biryar didin û dîsa dikevin xizmeta pergala zilamsalar. Di pergalekî wiha ku herkes dişibe hevdû de jiyan kirin ji min re pir zehmet hat. Ez bawerim ji bo jinên ciwanên ku li azadiyê digerin, naxwazin jirêzê

AĞLANACAX HALINE GÜLENLERE BİR İHTARNAME;

Baan diyiler ki bu faşşizım qıyametınde gülecax ne war ki politik mizah yapisen. Diyiler; ‘’gülme zaten moralê me bozıx e, ezê bêjım serê me xırabe ye’’. Ben de düşüniyem aceba gülecax bişey war mi? Gülmeye gerek war mi? Ya da gülmax nedır? Insan niye güler? Ilk insan neye gülmiş olabılır? Gülmax neyi ifade eder, ardındaki mane nedır? Şımdi ben kendım de pek gülmem ama bazen güldürebılırem. Oldıxça tırş u taal ımdır. Hatta eskiden işçi sınıfiyken gülmedıxım için beni qovmişlıxlari wardır. Gülecax bişey olmadığından gülmedım. Ama sen işçi, karşındaki de kahrolasi patron olınca gülünecax şeylere degıl, senden üst olan sınıfın her güldüğüne gülmax zorındasındır. Çımki kapitalizmın dınyasında gülüşler sexte u manasızdır. Söylenen şey degıl, kimın soyledıği önemlidır. O için, o insanların gülüşlerıne baxın; çox sextedır, o gülüşlerın arkasında hiçbi yaşam degeri yoxtır. Işte bız de bêle qırıla qırıla bilınçlendıx, sonra sınıf intixarına gittıx. Çımki bız saxte gülışlerın insani degılıx û daha izzeti nefsımızi qaybetmemişıx. Her şeye gülmiyen, güldiği şeyde gülmeye değer mana arayan insanlar da wardır ki onlar sıradan insanlar degıldır. Ama etraflarındakiler sıradandır, ucuzdur. Ama o ortama ayax uydurmax zorında hissederler kendılerıni, çımki dışlanmax daha acıdır. Onlar her şeye gülemezler ama etraflarındakiler onlarda bi ecaiplıx oldıxıni ayıqmasınlar diye gülmiş gibi yaparlar. Öyle çox gülemezler ama çaqmamalari içın dört beş dişlerıni gösterıp küçük bi ses çıxarırlar. O emanet gülüşle, diger yandan da etrafi kolaçan ederler, gülmadıxım anlaşıli yoxsa yok diye. Etraftakilerın gözlerısının içine baxarlar bir yandan, ama kendi gözlerıni de qaçırırlar. Bir de çox bastırılmiş insanların gülüşlerıne baxın. Onlar da gülmaxla aralarında sorın olan arqaaşlardır. Bu gülmeye bi şekil bi doxri düzgın jest mimik weremedıx diye dert ederler kendılerıne. Onlar toplım içınde degıl, tek başlarınayken rahat gülerler. Fazla gülınce qorxarlar zaten, başlarına felaket gelecaxi kehanetini düşınırler. Gülüşleri bile onlardan çalınmiştır. Gülünce çox abartıli gülerler. Çımki duygilarıni nasıl dışa wuracaxlarıni bilmezler çoxi zeman. Bir de mizahsenler wardır, qomedyenler wardır. Onlar da güldürebilirler. Aceba çok güldüxlerınden mi güldürürler diye sorarsax egersem, tam tersidır. Çox güldıren insanlar çox aci çekmiş, felegın çemberınden geçmiş, qaderın sillesıni yemiş insanlardır. Ama o qızıl qıyamette güldürebılmeyi öğrenmişlerdır. Nasıl bêle olabıli diye soriyem kendıme. Mesela sinir nöbeti geçiren insanlar wardır, nöbetın en zirve noqtalarında gülme krizıne tutılırlar. Şımdi dıyecaxsız ki bu söyledıxlerının ne hikmeti ilmiyesi, ne qıymeti harbiyesi wardır diye. Wardır işte. Ben bunlardan şu sonıci çıxarıyem ki gülmax bi özsavunma refleksidır bızım buralarda. O, acilara dayanma şeklidır, o da bi mücadelenin dışa wurma şeklidır. Hatta bir direniştir, vücudun ayakta kalabilme şeklidır. 