Komalen Jinen Ciwan

Kadın Kurtuluş Politikası ve Öz Savunma

“Kadın projem tamamlandı…şimdi önümde devasa bir pratik, bir yaşamsallaştırma görevi durmaktadır.” Önder APO Kadın kurtuluş ideolojisi 1998 yılının 8 Mart’ında Önder Apo tarafından ilan edildiğinde Kürt kadınları şahsında bütün kadınların mücadele mirasında büyük bir adım atılmış oldu. O günden beri Kürt Özgür Kadın Hareketi kadın kurtuluş ideolojisini geliştirmekte, onun etrafında örgütlenmekte ve dünya kadın hareketlerine ilham olmakta. Son süreçte ise Önder Apo kadın kurtuluş politikasının geliştirilmesi gerektiğinden bahsetti. Peki kadın kurtuluş politikası nedir? Kadın kurtuluş ideolojisi ve politikası arasında nasıl bir ilişki var? Genç kadınlar olarak bu sorulara cevap verdikçe bu sürece nasıl öncülük edeceğimizi de ideolojiden politikaya nasıl geçeceğimizi de tartışmış olacağız. O halde cevap aramaya başlamak en iyisi. Önder APO ideolojiyi “iradeye kavuşmuş, programlaştırılabilen, içinden strateji ve taktik çıkartılabilecek irade, düşünce sistematiği” olarak tanımlar. Kadın kurtuluş ideolojisi de bu anlamı ile 98 yılından beri programlaştırılan, stratejik ve taktik yaklaşıma sahip olan bir düşünce sistematiği olarak gelişir. Peki ideolojimizin politikleşmesinden kastımız, bu zamana kadar ideolojimiz ile bir politika yaratamadığımız mı? Şüphesiz Kürt Özgür Kadın Hareketi yıllara dayanan tecrübesi, önce ordulaşması sonra partileşmesi ile dünya kadın hareketleri içinde özgün yerini oluşturmuştur. Yine de hedeflerimize ulaşırken yaşadığımız gecikme, hedef ile pratik arasındaki makas açıklığımız ideolojimizin pratikleşmesinde yaşadığımız eksiklikliği daha fazla gün yüzüne çıkarıyor. Bu pratik, şüphesiz ideolojiden kopuk değildir. Fakat pratiğimizi, yani yaşamsallaştırmamızı %100 ideoloji ile ele almamız dogmalar yaratacaktır. Bu gerçekliği ele aldığımızda yaşamsallaşmanın esneklik paylarını göz önünde bulundurmak önemli olacaktır. Kadınla ilgili olarak; kimlik, hisler, politiklik, askerilik, bilim gibi birçok noktada hem hareketimiz içinde hem de dünyada bir külliyat geliştirilmiştir. Kadın mücadelesi bunca saldırıya rağmen kendisini dünya genelinde örgütlemektedir. Yine de dönüp baktığımızda kapitalist modernitenin saldırıları karşısında parçalı mücadele içinde kaldığımızı görmekteyiz. Bu parçalılık özgünlüğün bir yansımasından ziyade politikleşmemiş, dar alana sıkışmış, %100 ideoloji ile hareket etme çabasına girmiş olmanın yansımasıdır. Bu nedenle dünya kadınlarının ortak politikasını oluşturmakta zorlanma yaşıyoruz. Bu ortak politika tek merkezden yürütülecek, coğrafi, sosyolojik, kimliksel özgünlükleri yok sayacak bir tekillikten ziyade ortak noktalardan birleştirecek bir çoğulluğu imlemektedir. Bu nedenle kadın kurtuluş politikası, daha fazla genişleyen ve yaşamsallaştırılan bir hareket yaratma amacı olarak tanımlanabilir. Kadın kurtuluş politikasından bahsederken şüphesiz özsavunmanın üzerine eğilmemiz gerekir. Çünkü 20. yüzyılda uykuya yatırılmış, yok sayılmış, çarpıtılmış kadın gerçekliğinin