İlişkisel Diyalektik

Doğa ve anlam ilişkisinde üç temel kavram öne çıkar; doğanın diyalektiği, biyolojik evrim ve düşünce. Doğayı anlamak için öncesi ve sonrasıyla Big Bang denilen büyük patlamayı anlamak gerekir. Tabii en önemlisi de düşüncedir. Düşünce beyinle bağlantılıdır. Beynin bir köşesinde elektriklenme olur, hatta duyguları da yönlendirir. Duygular canlılık anlamına gelir. Düşünce ve canlılık oldukça birbirine bağlıdır. Duygulu olan, düşünceli olur. Düşünceli olan duygulu olur. Duygu ve düşünce arasındaki bağı da anlamak mümkün. Ama mahiyetine ilişkin henüz kesin bir bakış oluşmuş değil. Biraz sırlı bir ifade gibi duruyor. Bu sırlar üzerine yoğunlaşmak gerekir. Dindarlar, bilimciler, filozoflar için bu elzemdir. Kendine güvenen din insanı, bilim insanı ve filozoflar bu büyük sırları anlamaya ve ifşa etmeye devam etmelidir. İnsan her zaman “acaba bunları nasıl anlayabilirim” diye kendine sormalı, bunlar üzerine düşünmelidir. Tam izahı olamaz ama düşünsel ve ruhsal derinlikleri anlamaya götürebilir. En azından bu kaba materyalist düşünceler ve köksüz dini dogmaların insanı kadük bırakmasının, düşüncelerinin insanı dumura uğratmasının önüne geçebilir. Bu da çok değerli bir sonuçtur. Madde ya da din kişiyi tatmin etmiyorsa, işte bu sırlı alanlara çalışmak en değerlisidir. İşte bunu bir ilke olarak gündemimizin başına almamızın nedeni budur ve değeri de anlaşılmalıdır. “Ben ve öteki” için de benzer bir söylem geliştirmek mümkün. Burada tüm evrene, doğaya hatta her şeye öteki deriz. Burada benlik oluşumu incelemeye değer. Fransızlar çok bilimci oldukları için böyle bir “ben” ve “özne” kavramı geliştirmişler. Descartes özneyi esas alır. Daha sonra Fransız bilimciliği bunu felsefeye kadar götürür. Özne sadece insanla ilgili değildir. Özne daha genel bir kavramdır. Bir olgular dünyası ya da fenomenler dünyası değerIendirilirken, özne daha çok enerjiye yakın duran bir kavramdır. Özne “ben” daha çok enerjinin mümkün kıldığı bir kavramdır, enerji tarafı ağır basar. “Öteki”nin ise doğa tarafı, maddi tarafı, olgular tarafı ağır basar. Bunu insana indirgediğimizde şu sonuç ortaya çıkar: En aktif insan veya özne, ‘ben’i güçlü olan, öznesi güçlü olan insan önder olur. Önder toplum olur, önder ulus olur, önder sınıf olur, önder vali olur. Bunların hepsi özne kategorisine girebilir. Bu da enerjiyle ve anlamla bağlantılıdır. Yani değişik bir yorumdur. Doğa ve anlamın diyalektiği bir Fransız yorumu gibidir. Diyalektik bağlamında ilişkisellik üzerinde durmak gerekir. Bütün evren tarihi boyunca enerji maddeye dönüşür, madde de enerjiye dönüşür. Bunun adı ilişkiselliktir. Bu olmazsa olmazdır. Hatta ‘tanrı parçacığı’ diye parçacık tespit edilmiştir ki, bu tanrı parçacığı ilişkiler tarihinde temeldir. Buna “higgs parçacığı” adı verilmiş. İğne ucu kadar yoğunlaşmış bir enerji olarak tarif edilir. Bu oluş halinde yer çekimi ilkesi devreye girer. Atomda zayıf kuvvetler ve şiddetli kuvvetler diye bir ayrım var. Atom dünyası bu iki kuvvet tarafından düzenlenir. Çekim düzeni ise moleküller arası gelişen bir çekimdir. İşte, ilişki denilen şey bu değiş-tokuş hikâyesidir; enerjiden maddeye dönüş. Psikolojide de böyle izah edilir, hatta sosyolojide de toplumsal doğaya kadar gelir. Üçüncü doğa diye bir doğa da tarif edilir. Ama hepsi bu gelişmenin sonucudur. Diyalektik denilen şey bir bağdır. Zaten evrensel bütünlük de bağ olmadan olmaz. Hiçbir evren parçacığı diğerinden bağımsız değildir. Buna dolanıklık ilkesi denir. Herhangi bir küçük parçacık evrenin neresinde olursa olsun, ondaki bir değişiklik, evrenin öteki ucunda aynen ortaya çıkar. Tanrının birliği, Allah’ın birliği denilen de biraz budur. Orada her şey birleşir, aynılaşır, ilahlaşır. Birbirine