Ana içeriğe atla

Komalên Jinên Ciwan

Şehitler Gerçeği

Bu Şehitler ayı’nda, Şehitler günü’nde ve bu biçimiyle kazanıldığı Şehitler Partisi’nde doğru bir savaşçı olmaya büyük özel göstereceksiniz. Gerekirse kendinizi düzelterek, mutlaka bu partinin yetkimli bir savaşçısı olma sözünüze işlerli başarı şansı kazanacaksınız. Bunun dışında hiçbir yaşam belirtisine fırsat vermeyeceksiniz. Olası tüm engellemeleri rahatlıkla, yerinden, yaklaşımlarla aşabileceksiniz. Ve benim yolum sürekli başarının yoludur, şehitlerin yoludur. Ve bu yolda zaferimin yoludur diyeceksiniz, yükleneceksiniz ve mutlaka başaracaksınız.Toprağa gömülmez ki şehitlerimiz, yüreğinize gömeceksiniz, hatta pratiğinize.Yıkılmakla, ağlamakla olmuyor ama boş bırakmakla da olmuyor. Çalışmak ve yaşatmak bizim için vazgeçilmez bir zorunluluğu ve yaşam gerçeğimizdir. Her gün bu kadar değerli şehidi ne kadar yüreğinize nakşederseniz bu kadar kazanırsınız.Başta Hakki Karer yoldaş olmak üzere biz şehitlerimizin anılarına bağlılık sözünü verirken,gerçekleri bu biçimde anlamaya ve açıklamaya çalıştık. Şehitlerimizin anısına en anlamlı bağlılığın, onların davalarını daha da yüceltmek ve görevlerimizi ertelemeksizin yerine getirmek biçiminde olacağını bilerek böyle bir anlayışla görevlere sarıldık. Bu temelde PKK’nin ilanına ve inşasına cesaret edebildik. Bunlar bir değil, bin değil, on binleri geçiyor. Bunlar öyle sıradan, herhangi bir şehadet değil, mutlak insanlık şehitleridir.İslam’ın ilk şehitleri kadar büyük, yine İsa’nın havarileri kadar değerlive en az irili ufaklı bütün devrim hareketlerinin ilk şehitlerinin hepsinin anlamını içeren büyüklükte şehitlerdir. Bunun önüne geçmeyi, şehitlere bağlı olmanın en temel gereği olduğunu bir an bile olsa göz ardı etmemeliler.Biz her zaman bu yolun şehitlerini yaşamın komuta gücü diye değerlendiriyoruz.Bizde şehadet yaşayan kaynaktır.Yaşatan kaynaktır.Benim de altımda bu kaynaklar akıyor.Yoksa ben böyle yaşayacağıma asla inanmıyorum. Şehitler, yaşamımızın varlık nedenidir.

Kadın Kahramanlık Dönemi

Kadın yoldaşların, dostların artan ilgileri, soruları beni açık ki yeni arayışlara itiyor. Mekanım ve koşullarımın yanıt olmaya iletişim bakımından yeterli olmadığı açık. Eğer önümüzdeki Barış ve Demokratik Toplum süreci pozitif gelişmelere yol açarsa olduğum mekanda da bir grup kadın yoldaşla daha derinleştirilmiş ve pratik yanı ağır basan bir diyalog başlatmayı öngörüyorum. Umarım gerçekleşir. Son olarak bahsettiğiniz gelişmelerinizi önemli ve Kadın Kahramanlık Dönemi olarak değerlendiriyorum ve sizleri kutluyorum. Kahramanca yaşamınız kesinlikle çok etik ve estetikçedir. Kastik katile çağın en güçlü cevabıdır. Sorun, yeni insan yaşamının nasıl oluşturulacağına ilişkindir. Bu yaşıma ve tecrübeme rağmen halen kadınla yaşamın gerçek sırlarına ulaşmadıkça mitoloji, din, sanat, felsefe, bilim evrenin dilini yakalayamamaktır. Asla sizleri terk etmediğimi biliyorsunuz. Platonik aşkın toplumsallığa ilişkin en gerçekçi ifadesinin de bu olduğuna inanıyorum. Bütün dünya kadınlarının özgürlük mücadelesini selamlıyorum ve inanıyorum ki böyle bir sorun ciddi olarak sosyal mücadeleler gündemine girmiştir. Partimizin, sosyalizmin güncelleşmesiyle birlikte bu sorunlara çok ciddi eğilmesi temelinde, salt Kürdistan’daki kurtuluşla sınırlı kalmayıp; başta Ortadoğu olmak üzere dünyadaki yeni sosyal mücadelelere de, kadın boyutunda oldukça hem iddialı, hem yaratıcılığı içeren bir yaklaşımı büyük önem taşımaktadır. Ve her şeyden önce, bir kadın kurtuluş ideolojisinden bahsetmek gerekiyor. Biz bu ideolojiyi yaratma peşindeyiz. Çok yoğun bir biçimde kadın kurtuluş ideolojisinin gelişimi sağlanmadan, her şey kendini kandırmaktan öteye gidemez. İnanıyorum ki, çok ciddi bir kadın kurtuluş ideolojisine ihtiyaç vardır. Bu, salt cins kurtuluşu anlamında bir ideoloji değildir. Sosyalist öğretinin ve hatta toplumun bilimsel analizinin bizi getireceği bir noktadır. Kadın eksenli bir kurtuluş ideolojisinin büyük önem taşıyacağını önümüzdeki süreçler ortaya koyacaktır. Benim şahsen daha çok üzerinde yoğunlaştığım hususlardan biri de budur. Bu şüphesiz feminist bir yaklaşım değildir. Ben bir kadın değilim ama kadın boyutlu, kadın eksenli bir düşünme, giderek bir ideolojiyi ve buna dayalı bir örgütlenmeyi geliştirmeyi oldukça önemli bulmaktayım. Savaş sorunlarına çözüm getirmekten tutalım özgürlüğe dayalı bir barışı mümkün kılmaya kadar, böylesine bir ideolojik gelişmeye ihtiyaç vardır. Şimdiye kadar olan tüm ideolojiler erkek damgalı, erkek ağırlıklı ideolojilerdir. Şüphesiz sınıf boyutu ve yine emperyalist sömürgeci boyutu vardır. Ama çok çarpıcı bir biçimde erkek egemenlikli boyutu da vardır. Bunu hiç kimse inkar edemez. Her ne kadar topluma hakim olan erkek egemenlikli yaklaşım, bunu yüzyıllardan beri sürekli gizlemişse de biraz bilime saygı, biraz da kadının kurtuluşuna çok sıkı bir temelde, halka, bir halkın kurtuluşuna yüksek ilgi duyan birisinin, bunu görmemesi mümkün değildir. Dolayısıyla düşüncede de kadın eksenli bir ideolojinin yaratılması gereği önemlidir. Diğer komünist ve sosyalist önderlikler de bu konuyu az-çok işlemişlerdir ama oldukça sınırlıdır ve erkek egemenlikli anlayışları aşmamıştır. Kendi yaşamlarında da, esas itibarıyla mevcut aile içindeki egemenlik anlayışının çok ötesine gidememişlerdir. Bu, sosyalizmin de bir eksikliği olarak düşünülebilir. Bizim burada dile getirmek istediğimiz şey daha kapsamlıdır. Aslında bu zorlamadır ve bir ideoloji değildir. Tarihin ilk toplumsal örgütleniş aşamasında ideoloji, esas itibarıyla kadın eksenlidir. Büyük İştar tanrıçası vardır. Değişik dillerde star, sterk, yani yıldız anlamına geliyor ve ilk tanrıçadır. İlk tanrı, aslında bir tanrıçadır. Erkek tanrılar daha sonra ortaya çıkmış veya tanrılar daha sonra erkek tanrıları biçiminde kendilerini ortaya koymuşlardır. Tabii bu da, kadının üreticiliği ile oldukça bağlantılıdır. Kısaca kadın ideolojisi cins ideolojisi değil, sosyal bir ideolojidir. Eğer bu sorunlara bu çerçevede yaklaşılarak, (ilkesel, ideolojik boyutlu) sanırım şimdiye kadar ki bütün yaklaşımları, bütün ideolojileri, dolayısıyla onlara dayalı örgütlenmeleri (ekonomik, kültürel, siyasi, askeri örgütlenmeleri) gözden geçirmek gerekecek. Neden? Çünkü erkek egemenliklidir ve dolayısıyla içinde savaşı içerir, eşitsizliği içerir, baskıyı içerir. Bu da cinsin düşüşünü beraberinde getirir. Tabi, cinsin düşüşü de yaşamın düşüşü demektir. Yaşamda düştükten sonra cinsin tutsaklığının, bütün toplumu tutsaklığa doğru götürmesi çok çarpıcıdır ve genelde toplum da kaybeder. Azgın savaşların yolu baştan sona kadar açılmış olur. Nitekim Türkiye’de, bugünkü savaşın çok azgın bir karakterde gelişmesinin sınıfsal özü vardır, yine emperyalizmle bağlantısı vardır, ama çok şoven, hakim bir erkek anlayışıyla da bağlantısı somuttur. Bu nedenle diyorum ki, zamanı değildir, daha sonra olabilir biçimindeki bir yaklaşım son derece hatalıdır. Herhangi bir devrimci akım ve ciddi bir sosyal faaliyete girişmek istiyorsak; giderek kadınlık boyutunu esas alan bir ideolojik faaliyete şiddetle ihtiyaç vardır. İkinci bir husus; şüphesiz bununla bağlantılı, bütün erkek ağırlıklı örgütlenmeleri yoğun bir eleştiriye tabi tutmak gerekecektir. Sadece eleştiriye tabi tutmak değil, bunları giderek aşmak da gerekecektir. Başka türlü savaşın sonu gelmez, barış da olmaz. Bütün militarist örgütlenmelere bakılırsa yüzde yüz erkeğin damgasını taşıdığı görülür. Orada tek bir kadının bile yeri, dili ve yüreği yoktur. Ve bunlar tepeden tırnağa zorba örgütlerdir, şiddet örgütleridir. Dikkat edilirse kadının en az olduğu veya hiç olmadığı bu yerlerdeki mekanizma, şiddetin korkunç düzeyde geliştirildiği bir sistemdir. Bu da görüşümüzü doğruluyor. Erkek egemenliğinin en fazla girişken olduğu kurumlar, başta militarist kuruluşlardır. Demek ki, müthiş savaş araçlarıdır. Yani barışın, yaşamın karşıtıdırlar. Eğer kadının kurtuluşunu istiyorsak, erkek egemenlikli ideolojilere dayalı kurumları şiddetle eleştirmek gerekecek. Bunun önemli bir parçası da ailedir. Aile de erkek egemenlikli bir kuruluştur. Özellikle Kürt toplumu açısından, aile mutlaka gözden geçirilmesi gereken bir kurumdur. Bana göre aile, esas itibarı ile erkeğin ve kadının düşüşünün en tehlikeli bir biçimde gerçekleştirildiği dipsiz bir kuyudur. Ne kadar düştüklerini, ne kadar derine ve karanlığa daldıklarını bilmezler. Bütün emperyalist-sömürgeci sistemlerin kendisini gerçekleştirdiği zemin ailedir. Bunu şiddetle gözden geçirmek ve eleştirmek gerekiyor. Bu demek değildir ki; kavram olarak aileyi tamamen inkar ediyoruz. Hayır, gerçekleşmiş olan aileyi inkar ediyoruz. Veya aşmak gereğinden bahsediyoruz. Böyle bir kavram önem taşıyor. Aile içinde diktatörlük ve mülkiyet vardır, kadının her türlü haktan yoksunluğu ve acıları vardır, oldukça hor görülmesi vardır. Fiziki olarak bitirilmesi vardır. Herhangi bir ciddi talebi yoktur. Bunun için kadın duygusallığından bahsedilir. Koşullar böyle olursa, tabii ki kadın bağlanacak bir varlık olur. Sadece duyguları ile yaşayan bir varlık olur ve bu da insan haklarına karşı en büyük saygısızlık ve en büyük saldırıdır. Bu nedenle kadının kurtuluşundan bahsetmek istiyorsak, onu boğan bir kurumu, aile kurumunu çok ciddi bir eleştiriden geçirmenin gereği var. Bu eleştiriyle birlikte geliştirilecek diğer bir kavram, kopuş kavramıdır. Bazılarımızı zorlamaktadır ama özgürlük ideolojisi açısından bunu açıklamamız gerekiyor. Ailedeki yetiştirilme tarzı, bu kişilikleri bir çırpıda imhaya götürüyor. Bu büyük bir acıdır. Bir ana, bir oğlu için acı çekiyor, benim binlerce dağ gibi yoldaşlarım var, sadece yürekte bunları yaşatmak da yetmiyor. Bunları beyinde çözmek gerekiyor. Bunların ömrünü uzatmak gerekiyor. Bu çok büyük bir sorun. Bunun için de erkeği