canlanması, ayaklanması kadınların ilk önce özsavunma üzerine yoğunlaşması ile gerçekleşti. Bu özsavunma başlangıçta doğadaki her canlıya benzer şekilde fiziki olarak ortaya çıktı. Oy hakkı için sabotaj, açlık grevi ve kendini feda eylemleri; faşizme karşı silahlı birlikler; sömürgeciliğe karşı kadın gerillalaşması… Kadınlar kendilerini erkek egemen saldırılara karşı ilk önce fiziki olarak korumayı öğrendiler. Sonrasında dünya tarihinin kadın tarihi olmadığını, bilimin kadınları es geçtiğini, felsefenin kadınlara yasaklandığını öğrendiler. Böylece fiziki özsavunmayla başlayan süreç, kadınların kendi kimliklerini oluşturdukları bir fikri özsavunmaya dönüştü. Kadınlar egemen erkek zihniyetine karşı kendi düşünce sistemlerini oluşturmaya başladılar. Bugün bu miras ile mücadelemizi sürdürüyoruz. Bu mirasın oluşturduğu temel sayesinde 21. yüzyılın kadın özgürlük yüzyılı olacağı iddiasını hala koruyoruz. 21. yüzyılın ilk çeyreği mücadele ve saldırı diyalektiğinin çetinliği içinde geçti. İki farklı zihniyetin çarpışması daha görünür hale geldi, kadın kurtuluş ideolojimize saldırılar da yoğunlaştı. Her ne kadar dünya kadın hareketleri mücadele bayrağını hep yukarda tutarak erkek egemen sisteme teslim olmamışsa da onun dışında bir yaşam inşa etmede de isteneni gerçekleştiremedi. Özsavunmamız bizi teslim olmaktan alıkoysa bile politikasız kalmak yaşamsallaşmanın istenildiği ölçüde gerçekleşmemesine yol açtı. O halde özsavunmanın sadece fiziki bir ayakta kalıştan ibaret olduğunu kabul edebilir miyiz? Özsavunma sadece bir hayatta kalma ya da kendini koruma olarak ifade edilemez. En azından tecrübelerimiz böyle ifadelendirilemeyeceğini göstermekte. Doğada canlıların özsavunması kendini (soy) devam ettirme şeklinde algılanır. İnsan varlığının sadece kendini (soyunu ) devam ettirmesinin varlığına ters düşeceği aşikardır. Düşündüğünü düşünebilen bir varlık olarak insan bu zamana kadar gelişimini biyolojik çoğalımlardan daha çok zihinsel çoğalımlar ile gerçekleştirmiştir. Bugün de fiziki çoğalımın varlığı devam ettireceğini iddia etmek indirgemeci biyolojik bir yaklaşım olacaktır. Bu nedenle özsavunmanın salt fiziki bir korunmadan ziyade zihinsel sıçramaları içermesi gerekmektedir. Bunun sağlanması için politikleşmiş bir ideolojiyi gereksim duyulur. Buradan yola çıkarak kadın kurtuluş politikasının özsavunma ile iç içe geçtiği söylenebilir. Özsavunma hali politika oluşturmanın kendisi olmaktadır. Hayatta kaldığımız kadar yaşamı yeniden inşa etme, yaşamı yeniden inşa ettikçe hayatta kalma… Kurtuluş politikasının özsavunmasından anladığımız budur. Sonuç olarak, kadın kurtuluş politikası içinde taktik hamleleri barındıran esnekliği ile ideolojinin yaşamsallaşmasıdır. Önder Apo, uluslararası komplo sonrasında “kadın özgürlük projem yarım kaldı” demişti. Geçen 26 yılın ardındansa “projem tamamlandı artık yaşamsallaşması gerekmektedir” demekte. Biz genç kadınlar için de tamamlanan projenin yaşamsallaşması önceliklidir. Hiçbir düşünsel mirasın olmadığı eski zamanlardan daha iyi bir yerde