bağlıdır ve evrendeki bağlılık böyle bir şeydir. Allah’ın her şeyin temeli olduğunu belirtmek de bu manadadır. Küçük bir parçacık her şeyi etkiler. Dolanıklık ilkesi akla uygundur. Beyindeki bütün gelişmeler diyalektiktir. Beyin hücresindeki bu kumanda merkezi, bütün duygular, görme, dokunma ve hepsi, bu hücredeki duyarga ile ilgilidir, ona da “dendrit” denir. Birbirleri ile iç içe geçmişlerdir. Bağdır, ilişkidir. Zaten ‘tek başına parçacık’ fikri yanlış. Tek başına bağımsız boşlukta yüzen böyle bir evren yok. Birbiriyle bağlantılı olmayan tek bir parçacık dahi yok. Doğa canlıdır. Sürekli değişim dönüşüm var, evrim var. Peki doğanın işleyiş dili nedir? Değişim ve dönüşüm sonucunda gelişen olguların gerçekliğine ve karakterine dair ne söylenebilir? Doğanın diline kulak verip gelişim seyrine bakıldığında oluş halinin ilişkisel karakterde olduğu giderek daha iyi anlaşılmaktadır. Evrenin bir çeşitlenme-türleşme temelinde gelişimi de bununla bağlantılıdır. Türleşme geliştikçe zengin ilişki olasılıkları oluştuğu için yaşam ve gelişim diyalektiği hızlanır. Bu diyalektik hızlandıkça türleşme daha da geliştiğinden; yeni ve daha karmaşık sistemler oluşur. Kuantum fiziği, kaos teoremleri gerçekliğin bu karakterini görmemizde, anlamamızda ufuk açıcı rol oynadı, oynamaktadır. Atomaltı parçacık hareketlerinden, atomlardan, moleküler yapılara geçişlere kadar evrende, doğada tüm gerçekleşmeler ilişkisellik temelinde vücuda gelmişlerdir. Biyolojik alanda da kısaca yer verdiğimiz son araştırmalar, hücre diziliş ve yapılanmalarının ve daha önemlisi, hücrelerin canlılığının var kalmasının ilişkiselliğe bağlı olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla ilişkisellik sadece fizik evren veya doğada değil, biyolojik ve toplumsal alanda da karakteristik özelliktir. Şunu önemle belirtelim; ilişkisellik derken diyalektik düşünce tarzına veda etmiş olmayız. Bilakis ilişkisel diyalektik dediğimiz şey, klasik diyalektik anlayışın sınırlılıklarını yeni bilimsel, felsefi gelişmeler paralelinde aşma formülasyonudur. Başka bir deyişle derinleşmiş diyalektiktir. Doğanın, evrenin ve toplumun dili ilişkisellik olduğundan, bakış açısı, analiz ve değerlendirme tarzı da buna göre olmalı ve gözden geçirilmelidir. Olgunun ilişkisel olarak tanımlanması ona dair her tür analizin bu karakteri gözetmek zorunda olmasını koşullar. Zira olgu ilişkisel ise, onun gerçekliğinin anlaşılması, ilişkiye dahil olan özneler ile bunlar arasındaki ilişkinin görünmesini şart kılar. Olgunun derinliğine kavranmasına imkân sunan bu metodolojik tutum, olgunun verili halini arz eden sonuca veya tek yönüne değil, bileşenlere bakar. İlişkisel bakış ve analiz ilişkiye odaklanır. İlişki ise farklı bileşenlerin etkileşimi ile oluşan bir bağlamdır ve anlaşılması için ilişkiye taraf öznelerin rolünün görülmesini şart kılar. Bu bakış ve analiz tarzını bağlamsal bakış olarak da tanımlayabiliriz. İlişki bir bağlamdır. Bağlamsal analizde bağlam geneli ifade ederken bağlamı oluşturan etkenler, bileşenler ise ayrı ayrı tikellikleri ifade ederler. Dolayısıyla bağlamsal analiz tikel-evrensel diyalektiğini de içerir. Her bileşen birer tikel olarak bağlam ile ilişki içinde değerlendirilir. Bu bakış açısına göre her bileşen, bağlamı etkilediği gibi ondan etkilenir de. Değişim diyalektiği tek yönlü değildir, olmaz. İlişkiselliğe dayalı bağlamsal bakış ve analiz tarzı modern felsefeler tarafından ikici bir temele oturtulan klasik özne-nesne ayrımını da aşan bir felsefi arka plana sahiptir. Zira ilişkiye tesir eden her bileşen eş zamanlı olarak bağlamın hem öznesi hem nesnesidir. Birbirini yok eden çelişkiye dayalı diyalektik bakış açılarının da sınırlılıkları böylece aşılmış olur.