ÖZGÜRLÜK İÇİNSE ZİNDAN, BÜYÜYECEK OLAN HAKİKAT ALGISIDIR!-II

DORŞİN PİRDOĞAN Ne için direndiğini ve neye karşı direndiğini bilmek, savaşta başarı ya da başarısızlığın temelidir. Bu ideolojik, felsefik ve amaçsal bilinçle alakalıdır. Dolayısıyla bilincin kadar iradeli ve inançlısındır. Özgürlük mücadelesi gerçekliğinde her saldırı ve şiddetin karşılığı, artan bilinç ve güçlenen irade olmuştur. Rêber APO’nun mücadele gerçekliğini ifade eden bu tarz, 1982 Amed Zindan Direnişinde somutlaşmıştır. Amed Zindan Direnişinin; inanç, irade, kahramanlık açığa çıkararak bir çizgi ve yeniden dirilmenin adı olduğu kuşkusuzdur. İmha ve vahşet koşullarında adeta yeni, özgür bir yaşamın adımları atılarak tarihin yeniden yazıldığı özel savaşın bizzat yürütücüleri tarafından öyle ya da böyle artık inkar edilememektedir. En net haliyle doğru yorumlandığında hangi yönden ve hangi taraftan saldırı gerçekleşiyorsa o tarafı güçlendirmen ve koruman gerektiği açıktır. Bu anlamıyla da ideolojik ve felsefi temelde ele aldığında aslında gelişen saldırıyla neyi güçlendirebileceğini, hangi taraflarını koruman gerektiğini ve karşıt gücün en çok korktuğu noktaların şahsında neler olduğunun bilincine varabilmekte ve kendini güçlendirebilmektesin. Yani mevcut saldırı politikaları doğru yorumlandığında bu bilinç ve iradeleşmeyi de beraberinde yaratabilmektedir. Sıkça değerlendirilir ki eğer bir oranı çıkarılacaksa dünyada en çok kimliği, yani varlığı nedeniyle zindana atılarak cezalandırılan halk Kürt halkıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşundan bu yana, özelde de 1978 tarihiyle beraber başlayan varoluş ve özgürlük mücadelesiyle, on binlerce insan zindana atılmış, her türden işkence yöntemi ile teslimiyet dayatılmıştır. Sadece teslimiyet de değil adeta kırım ve imha süreci sistemli bir biçimde yürütülmüştür. Hala da bunun ortadan kalkmadığı bilinmektedir. Başta Rêber APO olmak üzere hala Türkiye cezaevlerinde binlerce siyasi tutsak bulunmaktadır. Bunların arasında gençler, kadınlar, yaşlılar, analar, babalar, çocuklar yani kısacası toplumun her kesiminden insanlar olduğu gibi, hasta ve ağır fiziki engeli olanlar da var. Akıl ve mantık sınırlarını zorlayan yıllarla cezalandırmaların olması bir yana, devletin kendi hukukuna ters düşmeyi de göze alarak vermiş olduğu ceza süresi bitmesine rağmen tutsakları bırakmaması ise ayrı bir nokta olmaktadır. İşte 1 Ocak 2020 yılında yürürlüğe konulan kurul sistemi yasası tam da bu hukuksuzluğun gerekçesi olarak tasarlanmıştır. Peki nedir bu kurul denilen şey? Şöyle ki; en sade haliyle tutsağın cezası bittiğinde, içinde zindan yetkililerinin de (müdür, eğitmen, başgardiyan, vb.) bulunduğu yine savcı, psikolog vb. kimi adalet bakanlığına bağlı memurların yer aldığı bir heyet ile kişi yeniden mahkeme edilerek durum değerlendirmesi yapılır. Genel olarak da mevcut düşüncelerinin değişmediğine hükmedilerek tutukluluk halinin devamına karar verilir. Yani fikirlerinden vazgeçmediği için tekrar bir mahkeme ile yeniden cezalandırılır. Adeta ‘pişmanım!’ dedirtilmek istenir. Yıllarca uğruna direndiğin, onurun ve kimliğin olarak tanımladığın ve her pahasına savunduğun düşüncelerine ihanet etmek, zindandan çıkmanın tek yolu olarak dayatılır. Burada göz ardı edilen gerçeklik ise özgürlük mücadelesinin yarım asrı geçen mücadele gerçekliğidir. Şehit Mazlum, Kemal, Hayri ve Dörtlerin Amed Zindan Direnişi; 80’li yılların mücadele ruhunu yaratıp günümüze taşırken, her gün büyüyen bu perspektif, bugün Rêber APO tarafından anlama ve yaşam felsefesine dönüştürülmüştür. Anlam ve hakikat ilişkiselliği bağlamında, zaman-mekanı anlamınca çözümleyen Rêber APO direniş gerçekliği temelinde zindanı çözümlemiş ve mücadele ile toplumsallık bağlarını güçlendiren bir zemine dönüşebileceğinin somut ifadesi olmuştur. Beşinci savunması olan demokratik ulus çözümünde bu hakikati şahsında şöyle değerlendirmektedir. “Cezaevleri ıslah olma evleri olmayıp, topluma karşı ahlaki ve iradi görevlerin yetkince yerine getirilmesinin de öğrenildiği mekânlardır… Demek istediğim şudur: Toplumsal varlıkları mutlak kölelik içinde olanlar, hatta dağılmayı yaşayanlar için her yer benzer özellikler taşır. İçerisi kötü dışarısı iyi, silahlısı kötü silahsızı iyi gibi yersiz ayrımlar varlık ve özgürlük mücadelesinin asli çabasını değiştirmez. İnsan yaşamı ancak özgür olduğunda anlam taşıdığına göre, özgürlüksüz nerede yaşanırsa yaşansın, orası her zaman karanlık bir zindandır. İkinci kavram, birincisiyle bağlantı içinde hakikat algısının gelişmesidir. Zindanda tahammül gücünün tek ilacı hakikat algısını geliştirmektir. Yaşamın geneline ilişkin olarak hakikat algısını güçlü yaşamak yaşamın en keyifli anına, daha doğrusu yaşamın anlamına erişmektir. İnsanlar niçin yaşadıklarını doğru kavramışlarsa, herhangi bir yerde yaşamak kendileri için sorun olmaz. Yaşam sürekli hata ve yalanlar içinde geçerse anlamını yitirir. Böylece yaşamın yozlaşması denen olgu ortaya çıkar. Keyifsizlik, rahatsızlık, kavga, küfür yoz yaşamın doğal sonucudur. İnsan yaşamı hakikat algısı gelişkin olanlar için tam bir mucizedir. Yaşamın kendisi büyük heyecan ve coşku kaynağıdır. Yaşamda evrenin anlamı gizlidir. Bu gizi fark ettikçe, zindanda da olsa yaşama katlanmak diye bir sorun olmaz. Zaten zindan özgürlük içinse, orada büyüyecek olan hakikat algısıdır. Hakikat algısıyla büyüyen yaşam en zor acıları bile mutluluğa dönüştürebilir… Benim için İmralı Cezaevi Kürt olgusunu ve sorununu algılamak ve çözüm olanaklarını kurgulamak açısından tam bir hakikat savaşı alanına dönüştü. Dışarıda daha çok söylem ve eylem geçerliyken, cezaevinde anlam geçerliydi. Bu savunmada daha kapsamlı ve somut olarak dile getirdiğim siyaset felsefesine ilişkin düşünceleri dışarıda geliştirmem çok zor olurdu. Siyaset kavramının kendisini kavramak bile büyük çaba ister; hakikatin güçlü algılanmasını gerektirir. Pozitivist bir dogmatik olduğumun derinliğine farkına varmam tecritle oldukça ilişkilidir demem mümkündür.” Rêber APO, zindanı mekan, anlam ve hakikat ilişkiselliği temelinde çözümlerken aslında özgür yaşamın perspektifini de çarpıcı bir şekilde vermektedir. Şehit Mazlum Doğan’ın ‘Berxwedan Jiyan