olsak bile, sınırlı bir yaşamsal mirasın olması bizler için bir zorluktur. Yine de önemli olan bütün zorlukları göğüsleyerek kurtuluşa giden yolda yürümesini bilmek ve hep aynı heyecan ile yola devam etmektir. Bu yolda yürürken bütün mücadele yöntemlerinin iç içe geçtiğini bilmemiz gerekir. Özsavunma-örgütlülük yaşamsallaşma iç içe giren bir ilişki içindedir. O halde burada örgütlülüğe de değinmek elzemdir. Nasıl ki klanlar, kabileler, aşiretler ve sonrasında modern örgütler içerdiği diğer özelliklerin yanında aynı zamanda bir özsavunma, yaşamsallaştırma birlikleri ise biz de örgütlülüğümüze bu bilinç ile yaklaşmalıyız. Genç kadınların kurduğu ve kuracağı her komün – kitap, bilim, tarih, sinema, kültür, sanat, doğa vb. odaklandığı konuyla birlikte özsavunma örgütü de olmaktadır. Özsavunmasını sağladıkça bildiğini ve öğrendiğini pratiğe yansıtarak yaşamsallaştıracaktır. Bu sayede kadın özgürlük politikası gerçekleşecektir. Kadın özgürlük politikası sadece kadınların kurtuluşunu değil, tüm toplumun kurtuluşunu hedeflemektedir. O halde tüm dünyayı değiştirme gücüne sahip olma onunla aynı oranda hayal gücü, çalışma, pratik ve politika gerektirmektedir. Yaşamsallaştıkça kendini koruyacak, kendini korudukça gelişecek kadın kurtuluş mücadelesi için vakit kaybetmeden çalışmalara başlamalı 21. Yüzyıl da kadın devrimini yakalamalıyız! Nûjiyan MAHÎR

Wateya Manîfestoyê

Pêvajoya Aşitî û Civaka Demokratik ku Rêber APO da destpêkirin saleke xwe tijî kir. Bêguman gel û ciwanên me girîngiya pêvajoyê dizanin û dişopînin. Pîştî deh salên ku hem êrîşên dewleta Tirk hem jî berxwedana gel û gerîla gihaştibu astekî jor, Rêber Apo ji bo sekinandina vî şerê bi însîyatîfa xwe ev pêvajo da destpêkirin. Niha jî bê rawestan ji bo serkeftina wê kar dide meşandin. Rêber Apo weke encama lêhûrbûna 27 salan Manifestoya Civaka Komînal û Demokratîk amade kir. Ji bo em karibin guhertinên pêwîst fêm bikin, mêzekirinên xwe yên dîrokê ji nûve dest bigrin û bi çavekî nû li pêvajoya guhertin-veguhertinê binêrin, di manîfestoyê de tekîliya dîrokê bi roja me ya îro re û tekîliya mirov bi gerdûnê re berfireh nirxand. Jiberkirinên me yên di derbarê dîrokê de hilweşand. Ev manifesto hîşt ku em bi çavekê nû li heqîqeta dîrokî meyze bikin. Di heman demê de Rêber APO, sosyolojiya civakî û dîrokî di eksena jin de dest girtiye. Di şexsê jinê de civak nirxandiye û sosyolojiya wê ya dîrokî bi berfirehî vekiriye. Li ser bandora sosyalîzma pêkhatî li ser tevgera me ku dibû sedema dubarebûn û xitimandinan sekînî ye. Rêbertî ji bo bihûrandina vê, rêya guhertin-veguhertinê û li şûna sosyalîzma pêkhatî avakirina sosyalîzma demokratik danîye pêşiya me. Lewma ji bo çareserkirina pirsgirêka Kurd û Rojhilata Navîn, bi paradigmaya demokratîk, ekolojîk û azadiya jin re avakirina zihniyet û pergala netewa demokratik, rêyeke jêveneger e. Bi taybet pêşxistina entegrasyona demokratik wê di çareserkirina pirsgirêka Kurd de rolekî sereke bileyze. Rast xwendin û fêmkirina manîfestoyê ji bo me ciwan û jinên ciwan giring e. Di Newroza îsal