1- Doğanın Diyalektiği- II

21. yüzyılda hücre yapısına dair ayrıntılı bir araştırma yapılmış. Bu araştırmada, her an insan beyninde ve vücudunda milyonlarca hücrenin doğduğu, milyonlarcasının da öldüğü belirtilir. Doğum ile ölümün, canlılık ile yok oluşun hücre dünyasında birlikte gerçekleştiği ortaya konulur. Araştırmaya göre doğan her hücre diğer hücrelerle iletişim ve bağ kurma yeteneği ve kapasitesi ile doğar. Hücreler bu potansiyellerini kullanıp diğer hücrelerle bağ, kombinasyon oluşturabilirlerse yaşayabilirler. Fakat ilişki kuramaz veya kurmazlarsa, kendi üzerine çöküp ölürler. Üstelik hücrelerin öteki hücrelerle bağ kurmak için sonsuz bir zamanları da yok. Zamanları sınırlı. Doğrusu belirli bir zamanları vardır. Ya bu zaman dilimi içinde diğer hücrelerle ilişki-bağ oluşturarak yaşayacak ya da ölüp yok olacaklardır. Demek ki sorun sadece hücre dizilişleri, hatta varlıkları değil, hücrelerin yaşayabilmesi, ilişkiye, daha doğrusu örgütlenmeye bağlı gelişir. Hücrenin bu özelliğinin insan sosyolojisiyle bir bağı olabilir mi? Belki de insanın sosyal bir varlık olmasının, toplum dışında yaşayamamasının nedenlerinden biri insan hücresinin, genetiğinin bu özelliğidir. Üzerinde düşünmeye değer bir konudur. Anlam konusuna geçmeden önce anlam üretme merkezi olarak beyin yapısı ve evrimine dair bazı vurgular yapmak yararlı olacaktır. İnsan beyni yaşamsal, duygusal ve düşünsel fonksiyonları bulunan sinir sistemi merkezidir. Bu fonksiyonların her biri beynin bir bölgesi tarafından karşılanır ve beyin bu işlevleri zamanla kazanır. Ki bu evrimsel bir gelişimdir. Beynin ilk katmanında, ilk gelişen kısmı yaşamsal beyindir. Buna “alt beyin”, “eski beyin”, “dürtüsel beyin”, “sürüngen beyni”, “ilkel beyin” gibi isimler de verilir. Dürtüsel beyin klasik canlı fonksiyonlarını düzenler: Beden ısısı, kalp atımı, solunum, dolaşım ve boşaltım sistemleri bu kapsamdadır. Bu beyin yaşamla, yaşamda kalma dürtüsüyle ilgilidir. Beynin ikinci katmanı duygusal beyindir. Bu beyin sadece memelilerde bulunur. Bu nedenle adına memeli beyni de denir. Limbik beyindir. Beynin birinci katmanında beliren kararların duygusal şekillenmesini ve duyumsal bilgi ile yönlendirilmesini sağlar. Dost ve düşman ayrımı yapabilecek bir belleğe sahiptir. O nedenle eğitilebilir. Üçüncü katmanda düşünsel beyin vardır. Bu beyin ayırt edicidir. Çünkü sadece insanda vardır. Temel niteliği soyutlamadır. Şöyle söylenebilir: Birinci katmanda alınmış, ikinci katmanda duyularla şekillenmiş ve yön kazanmış olan kararları üçüncü katman hem denetler hem de ifadeye kavuşturur. Bu nedenle birinci katmana göre üçüncü katman karar değil kararsızlık merkezidir. Bir karar ne kadar hızlı alınırsa düşünsel beyin o kadar devre dışı kalmış demektir. Yaşamsal konularda sürüngen beyni daha atak ve önde olsa da diğer beyinler tarafından dengelenir. Beynin işleyiş diyalektiği bakımından limbik sistem denilen duygusal veya orta beyin kritik bir işleve sahiptir. Memeli beyni dediğimiz bu beyin kendi başına işlediği gibi üstünde bulunan düşünsel beyin ve altında bulunan sürüngen beyinle de ilişki içindedir. Daha doğru bir ifadeyle ilişkiselliğin sistemidir. Beyin vücuda alınan glikozun %25’ini, oksijenin %20’sini kullanır; kan dolaşımının %18’ini kendisine çeker. Beyin evriminin gerisinde düşünce gücünü geliştirme dürtüsü veya amacı yoktur. Temel dürtü yaşamı süreklileştirmek ve bedeni canlı tutmaktır. 