ÖZGÜRLÜK İÇİNSE ZİNDAN, BÜYÜYECEK OLAN HAKİKAT ALGISIDIR! -I

DORŞİN PİRDOĞAN “İnsanlar unutkandır, hatta denilir ki “hafıza-î beşer nisyan ile malûldür” yani, insan hafızası unutkanlık hastalığı taşır. Fakat bunun tam böyle olduğunu sanmıyorum veya böyle olmaması gerektiği kanısındayım. Unutulmaz yaşamlar, anlar, kişiler, eylemler vardır. Varlıklarıyla insanlıkla eş düzeyde değer taşıyanları, öyle olması gereken unutulmazları göz ardı edemeyiz, bellekten silemeyiz. Bu, eğer yeterince anlaşılmışsa, unutulmaması gereken gerçekten unutulmazsa, onu gerçekleştiren kişinin de başarısı demek olur, unutulmazın yaşatılması olur ve bütün bunların bileşkesi de zafer olur. Bir kişiyi, bir örgütü, bir halkı değerlendirmek istiyorsak, ölçmek istiyorsak, en temel kıstaslardan birisi de geçmişine ne kadar saygı gösterdiği, geçmişinin yiğitliklerine ve unutulmazlıklarına ne kadar yaşam şansı verdiği veya onu ne kadar unuttuğudur… …Kişiliği yaratan en önemli öğelerden birisi; karşı koyduğu olay ve olgular zinciriyle, karşı koymayı gerçekleştirirken ortaya koyduğu bilinç ve irade gücüdür. Şüphesiz karşı koymanın gerekçeleri çok önemlidir. İnanç ister, yiğitlik ister, büyük hırs ve çaba ister” 1992 yılında 14 Temmuz Amed Zindan Direnişinin 10. Yıl dönümünü için Rêber APO bu değerlendirmeyi yapmaktadır. Denilebilir ki zindan direnişi de özgürlük hareketiyle beraber büyümüş ve kesintisiz bir mücadele alanına dönüşerek tarihteki yerini almıştır. Zira devletli iktidar güçlerine karşı mücadeleye girişen her özgürlükçü, komünal, halk kitleleri fiziki yok edilmenin yanında bir de zindana atılarak hem fiziki özgürlüklerinden alıkonulmakta hem de ıslah adı altında köklü olarak tasfiyeleri amaçlanmaktadır. Islahtan amaç ise her türlü yöntem (fiziki, ruhsal ve zihinsel zapturapt ile işkence ) ile irade kırma ve teslim almadır. Tam da bu noktada anlaşılması gereken şey ise sadece fiziki yok etmenin, imhanın sonuç vermediğidir ki zindan gibi 24 saat kesintisiz, çok yönlü işkence ve özel savaş ile mevcut direniş kırılmaya ve tehlike olmaktan çıkarılmaya dönük bir politika da devrede tutulmaktadır. Tarihte özgürlük, demokrasi ve eşitlik adına mücadeleye girişen birçok hareket bu yönlü dağılma ve tasfiye de yaşamıştır. Yani zindanda irade kırılması ve tasfiye yaşayarak yenilgiye uğramıştır. Bu anlamıyla Rêber APO ve özgürlük hareketinin tarihteki yeri kuşkusuz ki benzersizdir. APOcu militan kişiliğin iradeleşmede zirveye ulaştığı Amed Zindanı ve hala da bu temel üzerinden sürdürülen zindan direniş gerçekliği bunun en somut ifadesi olmaktadır. İmralı direnişinin destanı ise hala da çok yönlü çözümlenmesi anlaşılması gereken bir gerçekliktir. Hem Kürt halkı hem tüm insanlık açısından bilince çıkarılması gereken bu hakikat, toplumsallığın ve insanlığın tarihsel dönemeçlerinden birini ifade etmektedir. Zindan ile ne en yapılmak istenir ve ne amaçlanır? Bu soru beraberinde özel savaşın da ele alınmasını gerektirir. Genel olarak hedeflenenin ne olduğuna başta da değindik. Eğer bir direniş ve mücadele alanı olarak tanımlıyorsak zindanı, burada da bir savaş ve saldırı durumunun olduğunu başta bilmek gerekir. En net ifade ile kapsamlı ve kesintisiz bir ÖZEL SAVAŞ alanıdır zindan. Esasında “ÖZEL SAVAŞ”, II. Dünya Savaşı sonrasında, halkların kurtuluş mücadeleleri ile tasfiye edilen klasik-sömürgeciliğin yerine yerleştirilen yeni-sömürgecilik hareketinin yeni savaş tarzıdır. Yine, ÖZEL SAVAŞ olarak ele aldığımız olgu, sınıflı uygarlıklar boyunca geliştirilen baskı ve egemenlik aracı olarak başvurulan savaşın bir biçimidir. Değişen koşullara göre sürdürülen bir savaş biçimi oluyor. Reber APO, komünal topluluklar döneminde yaşanan kabileler arası çatışmaların savaş olmadığı gerçeğini belirtiyor. Sınıfların, kentlerin sömürgeciliğin ve devletin ortaya çıkmaya başladığı dönemde yaşanan savaşların çok daha farklı olduğunu, ancak o zaman yaşananlara savaş diyebileceğimiz gerçeğini ortaya koyuyor. Özel Savaş’ın -kavram düzeyinde-, yirminci yüzyılda kurallara bağlanan savaşın da aşılması anlamına geldiği gerçeğine dikkat çekiyor. Ve buna, “Kuralsız savaş” diyor. Devlet stratejisi olan bu kuralsız savaş, yine devle eliyle oluşturulan ve cezalandırma evi olarak tanımlanan zindan alanında tüm boyutlarıyla uygulandığı tartışmasızdır. İçinde legal-illegal, hukuki (!) (devlet hukuku), gayri hukuki her türden yönelim ve saldırıyı içermektedir. Şöyle ki, ÖZEL SAVAŞ, siyasetin şiddet araçlarıyla sürdürülmesi değildir, ama şiddet araçlarının kullanılmasını da içeriyor. Onun için özel savaş egemenler ve sömürücüler tarafından topluma karşı her alanda sürdürülüp, ilan edilmemiş olan bir savaşı simgeler. Özel savaş kapsamına sadece ekonomik, siyasal, askeri, kültürel alanlar değil, bir bütün olarak insana ve topluma karşı savaş da giriyor. Kısacası toplumla ilgili ne varsa bunlar özel savaş kapsamına giriyor. Bu konuya dair heval Abbas (Duran Kalkan) şu değerlendirmede bulunur: “Özel Savaş, özgür kalmak, özgür olmak isteyen iradeleri terörizm diye tanımlayıp katledebilmek, bastırabilmek için ona karşı geliştirdikleri bir savaş tarzı oluyor. Özel savaş yumuşak savaş biçimidir de. Hileyi aldatma olarak tanımlayabileceğimiz gibi bazı şeylerin doğruluğuna ikna etme olarak da genelde ifade edebiliriz. Zorla birlikte artı değer gaspında köleleştirmede diğer bir yöntem, daha etkili olan yöntem hiledir, iknadır. Bu bakımdan da insanı aldatacak, bir şeye ikna edecek alandır. Bu ne oluyor? İdeolojik saldırı oluyor, ideolojik hegemonya oluyor. ŞİDDET VE HİLE; Birisi ideolojik saldırı, birisi şiddettir. Dolayısıyla bu iki tür saldırıyı ifade eden örgütleme devletin temel çekirdeğini oluşturuyor.” Bu anlamıyla zindan alanının en yoğun özel, psikolojik savaşın yürütüldüğü mekan olduğu tespitine gitmek yerinde olacaktır. Özel savaş stratejilerinden biri olan psikolojik savaşın mermileri kelimelerdir. Cephanesinde; yalan, iftira, karalama, örgütsel kaynaklardan mahrum bırakma, tehdit, sözlü veya fiziksel sataşma gibi her tür taciz edici tutum ve davranışlar bolca mevcuttur. Gözaltı süreciyle beraber işte bu çok yönlü, çok boyutlu savaş konsepti yoğunca devreye konulur. Aslında senin tanımın, kim olduğun, baştan beri nettir. En temelde sen; devlet muhalifi, bu anlamıyla da sistem karşıtısın. Yani terörist, karşıt ve düşmansın. Tüm strateji, politika ve taktikler bu tanım üzerinden geliştirilir. Fiziki işkence ile seni imha edebileceğini ve karşıtlık durumundan çıkarsan yaşam hakkını verebileceğini açık açık söyler. Öldürme korkusunu yaratıp, esir tuttuğu yıllar boyunca bunu büyütmek ister. ‘Kapalı bir kutuda elimdesin, sana devlet olarak istediğimi yapabilirim ve bu meşrudur, çünkü sen düzene, devlete karşı suçlusun’ der! Burada kadın olarak direnmenin devlette yarattığı öfke ise daha derin ve boyutludur. Dolayısıyla devrimci kimlikle beraber özgür kadın kimliğinin direnişi karşısında erkek egemen zihniyet daha da pervasızlaşır. ‘Yaşamın da, bedenin de elimde’ der. Fiziki işkence ile beraber, bedene dönük taciz ve tecavüz de bir teslimiyet politikası olarak devreye konulur. Bu kaba fiziki saldırılar dönem, süreç temelinde ya arttırılır ya da tamamen kaldırılmasa da çok ince bir şekilde sürekli hissettirilir. Yine diğer bir politika da yumuşak yaklaşımdır. Islah ve rehabilite amaçlı geliştirilen bu taktiksel yaklaşım da kaba yönelim ile sonuca ulaşamayacağını anladığında devreye konulan bir politika olur. Çoğunlukla da iç içe yürütülür. Amaç yine ruhunu ve beynini teslim almaktır. Dikkat edilirse fiziki esir almak yetmemektedir. Asıl savaş fikirle, zihinle ve benimsediğin, inandığın değerlerledir. Bunlar