de ev manifesto bi navê Manîfestoya Civaka Komînal û Demokratîk hatiye weşandin û gihîştiye ber deste me. Bi vê yekê re erkekî girîng dikeve ser milê me. Divê em manîfestoyê baş bixwînin, kûr fêmbikin û rast pêkbînin. Her ciwanek divê xwedî biryardarî be ku bibe komînar û sosyalîst. Pêwîste berpirsyariya xwe ya civakî, bi avakirina kesayet û civakek demokratik re pêkbîne. Ev manifestoya dîrokî erkekî bi vî rengî dide ser milê me jin û ciwanan. Divê her ciwanek, vê berpirsyartiyê bi feraseta komînê, weke zanebûn û hişmendiya hebûna xwe dest bigre. Bêguman bi rihê komînê jiyan kirin tê wateya ku tu civaka xwe û pêşeroja xwe ava dikî. Ev jî girêdanbûna ferd, bi dîrok û çanda xwe ve dide nîşandan. Bi komîn jiyankirin, hêza zanebûn û îradeya azadiyê dixwaze. Ji bo xwe gihandin û berpirsyariyên xwe pêkanînê, xwendina manifesto giring e û ev manifesto wê ji bo rêya rast bibe ronahiyek. Ji bo rast xwendin û fêmkirina vê manîfestoyê divê em bi rêbazên dewlemend ve bixwînin. Ger rast fêmkirin çênebe emê nikaribin rast pêkbînin jî. Rêbertî di manîfestoyê de hemû tiştî dispêre dîrok û felsefeyê, vê jî bi jiyanê re girê dide. Di zanebûna dîrokî û felsefî de, bingeh girînge. Em dikarin bi rêya xwendina paraznameyên Rêber Apo vê bingehê di xwe de ava bikin. Mijarên di paraznameyan de hatine ziman, bi awayekê temamker di vê manîfestoyê de jî hatine destgirtin. Dîsa rêbazên lêkolînê divê em pêşbixin. Dîroka felsefeyê û kesayetên fîlozofan, dîroka Kurd û Rojhilata Navîn, sîstema kapîtalîzm û diroka pêşketina wê, kuantum û çêbûna însan, moderniteya demokratik û şaxên wê… Divê em yêk bi yêk van mijaran lêkolîn bikin û zanebûna xwe di van mijaran de kûr bikin. Ji ber manîfesto ji 8 beşan pêk tê û di her beşekê de ev mijarana bi berfirehî hatine nirxandin. Ji bo em karibin nirxandinên Rêber Apo baştir fêm bikin, rêbaza lêkolînê wê ji me re bibe alîkar. Rêber Apo girêdayî mijarên di manifesto de hatine nirxandin, gelek pirtûkan pêşnîyar dike. Ev pirtûk dikarin ji bo me bibin çavkanî ku em di manîfestoyê de kûrbûyînekî bidin ava kirin. Weke mînak; Rêbertî pirtûka Yildiz Cibircıoxlu ku di derbarê dîroka jin de nivîsandiye pêşniyar kir. Dîroka Jin ya bênîvîs, ev pirtûk bal dikşîne ser mijara jin û pirsgirêkên ku jiyan dike, rola jina xwendawend di dîroka mirovahiyê de. Jinên ciwan dikarin vê pirtûka bi navê “Dîroka Jin Ya Bênivîs” bixwînin. Dîsa ji bo dîroka jin, behsa ‘4 qatmanên jin’ kir. Ev, mijareke giringe ku em li ser lêkolînan bikin û nas bikin. Ji bo fêmkirinê gelek çavkanî hene ku dikare sud jê were girtin. Di manifesto de beşa duyem ku bi navê ‘Xwezaya Civakî û Pirsgirêk’ derbas dibe de Rêber Apo mijara jin bi berfirehî nirxandiye û pirsgirêka jin-zilam weke nakokiya yekem binav kiriye. Di encama nakokiya yekem de di dîrokî de zilam xwe weke gruba nêçîrvan rêxistin dikin. Rêbertî ji wan re pênaseya kujerê kastîk danî. Ev grup ango koma zilaman êrîş bir ser civakîbûna ku derdora jin-dayik de ava dibû. Di encama vê de ev pirsgirêk derketiye holê. Ji wê rojê heta roja me ya îro ev