Devrimci Şiddetten Pozitif Eylem Biçimine: Hindistan’da Kadının Rengi

‘‘Kadın olmak en zorda olan olmaktır’’ diyor Önder APO. ‘En zorda olan’ olmamıza sebep, şüphesiz erkek egemen zihniyetidir. Kastik katilin Ana-Tanrıça düzenine saldırışı ve kendini bir sistem halinde örgütleyişinden bugüne, kadınlar dünyanın her yerinde sistematik şiddet, taciz ve tecavüze maruz kalmışlardır. Kadın olmanın en yakıcı gerçek olduğu yerlerden biri de Hindistan’dır. Genel olarak Hindistan’da kadınlar; toplumsal, ekonomik, kültürel ve politik anlamda birçok sorunla yüzyüze kalmaktadır. Çok uluslu, inançlı ve kültürlü yapısının ardındaki gerici gelenekler ve etnik ayrımcılık kadınların mücadele alanını da çok çeşitli kılmıştır. Hindistan’da kadınlar, bir yandan tanrıça figürleri ile yüceltilirken, diğer yandan kast sistemi gibi yapılarla alt sınıflara itilmiştir. Öyle ki Sati Geleneği ile kadınlar diri diri yakılmıştır. Her ne kadar Raja Ram Mohan Roy ve Ishwar Chandra Vidyasagar gibi aktivistler Sati uygulamasına karşı çıkarak 1829’da bu geleneğin yasaklanmasına öncülük etmiş olsalar da bu uygulama özelde kırsal alanlarda hala yoğunlukla devam etmektedir. Yürütülen kadın kırım politikaları kendisini sadece Sati kültüründe göstermez. Bunun yanında; kast sistemi, küçük yaşta kız çocuklarının evlendirilmesi, taciz ve tecavüz, kadınları ekonomik alandan tecriti ile açlık sınırına sürüklenmesi, temizlik ve hijyen malzemelerine ulaşımda tabulardan kaynaklı yaşanan zorluklar, kadın olmayı her saniye yakıcı kılmıştır. Fakat kadın direnişlerinin, bunlara karşı ayaklanıp örgütlenmenin ve öz savunmaya geçmenin de en renkli biçiminin yaşandığı alan olmuştur. Kadın hareketleri toplumsal cinsiyet eşitliği, eğitim ve ekonomik haklar, şiddetle mücadele, yerli halkların toprak hakkı, ekolojik mücadele ve kast sistemi gibi konularda önemli kazanımlar elde etmişlerdir. Tarih kim bilir kaç kadının bu şekilde direnerek bu dünyadan gidişine tanıklık edip de yazmamıştır. Öyle kadınlar da var ki tarih onları yazmasa da onlar direnişlerinin yarattığı etkiyle adlarını tarihe yazdırmıştır. Onlardan biri de Phollan Devi Bandit Quenn’dir. Alt tabakadan olan ve daha 10 yaşlarında bir kız çocuğuyken kendisinden yaşça büyük bir adamla evlendirilen Bandit’in bedeni çocuk yaşta yaşadığı tecavüzleri kaldıramamış ve evlendirildiği adamdan kaçmıştır. Köyüne döndükten sonra üst tabakadan erkeklerle birlikte olmayı reddettiği için suçlamalara tabii tutulmuş, köy içerisinde üst kast sistemi tarafından yargılanıp köyden atılmakla cezalandırılmıştır. Henüz genç bir kadınken köyünden sürülen Bandit, bir süre başka bir köyde akrabalarıyla yaşadıktan sonra burada da istenmemiş ve köyüne dönmek zorunda kalmıştır. Üst tabakadan erkeklerin ihbarı sonucu yakalanmış ve gözaltındayken de polisler tarafından tecavüze uğramış, bu kez de devlet şiddetiyle karşı karşıya kalmıştır. Daha sonra bir eşkiya çetesi onu kaçırmış, bu çete içerisindeki alt kasttan olan biriyle