KÜRDİSTAN DEVRİMİNİN YOLU

KÜRDİSTAN DEVRİMİNİN YOLU Kürdistan’da devrimin objektif şartlarının tahlilinden çıkan devrim teorisi ve programı oluşturma ve bunun rehberliğinde mücadele, yeni yeni gelişmektedir. Kürt aydınlarının, düşünce bağımlılığı ve kısırlığı nedeniyle, ülkelerinin tarihi ve somut şartlarının tahlili konusunda gösterdikleri yeteneksizlik, günümüzde henüz yeni aşılmaktadır. Şimdiye kadar devrim teorisi ve programı etrafında gelişmeyen yayın hareketi, legalizmin doğal sonucu olarak ülke gerçeklerini olduğu gibi yansıtamamış; bu nedenle, gençlik ve aydınların çeşitli sosyal-şoven ve reformist küçük-burjuva akımlarının etrafında odaklaşmasına ve aydın-gençlik hareketinin devrimci-yurtsever bir tarzda gelişmemesine yol açmıştır. Kürdistan gerçeği üzerinde düşünme ve hareket etmeyi kendine temel ilke  edinen Hareketimiz, ülke somutundan kaynaklanan teorisi ve bu teoriye dayanan programıyla ideolojik, örgütsel ve politik alanda halkımıza önderlik etmeyi, kutsal ve tarihi bir görev bilmektedir. Aydınlar ve gençlik: Günümüz Kürdistan’ında giderek etkinlik kazanan modern bir tabaka da aydınlar ve gençliktir. Son yıllarda hızla gelişen Türk egemenliğinin amaçları doğrultusunda eğitilmeye çalışılan bu tabakanın ulusal ve sınıfsal bağları, kararsız ve iyice oturmamış bir yapı görünümündedir. Türk burjuvazisi bunları, kendi ulusal bütünlüğü içinde eritmek ve sınıf çıkarları doğrultusunda kullanmak için, yoğun bir asimilasyondan geçirmektedir. Türk ulusunun damgasını taşıyan ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal kurumlarda çalışmak, Türk dili ve kültürünün özümsenmesini gerektirdiğinden, böyle bir yapıyı kişiliklerinde somutlaştıramayanlar, ekonomik ve sosyal alanda başarılı olamamaktadırlar. Türk burjuvazisinin bu politikasının kurbanı olan bir yığın okumuş genç ve aydın Kürt, çağdaşlaşmayı Türkleşmekten ayrı görememekte, böylece kendi ulusal kişiliklerini kazanamadıklarından, hakim ulusa uşak olmaktan kurtulamamaktadırlar. İki ulus arasında tampon durumunda bulunan bu aydınlar ve gençliğin sınıfsal bağları da karmaşık bir yapıdadır. Genelde Türk hakim sınıflarıyla sıkı ilişkiler içinde bulunan ve onlardan ancak uşaklık sıfatlarıyla ayırt edilen Kürt hakim sınıflarının yapısı, onlardan kaynaklanan gençlik ve aydın kesim üzerine de yansımaktadır. Hangi ulusa ait olduğunu göremeyenler, hangi ulusun hakim sınıfından olduğunu da kararlaştıramazlar. Aydın ve gençlik içinde uşaklığın en çok geliştiği kesim bunlardır. Orta ve yoksul sınıflardan gelen gençlik ve aydın kesimi, durumunu biraz daha objektif olarak görebilmektedir. Ülke ve halk üzerindeki sömürgeci ve feodal-komprador egemenliğin, kendi gelişmesi önünde de en büyük engel olduğunu bilmektedir. Hakim ulus içinde “kurtuluş” yolunun giderek daraldığını, üIkesine ve halkına dönüş yapma zamanının gelip geçtiğini görüp, buna göre davranışlarını değiştirmektedir. Bu davranış değişikliği, bu kesimde yurtseverliği geliştirmektedir. Tarihin her döneminde, halklara ve sınıflara bilinç dışardan götürülür. Üretimden kopuk bir “azınlık”, teori oluşturup, dışardan bunu halka ve sınıfa maletmekle uğraşır. İster ilerici, ister gerici sınıflar için olsun, bu gerçeklik her sınıf için geçerlidir. Bilinçli ve örgütlü bir “azınlık” oluşturamayan halklar veya sınıflar, ekonomik ve politik amaçlarını geliştiremezler. Yüzyıllarca tam bir toplumsal durgunluk içinde bulunan sömürge halklarının, bilinçli ve örgütlü “azınlık” oluşmadan, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı mücadeleleri gelişip başarıya ulaşamaz. Sömürge halklar için, bilinçli ve örgütlü bir “azınlık”ın önderliğinde yurtsever gençlik ve aydın hareketi geliştirilmeden, ulusal bağımsızlık hareketi de gelişemez. Yabancı egemenlik altında sürekli ayakta tutulan aşiretçi-feodal toplum yapısı nedeniyle, bilinçli bir yurtsever aydın-gençlik hareketinden yoksun bulunmak, bağımsızlık için yapılan direnme hareketlerimizin büyük bir eksikliğidir. Ancak son yıllarda toplumsal yapımızda modern bir aydın-gençlik kesiminin şekillenmesi bu eksikliği gidermiş; sömürgeciliğe karşı mücadelenin özellikle başlangıç aşamasında belirleyici bir rol oynaması gereken bilinçli “azınlık” faaliyeti ve bu “azınlık”ın önderliğinde yurtsever aydın-gençlik hareketi başlatılmıştır. Bunda, çağını çoktan kapamış bulunan burjuva milliyetçiliği yerine bilimsel sosyalizm öğretisinin aydın-gençlik kesiminde büyük ilgi ve taraftar bulması, ülkenin bağımsızlığa ve demokrasiye kavuşmasının ancak bilimsel sosyalizmin rehberliği altında mümkün olacağı kesin inancı rol oynamıştır. Ülkemiz somutunda daha başlangıç safhasında olan yurtsever aydın-gençlik hareketinin, önünde katetmesi gereken çok mesafe vardır. Yurtsever aydın-gençlik hareketi, gençlik saflarında hala yaygın olan şoven, sosyal-şoven, reformist, nemelazımcı, ulusal-inkarcı görüş ve tavırları tasfiye ederek kendi devrimci örgütünü geliştirip güçlendirmeden Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin kadro yetersizliğini gideremez. Yurtsever aydın-gençlik hareketi, ulusal kurtuluş mücadelesi içindeki büyük önemini daha uzun bir süre koruyacaktır. Önder Apo