12 Eylül döneminde uzun yıllar zındanda qalan ve qorkınç işkencelerden oldıxça nasibini alan arqaaşlar taniyem. Onlar başta oyle bıliler ki işkenceye qarşi baxırmasan dalaxın patlar. Sonra Hevale Karasu onlara diyi ki êle bişey yox. Ses çıxarmayın, ya da gülebıldıxınız qaar gülın diye. O arqaaşlar da büyük bir iradeyle işkenceye qarşi gülebıliler. Işkenceciler güldıxlerıni görınce bu sefer onlar sinir qrizi geçiriler. Çıldıriler. Bi süre sonra da işkence yapmayi bıraxiler. Yani öyle degerli okıyıcilar, Heval Karasu bu şekılde öyle çox arqaaşi işkenceden qurtari. Eger bu yaziyi okise kendısıne selam ve hörmetlerımızi gönderiyıx. Önderlığımız de diyi ki ‘’Bedensel u fiziksel acılari bir yaratıma veya üretime dönüştürmek lazım. Bu tarz acılar ve engeller ne kadar büyükse, çıkış da o kadar büyük olur.’’ Yani en fazla acıda yaşam degeri wardır. Acıyi bılmeyen insan, gülmaxtan ne anlar? Şımdi diyecaxsız ki ben burda ne anlatmax istiyem, nereye getırmax istiyem. Qoninın bununla ne alaqasi war. Işte war. Saniler ki bu derginın şımdi okıdığınız bölümünın en üst sol köşesınde Mizah yazi diye hama her şeye güliyıx. Ciddi şeyleri xafifletmeye u silikleştırmeye çalışiyıx ya da öyle bi sonıca sebeb oliyıx. Halbuki benım hiç êle bi derdım yox. Başta da dedıgım gıbi tırş u taalımdır. Kendımle aram limonidır. Ciddi şeylere gülmem. Çox ciddiyımdır. Mizah degıl politik mizah yapiyıx burada. Hiciv yapıyıx, taşlama yapiyıx. Bazen de ironi. Bu qalleş zemande en çok gülünesi olan nedir, insan en çox neye güli diye düşüniyem. Bence en çox başkasında kendi haline güli insan. Ama ağlanacax halıne güli. Kapitalizım ciddiyeti kaybettıri, duygıyi silikleştıri, anlam aratmi. Aynasız insan yarati. Bazılari wardır düşündürmax isterken güldüri. Bızım derdımızse güldürürken düşündürmax. Düşünmax önemli bi eylemdır degerli oqıyicilar. Hem de çox önemli. Ne demiş o septik adam; olmax ya da olmamax işte bütün mesele bu. Sonra bu sorının peşıne düşmiş u demiş ki ‘’Düşüniyem o halde varım’’. Önderlıxımız de bu qoniya Barış ve Demoqratik Toplum Manifestosunda çok degıni. Bu yüzden biz de mehleden arqaaşlarla bugünlerde ontolojik acilar, warolışsal sancilar çekiyıx. Fisqayadan aşaxi yürürken bu koniyi düşüniyıx, düşünırken yüriyıx. Bi sonraki yazımızda Fiskaya Soqax felsefecisi Faça Gulê ile warlıx felsefesıne dair niqaşlarımızla qarşınızda olacaxam. Sız de yürüyın, düşünın. Düşünın u yine yürüyın. Ikisini ayni anda yapınca daha iyi oli diyiler hatta. Bütün büyük fikirler yürüken olişimiş diyi Niçe.