500 milyon yıllık bir geçmişi vardır. İnsanın beyin katmanı ise 200 bin yaşındadır. Beyinde ortalama 100 milyar nöron bulunur, bunun 80 milyarı beyincik denilen sürüngen beyinde bulunur. Bu nöronların görevi bedenin canlı kalmasını sağlamaktır. Bu 80 milyar nöronun hareketi toplam enerjinin %8’ini harcar. Düşünen beyin ve limbik sistemi oluşturan 20 milyar nöron ise enerjinin %17’sini kullanır. Bu enerji, nöronlar arasındaki düşünmeyle oluşan ve sinaps denilen milyarlarca iletişim yolunda harcanır. Sürüngen beyni dediğimiz eski beyin ölmez, yorulmaz, dinlenmez, sürekli dinamik ve atiktir, ataktadır. Eski beyin %83 oranında görerek öğrenir. Gördüğüne inanır. Devamlılık özelliği yoktur. Başa ve sona dikkat eder. Kısa, basit somut şeyleri öğrenir, akılda tutar. Ona iyi gelen ve kötü gelen şeyleri ayırt edebilir. Dost ve düşman ayrımı vardır. Yaşamda kalmakla ilgili beslenme, korunma, üreme gibi özellikleri kontrol eder, yönlendirir. Burada en önemli nokta beyin işleyişinin karakteridir. Beyin tıpkı canlılar gibi tarihsel süreç içinde adım adım evrimleşmiş ve farklı bölümlere sahip bir sinir sistemidir. Fakat sürüngen, memeli ve düşünce beyni olarak ayrılan beyin bölümleri aynı sistemin ilişkisel bileşenleridirler ve birlikte ilişkisel diyalektik temelinde işlerler. Duygusal beyinden kopuk bir analitik beyin düşünülemez. Düşünülse bile bu insan beyni olamaz, makine beyni olabilir ancak. Yapay zekada duygusal zekâ olmayabilir. Gerçi duyguların da öğretilebildiği yapay zekâ geliştirme deneyimleri de oluşturulmaya çalışılmaktadır. Özetle yapay zekada entelektüel beyin, duygusal beyinden kopuk olabilir, ki öyledir zaten. Fakat insan için böyle bir beyin yoktur. İnsan beyni hem biyolojik bakımdan hem de işleyiş bakımından diyalektiktir. Diyalektik Kürtçede hala kullandığımız iki rakamının karşılığı olan “du” kelime kökünden gelir. “Du” Avrupa’da “diya” olur, kökü Aryencedir. Zerdüştlükteki karanlık-aydınlık ikilemi de diyalektik düşünceye felsefi bir temel sunmuştur. Avrupa bunları almış, farklı anlatımlara kavuşturmuştur. Diyalektik, esas olarak doğadan gelir. Engels’in “Doğanın Diyalektiği” tanımlaması bu nedenle öğreticidir. Toplumsal diyalektik de doğa diyalektiğinden bağımsız değildir. Özgünlükleri olan ama onunla bağ içinde gelişen bir diyalektiktir bu. Bu noktada Hegel felsefesi önemlidir. Hegel’de anlam, dolayısıyla toplum ön plana çıkar. “Tin’in Fenomenolojisi” doğa ve anlam olarak tercüme edilebilir, yorumlanabilir. Doğanın, diyalektiğin çelişkili karakteri var. Felsefede tez, anti-tez, sentez olarak ifade bulur. Hegel’deki tez, anti-tez de bu doğanın diyalektiğidir. Hegel böyle söyler, Engels de ‘çelişki’ der. Hatta Engels bu çelişkiyi, karşıtlığı ‘yok etme’ olarak anlar. Marksizm’deki bu sınıf kavgasının, sınıf mücadelesinin tez, anti-tez olarak temeli Hegel’de atılır. Hegel bunları tez, anti-tez olarak işler. Burada Marks, “sınıf çelişkisi” der, “Tarih sınıfların mücadelesidir” der. Bunun belli bir anlamı vardır fakat bunu aşırıya vardırır. Aşırıya vardırması proletaryanın burjuvaziyi yok etmesine dair öngörüsüdür. Bunun için proletarya diktatörlüğünü esas alır ve teorisine uygular. Böyle bir komünizm ideali ortaya çıkar. “Tarih sınıfların mücadelesidir” teorisi yerine bir teori geliştireceğiz. Yapılan düzeltme veya diyalektik değişiklik şudur: Bir sınıfın başka bir sınıfı yok etmesi ne evrende var ne de toplumda. Diyalektik böyle yorumlanamaz. Stalin böyle yorumladığı için kendi vatandaşlarından milyonlarcasını öldürdü. Mao kültür devrimini yaptı, o da başarısız oldu. Çünkü doğada, evrende böyle bir şey yoktur. Bir dönüşüm olayı vardır ve çelişkili bir dönüşümdür söz konusu olan. Tabii ki dönüşüm çelişkiyle olabilir. Çelişki devreye girmeyince dönüşüm olmaz. İşte sıcak-soğuk konusu. Korkunç bir sıcak çekirdek var, korkunç bir soğuk doğa var. Çok açık iki zıt uç. Halen devam ettiği belirtilen meşhur bir evren hikâyesi de böyledir. Evrenin genişlemesi görüşü var. Büyük bir durgunluk, büyük bir soğuklukla evrenin sona ereceğine dair de bir teori var. Kimisi belli bir dönemden sonra içteki enerji azaldığı için, genişlemeyi mümkün kılan enerji patlamasının duracağını söyler. Kara deliklerin enerjisi tükenince, bu sefer
DOĞA VE ANLAM 1-Doğanın Diyalektiği