nakokî her mezintir dibe. Aliyekî zilam desthilatdarî û koletiyê ava dike aliyekî din jî rastiya civaka ku tê dagirkirin û kolekirin heye. Ev rewş mirovahiyê tîne merheleyekî wusa ku li dijî hebûna katîlên kastîk parastina nirxên jin a civaka komûnal heta roja me ya îro esasekê bingehîn ya têkoşînê ye. Gelek mijarên dîrokî hebûn ku me berî jî gelek ji wan şîrove dikir. Lê bi manîfestoya nû re ev guherî. Weke mînak; di mijara serdema neolîtîkê û dîroka çêbûna Xerapreşkê de Rêber Apo jiberkirinên me şikand û hîn jî asoyekî nû bi me dide qezenç kirin. Ji bo em karibin baştir fêm bikin, divê lêkolîn û xwendinên xwe zêde bikin. Dema ku em vê yekê bi îstîqrar bikin, emê ferq bikin ku di rêbazên me de dewlemendî pêşketine, mêzekirin û asoya me berfirehtir bûye. Me giringî, erk û berpirsiyariya ciwan û jinên ciwan ya xwe avakirin û pêşxistinê anîbû ziman. Ev hem erkê her ciwaneki ye hem jî erkê komînê ye ku xwe perwerde bike û ji bo civaka xwe xizmetê bike. Her ciwanekê xwe weke APOYİ pênase dike, divê felsefeya Apoyî nas bike, kûr bibe û jiyanî bike. Divê em weke ciwan û jinên ciwan, xwe di felsefeya Apoyî da zane bikin û erkên pêvajoya Aşitî û Civaka Demokratîk pêkanîn bi vê şeklî gengaz e. Berjîn

KENDİNİ SAVUNMAYI BİL!

“…her türün kendine göre bir savunma duruşuna sahip olması ilke düzeyindedir. Savunmadan yoksun bir varlık neredeyse yok gibidir.” “Ben Gül Teorisi diyorum. Gül üzerine düşündüm. Gül kendini korumak için diken çıkarıyor. Bir Gülün, bir bitkinin bile öz savunması vardır. Öz savunma için doğaya bakmak gerekir, tabiata bakmak bile yeterlidir. Bir gül kadar bile kendimizi öz savunmaya hakkımız yok mudur?” Doğada varlığa dönük tehlikeler karşısında kendini savunma temel bir motivasyon, yaşamsal tepki olarak bütün canlılarda bulunmaktadır. Tüm gözlemler ve araştırmalar göstermiştir ki doğa-evrende saldırı değil savunma refleksi, güdüsü, eylemi vardır. Buna da varoluşun niteliği, varlığın gerekliliği anlamındaki öz savunma denmektedir. Öz savunma sonsuz kombinasyon içindeki evrende birbirini tüketmeden, hakimiyet altına almadan var olmayı sağlayan böylece evrensel uyuma yol açan temel bir varoluşsal eylemdir. Varoluş enerji-tin{ruh}-zekâ dediğimiz özdür, varlık onun bedenidir. Haliyle öz savunma bu özün kendi bedenini{varlığı} yaşatmak ve süreklileştirmek için geliştirdiği korunma kurallarıdır. Her varoluş bu anlamda sezgi, zekâ ve akıl güçlerini kullanarak kendi varlığını belirler. Varoluş, varlığa kavuşmak için önce kendini savunma bilgisine muhtaç olduğunu kavrar ve savunma bilgisini anlamlandırır. Kuşkusuz anlamlaşmayı, var olmayı ve onu korumayı başından itibaren belirleyen şey ise yaşamak istemidir. Yaşam bu anlamda canlı organizmanın bilincine vardığı evrendir. İnsan varoluşu ise zekâsıyla kendini, doğayı ve toplumu dönüştürme ve yeni inşalara kavuşturma potansiyelindedir. Bu anlamda insan varoluşu, varlığın toplumsal tarihleşmesini anlatır. Yani insan, varoluşunu savunmak için toplumsallaşan varlık olmaktadır. Kendini gerçekleştirme, düşünme, oluşturma