ÖZ SAVUNMASIZ VARLIK OLMAZ!

Ben Gül Teorisi diyorum. Gül üzerine düşündüm. Gül, kendini korumak için diken çıkarıyor. Bir Gülün, bir bitkinin bile öz savunması vardır. Öz-savunma için doğaya, tabiata bakmak bile yeterlidir. Bir Gül kadar bile kendimizi öz savunmaya hakkımız yok mudur? Öz savunma kutsaldır. Hatırlıyorum küçükken bizim köyde ihtiyar bir amca vardı, diyordu ki, “biz kuru tahtalar gibiyiz”. Ben “bu nasıl olur?” diyordum. Bir ağaç bile kayaları delerek kök vermekte, kendini yaşatabilmektedir. Bunun kadar da mı olamıyoruz? Canlılar dünyasında her türün kendine göre bir savunma sistemi vardır. Savunmasız tek bir canlı türü yoktur. Hatta evrendeki her elementin, her parçacığın varlığını korumak için gösterdiği direnci öz-savunma olarak yorumlamak mümkündür. Bozunmaya, kendisi olmaktan çıkmaya karşı gösterdiği direnç açık ki öz savunma kavramıyla ifade edilir. Bu direnç yitirildi mi o element veya parçacık bozunur, kendisi olmaktan çıkar, başka bir unsura dönüşür. Canlılar âleminde ise öz savunma direnci kırıldı mı, o canlı ya başka canlılara yem olur ya da ölür. Aynı sistem insan türü ve toplumu için de fazlasıyla geçerlidir. İnsan gibi narin bir tür ve toplumu gibi tehditlere açık bir varoluş, güçlü bir öz savunma olmadan varlığını uzun süre ayakta tutamaz. İnsan türünde savunma biyolojik olduğu kadar toplumsaldır. Biyolojik savunma her canlı varlıktaki savunma güdüleri tarafından yerine getirilir. Toplumsal savunmada ise, topluluğun tüm fertleri ortaklaşarak kendini savunur. Hatta savunma olanaklarına göre topluluğun sayısı ve örgütlenme biçimi sürekli değişir. Savunma topluluğun asli bir işlevidir. Onsuz yaşam asla sürdürülemez. Bilindiği gibi canlılar dünyasının diğer iki asli işlevi beslenme ve üremedir. Beslenme ve üreme olmadan nasıl ki canlı varlıklar yaşamlarını sürdüremezlerse, öz-savunma olmadan da yaşamlarını sürdüremezler. Canlılar dünyasının öz savunmasından çıkarabileceğimiz diğer önemli bir sonuç, bu savunmanın sadece varlıklarını korumaya yönelik olmasıdır. Kendi türünden, hatta başka türlerden varlıklar üzerinde hâkimiyet kurma ve sömürgeleştirme sistemleri yoktur. İlk defa insan türünde hâkimiyet ve sömürge sistemleri geliştirilmiştir. Bilindiği üzere toplumsal doğa kadın ağırlıklıdır. Doğum kadında gerçekleşir, kadın kendi emeğiyle toplumu oluşturur, toplumsal doğanın kurucusu olur. Tanrıça düşüncesi erkeğin doğumdaki rolünü bilmemesinden ve doğumun kadında gerçekleşmesinden kaynağını alır, kadının toplum kurucu rolüyle gelişir. Tarihsel oluş ve gelişmeleri bugünün kavram ve bakış açısıyla anlamak mümkün olmaz. Doğru bir okuma için zaman, mekân ve kültür ilişkisini göz ardı etmemeliyiz. Arkeolojik kazılarda bulunan ve en eski zamana tarihlenen heykelciklerin kadın figürleri olması tesadüf değildir. Bu, kadının ilk toplumsallaşmadaki yerine, rolüne işaret eden bir veridir. Heykelciklerin hemen hepsi aynı perspektifle yapılmıştır: İri göbekli, iri göğüslü ve üreme organını öne çıkaran bir perspektif esas alınmıştır. Bu temalar kadının doğuran ve besleyen ana olma yönüne işaret eden yaşamsal özelliklerdir. Kadının eğitici, öğretici, toplumsallaştırıcı rolünün ömür boyu nitelik değiştirerek devam ettiği düşünülebilir. Erkek bu toplumsallaşmanın dışında değildir ama merkezinde de değildir. Çeperlerindedir, rolü ikincildir. Bu durumda erkekleri avcılığa, kadınları bitki ve küçük hayvan toplayıcılığına sevk ettiği çokça anlatılır. Kategorik olarak tüm toplumlarda böyle olduğu söylenemez. Zira çok iyi avcı kadınların olduğu topluluklar da keşfedilmiştir veya tersi de vardır. Fakat genellikle böyle bir ayrışma olduğu da doğrudur. Yerine göre klandan ayrı ya da dönem dönem uzak kalmayı da gerektiren avcılığın, iş bölümünde erkeğin payına düşmesi anlaşılırdır. Erkek böylece öldürme strateji ve taktiklerine, gelişmiş silahlara, kas gücüne ve öldürmeyi normal gören bir psikolojiye sahip olur. Tüm bunlar toplumsallık için potansiyel bir risk oluşturur aynı zamanda. Avcılıkla gelen öldürme gücü, teknikleri ve stratejiler ile bunlara uygun bir kültür ve akıl vardır. Şimdi buna kutsallığın ele geçirilmesi de eklenir. Göbeklitepe simgeselliği, bu kalıntıların tarihlenmesi öncesinde erkekliğin kutsallaştırıldığını, erkek etrafında ve ona tabi bir yapı oluşturulduğunu gösterir. Buradaki yapılar, kadına ve ana kadın klanına tepki sonucu ortaya çıkmıştır. Erkek bu simgesellikle kadına “kutsal olan sen değilsin, benim” demiş olur. Ve böylece o zamana kadar kadına atfedilmiş olan kutsallık ele geçirilmiş, kadın eliyle, emeğiyle gelişmiş olan toplumsallık da erkek egemenliğine alınmış olur. Ataerkil ideolojinin felakete yol açtığı görülmektedir. Cinsellik, çocuk, baba gibi olgular tamamen inkâr edilmemektedir. Ancak bütün umudunu bir erkek çocuğa bağlayan kadınların ve erkeklerin sayısı hiç de az değildir. “Baba olmazsam erkek olmam” diyen bir sürü hasta, psikopat erkek vardır. Anti-komünalizm budur. Böyle bir anacılık ve babacılık üzerinden komün öldürülmüştür. Günümüzde çocuk açısından bir canavara dönüşmüş aile örnekleri oldukça yaygın şekilde bulunmaktadır. Küçücük çocukların başına aileleri tarafından nelerin getirildiği görülmektedir. Bunların tümü kastik katilin günümüze taşan kalıntılarıdır. Komün gerçeği ise farklıdır. Komünal toplumun öncü gücü kadındır. Ana-tanrıça toplumu ilk toplumdur. İnsanın temel niteliği, toplumsal bir varlık oluşudur. Toplumsallık komünaliteyle gelişir, zihinsel durumla ilişkilidir. Toplumsallığın sorunsallaşması cinsiyet temellidir. Avcı kulübünün veya egemen kliğin, ana-tanrıça merkezli klanı ikiye yarması, toplumsal sorunsallığın başlangıcıdır. Bir yanda kent, sınıf, devlete dayalı egemen güç varken, öte yanda kırsalda, dağda, çölde direnen ezilen kesimler vardır ki bunlar kabile ve komünlerdir. Bu temelde komünler bir öz-savunmadır. Öz savunmasız varlık olmadığı gibi, doğanın en gelişmiş varlığı olan demokratik toplumlar da öz savunmasız gerçekleşemez, varlığını sürdüremez. Bu süreçteki kadının durumu nedir? diye sorulduğunda; Kadın bugün büyük oranda erkek egemen sistemin eğlence nesnesi haline getirilmiş durumdadır. Burnuna, kulağına, boynuna, bileğine birer halka takılmıştır ve bunlar kölelik halkalarıdır. Tüm halkalar kölelik zincirinin birer parçasıdır. Bin yıllardan beri böyle yapıldığı için olağan görülmeye başlanır. Kadın da bunları gönüllü bir şekilde taşıyacak hale getirilmiştir. Kadın artık önemli oranda bir cinsel objedir. Dili, rengi, biçimi, kültürü, kimliği yok edilmiş; cinsel obje kurgusuna göre yeniden şekillendirilmiş ve varlığını yitirmiştir. Öz savunmanın örneği olan gül ve diken teorisinde kadının bu yeni yüzyılda kendi savunmasının en iyi yolu kadın komünlerini yaratmaktır. Tanrıça İnanna’nın elinden alınan değerleri yeniden kazanmaktır. ”Önder Apo”