DOĞA VE ANLAM 1-Doğanın Diyalektiği Anlam evvela bir “varlık” gerektirir. Varlıktan bağımsız bir anlam düşünülemez. Biz doğayı zihinsel tasarımlarımız üzerinden tanırız, ama bu tasarımlarımız da doğaya dair gözlem ve deneyimlerimize dayanırlar. Bu tanımlamayla dahi varlık, anlam, düşünce gibi farklı etkenler, söz konusu diyalektiğin bileşenleri olarak ön plana çıkarlar. Öncelikle kabul etmek gerekir ki “doğa” ve “anlam” kavramlarının yan yana, iç içe kullanılması çok alışılmış değildir. Modern sosyal bilim aklına göre doğa, fizik doğadır ve pozitif bilimlerin konusudur. Anlam ise sosyolojiktir ve en fazla sosyal bilimlere konu olabilir. O da belli koşullara bağlı olarak. Dolayısıyla bu algıya göre doğa ve anlam ayrı dünyaların kelimeleridirler. Bu algı, insan zihninin doğal ve toplumsal gerçeklikten koparılarak ona yabancılaşmış olmasının hem sonucu hem de göstergesidir. Bilindiği gibi modernite öncesinde doğanın insan şekillenmesinde önemli bir rolü olduğuna inanılıyorken, modernite, insan şekillenmesinde doğayı değil çevreyi ön plana çıkardı ve eğitimle, kültür politikalarıyla insanı yeniden şekillendirme yoluna gitti. Doğa ve anlam kavramları iç içedir. Zira anlam, fizik ve biyolojik evrimin bir ürünüdür. Doğanın bu evrimi olmazsa insandan, dolayısıyla düşünce ve anlamdan bahsedilemezdi. Doğa ve anlam ilişkisi hayatidir. Doğanın işleyiş diyalektiğini ve evrim dinamiklerini doğru kavrayamayan insan, kendi varlığındaki, varlığının doğal diyalektiği içindeki yerini de doğru kavrayamaz. Friedrich Engels “Doğanın Diyalektiği” üzerine derinliğine düşünmüş, yazmış ve böylece tarihte önemli rol oynayan düşünce gücünü temellendiren en önemli konulardan birini oluşturmuştur. Engels, bu yoğunlaşmalarından çok etkili bir analiz metodolojisi üretmiştir. Marksist ideolojiyi temellendiren iki ana kuram olduğu bilinir. Biri tarihsel materyalizmdir. Bu, tarih ve toplum analiziyle ilgili kuramdır, yaratıcısı Marks’tır. Diğer kuram ise diyalektik materyalizmdir, bu kuramı geliştiren ise Engels’tir. Diyalektik materyalizm özünde bir varlık ve bilgi teorisidir. Diyalektik materyalizm varlığın, dolayısıyla bilginin temelinin madde olduğunu, maddenin statik değil hareketli bir yapıda olduğunu, değiştiğini ve bu değişimin de diyalektik temelde işlediğini söyler. Dolayısıyla diyalektik materyalizm, hem madde hareketinin hem de bununla bağlantılı olarak düşüncenin diyalektik yapılar temelinde işlediğini savunur. Dikkat çekmek istediğimiz önemli nokta, bu çıkarımların doğanın diyalektiği veya dilinin incelenmesiyle ulaşılmış çıkarımlar olmalarıdır. Marksist diyalektik anlayışın dayandığı bilimsel temeller aşılmıştır. Varlığın ontolojik temeli olarak maddenin kabul edilmiş olması o günün bilimsel verileri ışığında anlaşılırdır. Bugün ulaşılan veriler bu kabulü boşa düşürmüştür. Çelişkinin kendisine değil, ama karakterine dair kimi değişimlere dikkat çekilebilir. Burada önemli olan şey Engels’in “Doğanın Diyalektiği” üzerine yoğunlaşmasının yarattığı düşünsel sıçramadır. Engels’in, Lewis Henry Morgan’ın “Eski Toplum” çalışmasıyla çokça ilgilenmiş olmasının da “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” konusunda yazmasının da bu farkındalıkla ilgili olduğu göz ardı edilemez bir gerçekliktir. Bugün bilim ve felsefe dünyasında “doğa” denilen şeyin ne olduğu ve nasıl oluştuğuna dair sorulara verilecek cevaplar önemlidir. Her şey hikayesiyle birlikte vardır ve onunla anlam kazanır. Doğa en genel anlamda fizik evrenin, kendisi dışında herhangi bir ikinci yapı inşası içermeyen hali olarak tanımlanabilir. Varlık olarak insanı da içerebilen ama bildiğimiz anlamda politik yapılanma ve toplumsal kültürleşmeyi içermeyen hal olarak da düşünülebilir. Toplum, doğanın içinde ve ona bağlı gelişir. Ama ikinci bir doğa olarak. Bilim, insanlı evrenin yaratılma anı olarak kabul edilen ve Big Bang diye ifadeye kavuşturulmuş büyük patlamanın yaklaşık 13.8 milyar yıl önce gerçekleştiği noktasında