ve tanımlamak varoluşun ruhsal-manevi korunma alanıdır. Varlığını düşünen, belirleyen, çeşitlendiren ve kararlaştıran varoluşunu gerçekleştirebilir, tarihleşebilir. Bu bağlamda insanın varoluşsal mücadele tarihine bakıldığında ikinci doğa olarak bilinen, yeryüzünün en zayıf ve korunmaya en muhtaç canlısı olan insan varoluşunu varlıklaştırmaya, süreklileştirmeye ve yaşamını fiziki ve ruhi idame ettirmeye en müsait sistem olan kadın eksenli toplumsallaşmayı yani kültürleşmeyi geliştirerek tarihin çok uzun bir döneminde öz savunma ilkesine göre yaşamış, varlıksal varoluşunu bu temelde sürdürmüştür. Bütün bu dönem boyunca klan biçiminde örgütlenen insan toplulukları gerek yerçizim{coğrafya}, iklim ve diğer canlılardan, gerekse de kendilerinden olmayan insan topluluklarından gelebilecek tehlikelere karşı ancak öz savunmayla varlıklarını sürdürebilmişlerdir ve öz savunmanın dışına çıkan bir baskı, şiddet eğilimine girmemişlerdir. Böylece hem kendilerini koruyabilmiş, varlıklarını süreklileştirebilmişlerdir hem de birbirlerine yaşam zemini tanıyarak birlikte var olmayı gerçekleştirebilmişlerdir. İnsanlığın en uzun süreci ve esas olarak ana-kadın soylu olan klan tarihi göstermiştir ki varoluş ancak öz savunmayla mümkün olabilmekte ve varlığın sürekliliği içinde öz savunmayı aşan bir güvenlik anlayışı, algısı, eylemi gerekmemektedir. Bu sınırdaki toplum, doğal toplum yani doğadan kopmamış politik-ahlaki toplumdur. Bu kapsamda bu hakikatten anlaşılan odur ki insanlık ana kadın öncülüğünde öz savunma esaslı varoluşsal varlığını, tarihini hem içte ve dışta gelebilecek fiziki tehlikelere hem de ideolojik yok oluşa karşı kadın eliyle kültür yaratan bir dinamikle kendini her an var etmeye korumaya dönük iradeli, özgürlükçü ve demokratik toplum anlayışıyla tarihsel-toplumsal bir akış ve mücadele içinde olmuştur. Ta ki kendini bir kastik katil grup olarak örgütleyen erkekçi zihniyetin bu tarihsel toplumsal akışı dumura uğratıp en önemli öz savunma dinamiği olan toplumsallığı kadın şahsında saldırıya uğratana kadar. Peki, nasıl oldu da kadın ve toplumu bu denli bir öz savunmasızlık içine düşürüldüler ve bu savunmasızlık hali nasıl gelişti? Şüphesiz bunu en güzel Önder Apo ifadelendirir. Önder Apo; “Kadın bitki toplar. Erkek avlanır, canlıyı öldürür. Savaş bir canlıyı öldürmektir. Hayvan öldürmek cinayettir. Kadının bitki tohumları etrafında toplumsallığı oluşturması bambaşka bir olaydır. Birisi şu andaki katliamcı topluma dönüştü, birisi hala toplumu ayakta tutmaya çalışır. Dolayısıyla toplumu ayakta tutma kültürü kadın etrafında gelişen bir sosyolojiye dayanır. Savaşı esas alan, ganimeti esas alan toplum, erkek ağırlıklı toplumdur. Onun işi gücü artık-değerdir. Bir artık-değer imkânı oluşmaya başlarsa, kadının etrafında bir bitki toplama, bir besin artırımı olursa erkek buna göz diker. Erkek, hayvan da avlar, ama bir de kadının topladığı besinlere el koyar. Hem besine el koyar hem kadına el koyar. Hikâye böyle başlar.” Diye değerlendirir. Şüphesiz kadını bu düzeye getirmek toplumu