1- Doğanın Diyalektiği- II

21. yüzyılda hücre yapısına dair ayrıntılı bir araştırma yapılmış. Bu araştırmada, her an insan beyninde ve vücudunda milyonlarca hücrenin doğduğu, milyonlarcasının da öldüğü belirtilir. Doğum ile ölümün, canlılık ile yok oluşun hücre dünyasında birlikte gerçekleştiği ortaya konulur. Araştırmaya göre doğan her hücre diğer hücrelerle iletişim ve bağ kurma yeteneği ve kapasitesi ile doğar. Hücreler bu potansiyellerini kullanıp diğer hücrelerle bağ, kombinasyon oluşturabilirlerse yaşayabilirler. Fakat ilişki kuramaz veya kurmazlarsa, kendi üzerine çöküp ölürler. Üstelik hücrelerin öteki hücrelerle bağ kurmak için sonsuz bir zamanları da yok. Zamanları sınırlı. Doğrusu belirli bir zamanları vardır. Ya bu zaman dilimi içinde diğer hücrelerle ilişki-bağ oluşturarak yaşayacak ya da ölüp yok olacaklardır. Demek ki sorun sadece hücre dizilişleri, hatta varlıkları değil, hücrelerin yaşayabilmesi, ilişkiye, daha doğrusu örgütlenmeye bağlı gelişir. Hücrenin bu özelliğinin insan sosyolojisiyle bir bağı olabilir mi? Belki de insanın sosyal bir varlık olmasının, toplum dışında yaşayamamasının nedenlerinden biri insan hücresinin, genetiğinin bu özelliğidir. Üzerinde düşünmeye değer bir konudur. Anlam konusuna geçmeden önce anlam üretme merkezi olarak beyin yapısı ve evrimine dair bazı vurgular yapmak yararlı olacaktır. İnsan beyni yaşamsal, duygusal ve düşünsel fonksiyonları bulunan sinir sistemi merkezidir. Bu fonksiyonların her biri beynin bir bölgesi tarafından karşılanır ve beyin bu işlevleri zamanla kazanır. Ki bu evrimsel bir gelişimdir. Beynin ilk katmanında, ilk gelişen kısmı yaşamsal beyindir. Buna “alt beyin”, “eski beyin”, “dürtüsel beyin”, “sürüngen beyni”, “ilkel beyin” gibi isimler de verilir. Dürtüsel beyin klasik canlı fonksiyonlarını düzenler: Beden ısısı, kalp atımı, solunum, dolaşım ve boşaltım sistemleri bu kapsamdadır. Bu beyin yaşamla, yaşamda kalma dürtüsüyle ilgilidir. Beynin ikinci katmanı duygusal beyindir. Bu beyin sadece memelilerde bulunur. Bu nedenle adına memeli beyni de denir. Limbik beyindir. Beynin birinci katmanında beliren kararların duygusal şekillenmesini ve duyumsal bilgi ile yönlendirilmesini sağlar. Dost ve düşman ayrımı yapabilecek bir belleğe sahiptir. O nedenle eğitilebilir. Üçüncü katmanda düşünsel beyin vardır. Bu beyin ayırt edicidir. Çünkü sadece insanda vardır. Temel niteliği soyutlamadır. Şöyle söylenebilir: Birinci katmanda alınmış, ikinci katmanda duyularla şekillenmiş ve yön kazanmış olan kararları üçüncü katman hem denetler hem de ifadeye kavuşturur. Bu nedenle birinci katmana göre üçüncü katman karar değil kararsızlık merkezidir. Bir karar ne kadar hızlı alınırsa düşünsel beyin o kadar devre dışı kalmış demektir. Yaşamsal konularda sürüngen beyni daha atak ve önde olsa da diğer beyinler tarafından dengelenir. Beynin işleyiş diyalektiği bakımından limbik sistem denilen duygusal veya orta beyin kritik bir işleve sahiptir. Memeli beyni dediğimiz bu beyin kendi başına işlediği gibi üstünde bulunan düşünsel beyin ve altında bulunan sürüngen beyinle de ilişki içindedir. Daha doğru bir ifadeyle ilişkiselliğin sistemidir. Beyin vücuda alınan glikozun %25’ini, oksijenin %20’sini kullanır; kan dolaşımının %18’ini kendisine çeker. Beyin evriminin gerisinde düşünce gücünü geliştirme dürtüsü veya amacı yoktur. Temel dürtü yaşamı süreklileştirmek ve bedeni canlı tutmaktır. 500 milyon yıllık bir geçmişi vardır. İnsanın beyin katmanı ise 200 bin yaşındadır. Beyinde ortalama 100 milyar nöron bulunur, bunun 80 milyarı beyincik denilen sürüngen beyinde bulunur. Bu nöronların görevi bedenin canlı kalmasını sağlamaktır. Bu 80 milyar nöronun hareketi toplam enerjinin %8’ini harcar. Düşünen beyin ve limbik sistemi oluşturan 20 milyar nöron ise enerjinin %17’sini kullanır. Bu enerji, nöronlar arasındaki düşünmeyle oluşan ve sinaps denilen milyarlarca iletişim yolunda harcanır. Sürüngen beyni dediğimiz eski beyin ölmez, yorulmaz, dinlenmez, sürekli dinamik ve atiktir, ataktadır. Eski beyin %83 oranında görerek öğrenir. Gördüğüne inanır. Devamlılık özelliği yoktur. Başa ve sona dikkat eder. Kısa, basit somut şeyleri öğrenir, akılda tutar. Ona iyi gelen ve kötü gelen şeyleri ayırt edebilir. Dost ve düşman ayrımı vardır. Yaşamda kalmakla ilgili beslenme, korunma, üreme gibi özellikleri kontrol eder, yönlendirir. Burada en önemli nokta beyin işleyişinin karakteridir. Beyin tıpkı canlılar gibi tarihsel süreç içinde adım adım evrimleşmiş ve farklı bölümlere sahip bir sinir sistemidir. Fakat sürüngen, memeli ve düşünce beyni olarak ayrılan beyin bölümleri aynı sistemin ilişkisel bileşenleridirler ve birlikte ilişkisel diyalektik temelinde işlerler. Duygusal beyinden kopuk bir analitik beyin düşünülemez. Düşünülse bile bu insan beyni olamaz, makine beyni olabilir ancak. Yapay zekada duygusal zekâ olmayabilir. Gerçi duyguların da öğretilebildiği yapay zekâ geliştirme deneyimleri de oluşturulmaya çalışılmaktadır. Özetle yapay zekada entelektüel beyin, duygusal beyinden kopuk olabilir, ki öyledir zaten. Fakat insan için böyle bir beyin yoktur. İnsan beyni hem biyolojik bakımdan hem de işleyiş bakımından diyalektiktir. Diyalektik Kürtçede hala kullandığımız iki rakamının karşılığı olan “du” kelime kökünden gelir. “Du” Avrupa’da “diya” olur, kökü Aryencedir. Zerdüştlükteki karanlık-aydınlık ikilemi de diyalektik düşünceye felsefi bir temel sunmuştur. Avrupa bunları almış, farklı anlatımlara kavuşturmuştur. Diyalektik, esas olarak doğadan gelir. Engels’in “Doğanın Diyalektiği” tanımlaması bu nedenle öğreticidir. Toplumsal diyalektik de doğa diyalektiğinden bağımsız değildir. Özgünlükleri olan ama onunla bağ içinde gelişen bir diyalektiktir bu. Bu noktada Hegel felsefesi önemlidir. Hegel’de anlam, dolayısıyla toplum ön plana çıkar. “Tin’in Fenomenolojisi” doğa ve anlam olarak tercüme edilebilir, yorumlanabilir. Doğanın, diyalektiğin çelişkili karakteri var. Felsefede tez, anti-tez, sentez olarak ifade bulur. Hegel’deki tez, anti-tez de bu doğanın diyalektiğidir. Hegel böyle söyler, Engels de ‘çelişki’ der. Hatta Engels bu çelişkiyi, karşıtlığı ‘yok etme’ olarak anlar. Marksizm’deki bu sınıf kavgasının, sınıf mücadelesinin tez, anti-tez olarak temeli Hegel’de atılır. Hegel bunları tez, anti-tez olarak işler. Burada Marks, “sınıf çelişkisi” der, “Tarih sınıfların mücadelesidir” der. Bunun belli bir anlamı vardır fakat bunu aşırıya vardırır. Aşırıya vardırması proletaryanın burjuvaziyi yok etmesine dair öngörüsüdür. Bunun için proletarya diktatörlüğünü esas alır ve teorisine uygular. Böyle bir komünizm ideali ortaya çıkar. “Tarih sınıfların mücadelesidir” teorisi yerine bir teori geliştireceğiz. Yapılan düzeltme veya diyalektik değişiklik şudur: Bir sınıfın başka bir sınıfı yok etmesi ne evrende var ne de toplumda. Diyalektik böyle yorumlanamaz. Stalin böyle yorumladığı için kendi vatandaşlarından milyonlarcasını öldürdü. Mao kültür devrimini yaptı, o da başarısız oldu. Çünkü doğada, evrende böyle bir şey yoktur. Bir dönüşüm olayı vardır ve çelişkili bir dönüşümdür söz konusu olan. Tabii ki dönüşüm çelişkiyle olabilir. Çelişki devreye girmeyince dönüşüm olmaz. İşte sıcak-soğuk konusu. Korkunç bir sıcak çekirdek var, korkunç bir soğuk doğa var. Çok açık iki zıt uç. Halen devam ettiği belirtilen meşhur bir evren hikâyesi de böyledir. Evrenin genişlemesi görüşü var. Büyük bir durgunluk, büyük bir soğuklukla evrenin sona ereceğine dair de bir teori var. Kimisi belli bir dönemden sonra içteki enerji azaldığı için, genişlemeyi mümkün kılan enerji patlamasının duracağını söyler. Kara deliklerin enerjisi tükenince, bu sefer