ortaklaşır. Big Bang çok çok küçük, mikro bir alanda yoğunlaşmış sonsuz enerjinin patlamasıdır. Enerjinin yoğunluğu ve patlamayla birlikte inanılmaz düzeyde hızlı bir enerji yayılımı dolayısıyla mikro alanın genişlemesi sonucu makro bir alan oluşmuştur. Mikro bir zaman aralığında oluşan bu genişleyen makro alana evren adı verilir. Bugün bile evrenin hala genişlemeye devam ettiğini savunan bilim insanları var. Kimileri de daralmaya başlamış olma ihtimali üzerinde durur ve bu konudaki tartışma hala sürer. Bu teoriye göre ilk evrede oluşan evrende madde olarak sadece kuarklar ve gluonlar gibi temel parçacıklar vardı. Saniyeden çok daha kısa bir zamanda genişleme yavaşlarken ve sıcaklıklar düşerken kuark ve gluonlar birleşerek proton ve nötronları oluşturdu. Birkaç dakika sonra sıcaklık daha da düşerek yaklaşık bir milyar dereceye erişti. Protonların büyük kısmı hidrojen çekirdekleri olarak bağımsız kaldı. Bir kısım proton ve nötron birleşerek döteryum ve helyum çekirdeklerini oluşturdu. Bu sürecin sonunda pozitif yüklü protonlar, negatif yüklü elektronları çekerek ilk atomları oluşturdu. İşte bu basit atomlar yıldızların yapı taşlarıdırlar. Başka bir deyişle yıldızlar bu basit atomlardan oluşmuştur. Atom fikri ilkçağda basit, soyut bir kavram şeklinde ortaya çıktı. Zamanla atomların doğası çözümlendi. Bugün ise yaşam atom bilimi olmadan düşünülemez hale geldi. Radyo, TV, bilgisayar gibi gündelik yaşamda kullanılan pek çok araç gereç bu bilim sayesindedir. Atomlardan yıldızların ve galaksilerin oluşması, büyük patlamadan yüz milyonlarca yıl sonradır. Güneş sistemi ve dünyanın oluşumu ise dokuz milyar yıl sonradır. Peki bu nasıl gerçekleşti? Evren genişlerken madde uzaya eşit şekilde dağıldı. Fakat madde yoğunluğunda küçük düzensizlikler baş gösterince, kütle çekimi devreye girdi ve bu durum bazı bölgelerde daha çok madde-enerji birikimine yol açtı. Bu şekilde büyük oranda hidrojen ve helyum içeren gaz bulutları oluştu. Yıldızlar işte bu nebula denen gaz bulutlarından doğdular. Bir nebuladan daha büyük bölgeler, kütle çekimi nedeniyle bu gaz bulutlarını kendi üzerlerine çekmeye başlayabilirler. Bu bölgeler zamanla hidrojenin helyuma dönüşerek büyük miktarda ısı ve ışık ürettiği tepkimeler olan nükleer füzyonları tetikleyebilir. Güneş de dahil olmak üzere yıldızların bu kadar yoğun bir parlaklık arz etmelerinin nedeni bu tepkime patlamalarıdır. Kütle çekimi daha yoğun gaz bölgeleri meydana getirerek yıldızları oluşturduğu gibi, yıldızları bir yörüngede, dengede tutarak galaksiler de oluşturur. Yunan filozoflarının, maddenin en küçük yapı taşı olarak tanımladıkları atomların dahi oluşum süreci, görüldüğü üzere zaman almıştır. Öncesinde kuarkların ve atomaltı parçacıkların oluşumları vardır. Fizik doğanın evrimi, samanyolunun oluşumu, güneş sistemi içinde dünya ve dünyanın kendi serüveni, canlıların oluş ve evrimi gibi çok yönlü irdeleme gerektiren konular üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmak konumuz sınırlarını çok çok aşar. Biz daha çok doğayı, doğanın dilini, diyalektiğini irdelemeye çalışmaktayız. Bilindiği gibi Newton’un zirvesini teşkil ettiği klasik bilim bize cansız, ruhsuz ve ölü bir evren anlayışı sunmaktaydı. Einstein ünlü E = mc2 formülüyle madde ve enerjinin özünde aynı şey olduğunu, aynı gerçekliğin farklı ifadeleri olduğunu ortaya koyunca, ölü evren anlayışı tarihe gömüldü. Ve anlaşıldı ki evren ölü değil canlıdır. Gerçekten de enerjinin akıcılığı, yaratımı düşünülünce evrenin canlı olduğunu kavrayamamak mümkün değildir. Canlı evren anlayışı sadece maddi dünyaya değil, her şeye dair düşüncemizi değiştirmeye zorladı bizi. Kuantum fiziği ölü evren anlayışını yıktı, evrenin canlı olduğunu kanıtladı. İlk düşünüş biçimi olan animizm de
Özel Savaşa Karşı Yurtseverlik Görevlerimiz- II