savunmasız bırakmakla eşdeğer olup tüm korunma araçlarından mahrum etmek, bir anda ve salt fiziki baskılarla gelişen bir durum değildir. Avcı kulübüne ve avcılık deneyimine dayanan erkek, kadına ve toplumsallığına saldırır. Kadını köleleştirmek için ilk yapması gereken şey önce öz savunmasını kırmak ve korunma duvarlarının tümünü yıkmak olduğundan, savunmasızlık ideolojik, politik ve sosyal olarak kölelik temelli inşa edilmiş ve en büyük darbeyi anacıl klan yaşamı yani komünal toplum almıştır. Önder Apo bu durumu kısaca “tarihsel-toplumsal sorunsallığın ilk hali ve temeli kadının köleleştirilmesi ve sömürülmesidir. Bu sömürü, ana-soylu toplumsal kültürden kastik katil yapıya dayalı erkek egemenlikli iktidar sistemine geçişin temelini oluşturur. Bundan sonrası kadın şahsında toplumsallığın baş aşağı gidiş sürecidir. Kadın şahsında tüm toplumsal değerler yozlaştırılır. Erkek egemenlikli kültürde erkek yükseltilir, yüceltilir; kadına ve kadın etrafında gelişen değerlere el konulur. Özü budur.’’ şeklinde değerlendirir. Kastik sistem örgütlenir, kendini inşa eder. Bu durum karşısında köleleşmek istemeyen ve avcı kastik katillere direnenler ise yine Önder Apo’nun deyimiyle “Açık ki düz yerlerde, ovalarda kendilerini savunamazlar, ama henüz erişilmeyen dağlık alanlara ve daha yükseklere çıkarlar. Savunmaya elverişli yerlere çekilirler ve kastik katile karşı bazı savunma aletleri ve yöntemleri geliştirirler. En önemlisi de ulaşılamayan dağ doruklarında kabile oluşumuna giderler. Kabileleri oluşum kökenleri itibariyle birer savunma örgütü olarak düşünmek gerekir. Etnisite, kabile ve aşiret yapıları esas olarak bu köleleştirici saldırılara karşı temel direniş birimleri-yapılarıdır. İlk siyasal birimler olup, özgürlüğü koruyucu, özgür yaşama bağlı klanların öz savunma birimleridir. İdeolojileri de öz savunma temellidir.’’ Bu klan ve kabileler, günümüze değin öz savunma temelli özgür komün yaşamına bağlılıklarını sürdürmüşlerdir. Fakat günümüzün tarihsel toplumsal gerçekliğinde kastik katil avcı grubunun örgütlülüğünü daha da derinleştirdiğini ve kendini süreklileştiren sistemsel yapılara dönüşerek toplumun öz savunma dinamiklerini, ideolojik-politik, ahlaki yapısını ve kadın eksenli kültürel değerlerini birer avcı kastik katil silahları olan modernleşmiş ulus devlet, kapitalist modernite aygıtlarıyla alabildiğine özelleşmiş özel saldırı politikalarıyla hedef aldığını görmekteyiz. Tüm bunlara karşın doğru mücadele hattında en doğru ve etkili öz savunma sistemini geliştirecek adım, şüphesiz öncelikli olarak kastik katilin ve kendini kurumsallaştırdığı her yapının ideolojik ve askeri argümanlarını doğru çözümlemek ve bu temelde süreklileşen, kendini yenileyen, bu esasta büyüten ve varoluşsal varlığını güvenceye alacak olan örgütlenme ve örgütleme sistemini güçlü kurmak ve bunu her an daha da büyütüp güçlendirmek olmalıdır. Şayet amaç demokratik ekolojik kadın özgürlükçü bir yaşamı örmek ise toplumlar ve halklar öncelikle kendilerinde öz savunma kültürünü geliştirerek varlıklarının