DOĞA VE ANLAM 1-Doğanın Diyalektiği

DOĞA VE ANLAM 1-Doğanın Diyalektiği Anlam evvela bir “varlık” gerektirir. Varlıktan bağımsız bir anlam düşünülemez. Biz doğayı zihinsel tasarımlarımız üzerinden tanırız, ama bu tasarımlarımız da doğaya dair gözlem ve deneyimlerimize dayanırlar. Bu tanımlamayla dahi varlık, anlam, düşünce gibi farklı etkenler, söz konusu diyalektiğin bileşenleri olarak ön plana çıkarlar. Öncelikle kabul etmek gerekir ki “doğa” ve “anlam” kavramlarının yan yana, iç içe kullanılması çok alışılmış değildir. Modern sosyal bilim aklına göre doğa, fizik doğadır ve pozitif bilimlerin konusudur. Anlam ise sosyolojiktir ve en fazla sosyal bilimlere konu olabilir. O da belli koşullara bağlı olarak. Dolayısıyla bu algıya göre doğa ve anlam ayrı dünyaların kelimeleridirler. Bu algı, insan zihninin doğal ve toplumsal gerçeklikten koparılarak ona yabancılaşmış olmasının hem sonucu hem de göstergesidir. Bilindiği gibi modernite öncesinde doğanın insan şekillenmesinde önemli bir rolü olduğuna inanılıyorken, modernite, insan şekillenmesinde doğayı değil çevreyi ön plana çıkardı ve eğitimle, kültür politikalarıyla insanı yeniden şekillendirme yoluna gitti. Doğa ve anlam kavramları iç içedir. Zira anlam, fizik ve biyolojik evrimin bir ürünüdür. Doğanın bu evrimi olmazsa insandan, dolayısıyla düşünce ve anlamdan bahsedilemezdi. Doğa ve anlam ilişkisi hayatidir. Doğanın işleyiş diyalektiğini ve evrim dinamiklerini doğru kavrayamayan insan, kendi varlığındaki, varlığının doğal diyalektiği içindeki yerini de doğru kavrayamaz. Friedrich Engels “Doğanın Diyalektiği” üzerine derinliğine düşünmüş, yazmış ve böylece tarihte önemli rol oynayan düşünce gücünü temellendiren en önemli konulardan birini oluşturmuştur. Engels, bu yoğunlaşmalarından çok etkili bir analiz metodolojisi üretmiştir. Marksist ideolojiyi temellendiren iki ana kuram olduğu bilinir. Biri tarihsel materyalizmdir. Bu, tarih ve toplum analiziyle ilgili kuramdır, yaratıcısı Marks’tır. Diğer kuram ise diyalektik materyalizmdir, bu kuramı geliştiren ise Engels’tir. Diyalektik materyalizm özünde bir varlık ve bilgi teorisidir. Diyalektik materyalizm varlığın, dolayısıyla bilginin temelinin madde olduğunu, maddenin statik değil hareketli bir yapıda olduğunu, değiştiğini ve bu değişimin de diyalektik temelde işlediğini söyler. Dolayısıyla diyalektik materyalizm, hem madde hareketinin hem de bununla bağlantılı olarak düşüncenin diyalektik yapılar temelinde işlediğini savunur. Dikkat çekmek istediğimiz önemli nokta, bu çıkarımların doğanın diyalektiği veya dilinin incelenmesiyle ulaşılmış çıkarımlar olmalarıdır. Marksist diyalektik anlayışın dayandığı bilimsel temeller aşılmıştır. Varlığın ontolojik temeli olarak maddenin kabul edilmiş olması o günün bilimsel verileri ışığında anlaşılırdır. Bugün ulaşılan veriler bu kabulü boşa düşürmüştür. Çelişkinin kendisine değil, ama karakterine dair kimi değişimlere dikkat çekilebilir. Burada önemli olan şey Engels’in “Doğanın Diyalektiği” üzerine yoğunlaşmasının yarattığı düşünsel sıçramadır. Engels’in, Lewis Henry Morgan’ın “Eski Toplum” çalışmasıyla çokça ilgilenmiş olmasının da “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” konusunda yazmasının da bu farkındalıkla ilgili olduğu göz ardı edilemez bir gerçekliktir. Bugün bilim ve felsefe dünyasında “doğa” denilen şeyin ne olduğu ve nasıl oluştuğuna dair sorulara verilecek cevaplar önemlidir. Her şey hikayesiyle birlikte vardır ve onunla anlam kazanır. Doğa en genel anlamda fizik evrenin, kendisi dışında herhangi bir ikinci yapı inşası içermeyen hali olarak tanımlanabilir. Varlık olarak insanı da içerebilen ama bildiğimiz anlamda politik yapılanma ve toplumsal kültürleşmeyi içermeyen hal olarak da düşünülebilir. Toplum, doğanın içinde ve ona bağlı gelişir. Ama ikinci bir doğa olarak. Bilim, insanlı evrenin yaratılma anı olarak kabul edilen ve Big Bang diye ifadeye kavuşturulmuş büyük patlamanın yaklaşık 13.8 milyar yıl önce gerçekleştiği noktasında ortaklaşır. Big Bang çok çok küçük, mikro bir alanda yoğunlaşmış sonsuz enerjinin patlamasıdır. Enerjinin yoğunluğu ve patlamayla birlikte inanılmaz düzeyde hızlı bir enerji yayılımı dolayısıyla mikro alanın genişlemesi sonucu makro bir alan oluşmuştur. Mikro bir zaman aralığında oluşan bu genişleyen makro alana evren adı verilir. Bugün bile evrenin hala genişlemeye devam ettiğini savunan bilim insanları var. Kimileri de daralmaya başlamış olma ihtimali üzerinde durur ve bu konudaki tartışma hala sürer. Bu teoriye göre ilk evrede oluşan evrende madde olarak sadece kuarklar ve gluonlar gibi temel parçacıklar vardı. Saniyeden çok daha kısa bir zamanda genişleme yavaşlarken ve sıcaklıklar düşerken kuark ve gluonlar birleşerek proton ve nötronları oluşturdu. Birkaç dakika sonra sıcaklık daha da düşerek yaklaşık bir milyar dereceye erişti. Protonların büyük kısmı hidrojen çekirdekleri olarak bağımsız kaldı. Bir kısım proton ve nötron birleşerek döteryum ve helyum çekirdeklerini oluşturdu. Bu sürecin sonunda pozitif yüklü protonlar, negatif yüklü elektronları çekerek ilk atomları oluşturdu. İşte bu basit atomlar yıldızların yapı taşlarıdırlar. Başka bir deyişle yıldızlar bu basit atomlardan oluşmuştur. Atom fikri ilkçağda basit, soyut bir kavram şeklinde ortaya çıktı. Zamanla atomların doğası çözümlendi. Bugün ise yaşam atom bilimi olmadan düşünülemez hale geldi. Radyo, TV, bilgisayar gibi gündelik yaşamda kullanılan pek çok araç gereç bu bilim sayesindedir. Atomlardan yıldızların ve galaksilerin oluşması, büyük patlamadan yüz milyonlarca yıl sonradır. Güneş sistemi ve dünyanın oluşumu ise dokuz milyar yıl sonradır. Peki bu nasıl gerçekleşti? Evren genişlerken madde uzaya eşit şekilde dağıldı. Fakat madde yoğunluğunda küçük düzensizlikler baş gösterince, kütle çekimi devreye girdi ve bu durum bazı bölgelerde daha çok madde-enerji birikimine yol açtı. Bu şekilde büyük oranda hidrojen ve helyum içeren gaz bulutları oluştu. Yıldızlar işte bu nebula denen gaz bulutlarından doğdular. Bir nebuladan daha büyük bölgeler, kütle çekimi nedeniyle bu gaz bulutlarını kendi üzerlerine çekmeye başlayabilirler. Bu bölgeler zamanla hidrojenin helyuma dönüşerek büyük miktarda ısı ve ışık ürettiği tepkimeler olan nükleer füzyonları tetikleyebilir. Güneş de dahil olmak üzere yıldızların bu kadar yoğun bir parlaklık arz etmelerinin nedeni bu tepkime patlamalarıdır. Kütle çekimi daha yoğun gaz bölgeleri meydana getirerek yıldızları oluşturduğu gibi, yıldızları bir yörüngede, dengede tutarak galaksiler de oluşturur. Yunan filozoflarının, maddenin en küçük yapı taşı olarak tanımladıkları atomların dahi oluşum süreci, görüldüğü üzere zaman almıştır. Öncesinde kuarkların ve atomaltı parçacıkların oluşumları vardır. Fizik doğanın evrimi, samanyolunun oluşumu, güneş sistemi içinde dünya ve dünyanın kendi serüveni, canlıların oluş ve evrimi gibi çok yönlü irdeleme gerektiren konular üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmak konumuz sınırlarını çok çok aşar. Biz daha çok doğayı, doğanın dilini, diyalektiğini irdelemeye çalışmaktayız. Bilindiği gibi Newton’un zirvesini teşkil ettiği klasik bilim bize cansız, ruhsuz ve ölü bir evren anlayışı sunmaktaydı. Einstein ünlü E = mc2 formülüyle madde ve enerjinin özünde aynı şey olduğunu, aynı gerçekliğin farklı ifadeleri olduğunu ortaya koyunca, ölü evren anlayışı tarihe gömüldü. Ve anlaşıldı ki evren ölü değil canlıdır. Gerçekten de enerjinin akıcılığı, yaratımı düşünülünce evrenin canlı olduğunu kavrayamamak mümkün değildir. Canlı evren anlayışı sadece maddi dünyaya değil, her şeye dair düşüncemizi değiştirmeye zorladı bizi. Kuantum fiziği ölü evren anlayışını yıktı, evrenin canlı olduğunu kanıtladı. İlk düşünüş biçimi olan animizm de