Önder APO’nun Yurtseverlik üzerinde değerlendirmeleri. “Hiç bir hareketin yapamayacağı kadar fedekarlık, cesaret gösterilmiştir. Sonuna kadar büyük değer nedir, yüce değer nedir gösterilmiştir. Daha fazlası duygusal yoğunlukta and ister. O halde size düşen elden gelen ne ister? Öyle katılacaksınız! Ne yapabiliyorsak, yapın! Ben inanıyorum ki herkes de bir çok şey yapabilir. Biz bu kadar zor koşullarda bunu yapabildiğimize göre hepimiz bir şeyler yapabiliriz. Bu yeni bir yürüyüş şeklimiz oluyor. İşte baştan da çok eleştirdim, suçladım; aldanıyorsunuz dedim, aldatıyorsunuz kendinizi dedim. Ondan kurtulmaktır. Kurtulmak mı istiyorsunuz aldanmaktan, ikiyüzlülükten, sahtelikten? Bu yolu seçeceksiniz! Bunun dışında yüzünüz yok. İnsanlığa karşı yüzünüz olmaz. Tek bir çıkış yolunuz vardır bu da söylediğim bu yoldur. Bunu illa gelin, yapın, yalvararak bunu söylemiyorum. Gerçekten bu dünyada farklı bir yol olsaydı ben kendim giderdim hepinizden önce. Bu kadar zor koşullarda şahsi bir yol bulur yürürdüm, yok. Çok düşündüm, çok taşındım, çok mücadele ettim bu yoldan başka bir yol bulamadım. Bu yol gerçekten sizlerin biricik yoludur. Çünkü ben özgür bir adamım istediğim yolu seçmekte özgürüm sizin benim kadar özgürlüğünüz yoktur. O halde benden daha fazla siz mecbursunuz bu yolda yürümeye. Çünkü sizin özgürleşmeye, sizin gerçekten her türlü sahtekarlıktan, aldanmaktan kurtulmaya ihtiyacınız var. Biraz sahip olan sizsiniz. Benden daha fazla elbette ki siz bunu bir ihtiyaç olarak belirleyecek, yürüyeceksiniz. Benim kıyameti koparmam şahsım için değil aslında. Kişi olarak kendimi yaşatabilirdim, kimse ne engel olabilirdi, kimse de fark etmezdi bile. Ama milyonların işgali esas yönlendiren neden oluyor. Bizim yapacağımız iş olmadığına göre, milyonlar için olduğuna göre, milyonların en başında sizin yer almanız gerektiğine göre o zaman yürürsünüz. Eski ahlakı terk edeceksiniz. Eski yaşamı, düşünce demeyeyim, düşüncesizliği terk edeceksiniz. Onları hiçbir hayrı yok. Dedim ya sizi birey olarak her şeye kul köle etmekten ülkeye götürmedik. Boyun eğdirmekten ülkeye götürmedik. Her şeyi kaybettirmekten ülkeye götürmedik. Ama bu yol kazandırıyor. Yaşamı kazandırıyor, özgürlüğü kazandırıyor, onuru kazandırıyor. İnsan da değer bir varlıktır yani. Biraz vatanını düşünür, biraz onurunu düşünür, biraz özgürlüğünü düşünür, öyle biraz saygı görebilir. İnsan sizin yüzünüze öyle bakabilir…”
Yurtsever Genç Kadın Dergisi’nin Eylül- Ekim Sayısı Çıktı

Yurtsever Genç Kadın Dergimiz, Eylül-Ekim sayısında “Apocu Düşünce Tarzını Esas Alalım, Komünalist Yoldaşlıkla Komploya Son Verelim” şiarıyla okurlarıyla buluşuyor. Dergimiz, Apocu düşünce tarzını konu alan temasıyla yeni bir sayıda yeniden sizlerle. Apocu düşünce tarzını ele alan dergimiz; önderlik talimatı, genç kadın perspektifi ve üniversite perspektifi ile genç kadınların yeniden inşa sürecini doğru temelde anlayıp uygulaması açısından perspektifler sunuyor. Apocular Büyük Direnir adlı önderlik talimatı, Apocu Düşünceyi Geliştirelim, Yaşamda Komünalleşip Özgürleşelim adlı genç kadın perspektifi ve Kastik Katilin Düşünce Üretim Merkezleri: Üniversiteler adlı üniversite perspektifi ile sizlerle. Dergimiz, dosya kategorisinde komplo gerçekliği ve 12 Eylül faşizmine karşı yaşamı sevecek kadar direnen gençlere yer veriyor. Jineoloji kategorisinde Çiğdem Doğu’nun Apocu Dönüşüm Bilimi, Yöntemi ve Jineoloji adlı yazısı; Kültür ve Sanat kategorisinde ise Jinda Ronahî’nin Zap Direniş Kültürü yazısı siz değerli okuyucularımızla buluşuyor. Yurtsever Genç Kadın Dergimiz, diğer sayılarında da anlam buluşmalarını sürdürmeye devam edecektir.
Gençlik Öncüleri Anısına: Bişeng, Sara, Vejîn

Komalên Jinên Ciwan Basın Komitesi, Gençlik Hareketinin öncü şehitleri olan Şehîd Bişeng Brûsk, Şehîd Sara Hogir Riha, Şehîd Vejîn Jiyan’ın şehadetlerinin ikinci yıl dönümü anısına klip hazırladı.
Önder APO’dan Görüntülü Çağrı Mesajı Geldi
Tüm Yurtsever Genç Kadınlara!

Yeni mücadele dönemimiz olan 2025 yılında, büyük bir coşku ve umut ile karşıladığımız 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü; Rozalar, Sakineler, Bişengler, Saralar, Viyanlar, Vejinler ve Ronahiler şahsında tüm genç kadınlara ve dünya kadınlarına kutluyoruz. Bu yıl 8 Mart; Önderliğimizin geliştirdiği ‘Barış ve Demokratik Toplum’ manifestosu ve özgürlük hakikatin bir karede buluşmasını ifade eden Önderliğimizin resminin bizlere ulaşması ile daha anlamlı ve tarihi bir ifadeye kavuşmuştur. Bizlere özgür bir kadın olmanın ‘Xebûn’ olmaktan geçtiğini öğreten ve birebir kadın özgürlük mücadelesini başlatan ve öncülüğünü yapan Önder APO’yu; kadın özgürlük mücadelemizin tüm kadın kırım politikalarına karşı zirveye ulaştığı bu dönemde; sonsuz defa saygı, sevgi ve özlem ile selamlıyoruz. Her yıl ve her dönem olduğu gibi Önder APO her zaman kadını anlamlı kılmak ve özgürleştirmek için çok büyük bir çaba sarf etmiş ve gerici erkek zihniyetinin uygulamalarına ve dayatmalarına karşı hiçbir zaman geri adım atmamıştır. Özgür kadın yaratma tutkusundan vazgeçmemiştir. Bizler bu gerçeklik doğrultusunda yönünü Önder APO’ya veren genç kadınlarız. Bu temelde 27 Şubat tarihinde Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı ile bizzat Önderliğimizin başlattığı demokratik ve özgürlükçü değişim hamlesini ve projesini, başta biz genç kadınlara verilen ve uygulanması gereken bir talimat olarak ele alıyor, genç kadınlar olarak tüm mücadelemiz ve inancımız ile katılıyoruz. Demokratik toplum, gençlerin ve kadınların öncülüğünde inşa edilir. Kapitalist modernite toplumsallığı hedef aldı. Gençleri ve kadınları toplumsallıktan uzaklaştırmayı ve maddileştirmeyi esas bilerek, kendi dinamiklerini geliştirdi. Bir kara bela gibi başta kadınların ve halkların yaşamının üzerine çöktü. Bu temelde tüm asimilasyon, toplum ve kadın kırım politikalarını en vahşi ve ahlak dışı yöntemler ile başta Kürdistan kadınları ve tüm dünya kadınları üzerinde uygulayarak erkek egemen zihniyeti sistemleştirdi. Özgür bir yaşamın ancak ve ancak kadın özgürleştikçe gerçekleşeceğini vurgulayan ve bu temelde özgürlük paradigmasını, mücadelesini geliştiren Önder APO; kapitalist modernitenin tüm temellerini alt üst etmiştir. Her şey den önce, 50 yılı aşan mücadele tarihinde, kadın özgürlükçü toplum bilincini oluşturmayı, esas çizgi olarak belirleyerek, tüm reel sosyalist akımları sarsmıştır. Bu temelde ‘Kadın Özgürlük İdeolojisi’ ile kapitalist moderniteye en büyük darbeyi vurmuştur. Barış ve demokratik toplum çağrısı, en fazla biz genç kadınların canla başla çalışacağı bir hamledir. Bu hamlenin gerçekleşmesi, kadınlara demokratik ve eşitlikçi bir yaşamın kapılarını açacaktır. Genç kadınlar olarak bu çağrının gereklerini yerine getirmek, başarısı için öncülük yapmak bizlerin esas görevidir. Tüm genç kadınları bu tarihi görevin gerekliliklerini yerine getirmeye çağırıyoruz. Önderliğimiz ile fiziki olarak, özgür yaşamak beklentiler ile gerçekleşmez. Yarım asrı aşkındır verilen bedellerin ve değerlerin öğrettiği gibi ancak ve ancak daha da büyütülen bir mücadele ile gerçekleşir. Bu çağrı; yeni, büyük bir direniş ve mücadele döneminin başlangıcıdır. Bu temelde Önderliğimizin fiziki özgürlüğünü gerçekleştirmek ve birebir ‘Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu ’nu oluşturabilmesi ve gerçekleştirebilmesi için, uygun koşulları oluşturmak bizlerin esas ve temel mücadele görevidir. Önderliğimiz fiziki olarak özgür olmadan hiçbir gelişmeden ve demokratikleşme adımından bahsedemeyiz. Kürt, Türk, Arap, Ermen, Süryan ve tüm enternasyonalist genç kadınlar; ezilen ve sömürülen toplum gerçekliğinde, esas hedef alınan kimliğin ve ulusun, kadın ulusu olduğu bilinci ile, tek yürek ve birliktelikle asrın çağrısına sahip çıkmalıdır. Önderliğimizin fiziki özgürlüğünün ve demokratik toplumun gerçekleştirilmesi ile sadece 8 Mart değil yılın 365 günüde emekçi ve özgür kadın günü olacaktır. Bu ruh ve inanç ile genç kadınlar olarak mücadele alanlarına akın edelim, çok yönlü eğitimlerin geliştirilmesi ile Önderliğimizin felsefesi ile buluşalım ve örgütlenelim, sosyalist yaşamı tüm alanlarda geliştirelim. Jin Jiyan Azadî felsefesini haykırarak; Önderliğimizin demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü paradigmasını, 8 Mart’ın tarihsel anlamı ve ruhu ile zafere erdirelim! Bijî Rêber APO Jin Jiyan Azadî Bijî 8 ê Adarê Komelên Jinên Ciwan Koordinasyonu
Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı
Hello world!
Welcome to WordPress. This is your first post. Edit or delete it, then start writing!