Kürdistan Halkının Ulusal İradesi – II

Bütün işlerin kendisinden başladığı büyük iş, halkımız iş istiyor. Halkımız onur istiyor halkımız sağlık istiyor, eğitim istiyor. Hepsi buradan başlar. Bu halledilmez hiç birisi olmaz. O açıdan eli iş yapan ağzı laf süren, ben varım diyecek. Kim nerede olursa olsun bu işe koşmalı, sabah erkenden koşmalı yatmadan önce duası bu işle bitmeli. Böyle olursa göreceğiz ki yani evet halkımız şimdiye kadar biraz ulusal yönden uyandı. biraz kimliğini kabul ettirebildi dosta düşmana bundan sonra ezici bir biçiminde gücünü kabul ettirecek, çıkarını kabul ettirecek. Ve göreceğiz ki bir halk içinde yaşam bu. Ve göreceğiz ki vay be şimdiye kadar bu yaşama ulaşmamakta kendimize en büyük kötülüğü yapmışız. ve göreceğiz ki bu yaşamın dışında bir yaşam hiçbir biçim geçerli değilmiş. Yalan yaşamışız, aldatılmışız, ihanete uğramışız. Ve diyeceğiz ki bu yaşam gerçekten biricik namuslu, onurlu ve vazgeçilmez bir yaşamdır. Maddiyatı içinde böyledir maneviyatı içinde bu böyledir. Kürdistan halkı içinden geçmekte olduğu tarihi süreç içinde özellikle son 1-2 yılın öz eylem biçimleri olarak kendi serhildanlarına dayanarak bir adım daha ileri atmakla karşı karşıyadır. İçinde geçtiğimiz yıl büyük bir hamle yılı halkımız büyük bir ayaklanma yılıdır. Yılbaşında itibaren halkımız zaten karda kışta da ölümüne direnebileceğini göstermiştir. Bizler her türlü ayaklanmaya hazırız. Halkımız böylesine yüce amaçlar için ayağa kalkmıştır. Daha da büyüğünü yaygın biçimde tüm vatan köşelerine ve komşu halklara da taşıyacaktır. Böyle yıllara sadece coşku ile yaklaşılır. Böylesine kader çizen bir halk için çok söylenir bayram gibi olan bir döneme selam dururuz.

Kürdistan Halkının Ulusal İradesi – I

Önderlik düşünceleriyle karakteriyle bir önderliktir ve yüzyılları da kuşatır. Görülüyor ki önümüzdeki aşamada yeniden uluslaşma, uyanış düzeyinde belli bir aşamaya gelmiş iken, dahası halkın dayanılmaz bir arzusu olarak diyor ki biz, bizi temsil eden güçler istiyoruz. Kuruluş istiyoruz. Ve bunun için her şeyini ortaya koymanında işaretleri ortaya çıkmış iken ve tamda yapılması gereken her düzeyde bir ulustan konumlanmalar dayatmak. Herşeye bir ulusal renk ve bunun halkın ezici demokratik temsili temelinde yapma. Kürdistan halkının kendi egemenleri eliyle göremediği ama şimdi gerçekten bizzat kendi tarihini kendinden başlatarak gerçekleştireceği tarihi görevi oluyor. Egemenlerin yapamamasından sürekli bozmaktan çıkaracağı tek bir ders var. bu işleri bunların eline vermemek, bunları engel olmaktan çıkarmak. Gün bugün ne mutlu bize ki tarih tepeden tırnağa halkımızın eliyle ve bunun yüce insani ve amacıda büyük olan çıkarlarıyla böylesine bir tarihin gündemine sahip olmak. Tarih artık yürü ya kulum diyor. Ve bu yolda yürümek sadece ve sadece bu mutluluk verir, heyecan verir, coşku verir. Dolayısıyla halkımıza bu önümüzdeki aşamada verebileceğimiz en değerli hakkı armağan ona böyle bir işin sahibisinin bu işi yapabilirsin diyebilmeliyiz.