çetenin üst sınıf önderine karşı savaşmıştır. Onu cezalandırdıktan sonra grubun öncülerinden olmuş ve yerli halkın ve kadınların mücadelesinin sesi olmuştur. Askeri savunma anlamında kendini geliştiren, o zaman için bir gerilla hareketi gibi yaşayan Bandit, tanrıça anlamına gelen Devi unvanını almıştır. Artık Bandit alt sınıftan yerli halkın sesi olarak üst sınıfın zorbalarını, köy köy gezip küçük kızlarla zorla evlenen erkekleri cezalandıran bir halk kahramanıdır. ‘‘Küçük Kızlarla Evlenilmez’’ sloganıyla yaptığı öz savunma eylemleriyle en çok da kadınların ve kız çocukların kahramanıdır. Eylemleri köyden köye yayılmış, yerli halkın kadınlarında cins ve sınıf çelişkisinin güçlenmesine öncülük etmiştir. Eylemlerinin büyüklüğü öyle bir düzeye ulaşmıştır ki artık o dönemin mevcut iktidarını tehdit eder düzeye gelmiştir. Phollan Devi ve grubunun eylemlerine karşı çaresiz kalan hükümet, gruba barış çağrısında bulunmuştur. Bandit Quenn ve grubu binlerce kişiden oluşan yerli halkın katılımıyla resmi bir törenle silah bırakmış ve kısa bir tutukluluktan sonra aktif siyasete katılmıştır. Kadınları ve alt sınıftan yerli halkı koruma mücadelesini Hindistan hükümetinin bir bakanı olarak sürdürürken bir suikast sonucu yaşamını yitirmiştir. Fakat mücadele yöntemleri ve yaşadığı saldırılara karşı ısrarlı duruşu, Hindistan kadınlarının hafızasında güçlü bir yer edinmiştir. 2006 yılında kurulan Gulabi Gang grubu onun mücadelesinden esinlenerek 50 kişiyle kurulmuşken bugün 250 bin üyeye sahiptir. Gruba bu kez de Sampat Pal Devi öncülük etmiş, şiddet, tecavüz ve yolsuzlukla mücadele etmiştir. Hint geleneklerinde önemli bir yer edinen pembe giysileri ve Hindistan doğasının sembolü olan bambu ağaçlarının saplarıyla kitlesel baskınlar yapmış, bu sopalarla tecavüzcü ve tacizcileri cezalandırmışlardır. Sadece fiziksel değil sosyal baskı ile de yerellerde toplumsal adalet sistemi ve kadınların yönetime katılmasında etkili olmuşlardır. Hindistanda kadınların mücadelesi, mevcut çelişkilerden kaynaklı her zaman bir sınıf ve ekoloji mücadelesidir de. Hint kadınlarının doğalarına, ormanlarına ve kültürlerine bağlılığı, bunları korumak için onlarda yaratıcı yöntemleri açığa çıkarmıştır. Chipko kelimesi Hint dilinde ‘‘sarılmak’’ anlamına gelirken bu eylem modeline eski bir Hint efsanesi ilham olmuştur. Efsaneye göre Mihrace’nin baltalı adamları, yeni kalenin inşaatında kullanmak üzere köylülerin ağaçlarını kesmeye gelmişler; Amrita Devi adlı kız çocuğu, köylülerle birlikte ağaçlara sarılarak onlara engel olmuştur. Bu hikaye Himalaya dağlarının eteklerinde yaşayan halkın hafızasında derin bir yer edinmiştir. Hint Hükümetinin kereste üretimini arttırmak için kırımdan geçirdiği ormanlar, yerli halk için yaşamsal bir önem barındırıyordu. Hem geçim kaynağı hem de yoğun yağışlı bir bölge olmasından kaynaklı sel ve diğer doğal felaketlere karşı halkın yaşam alanını koruyordu. Başta kadınlar olmak üzere köylüler bu politikalara karşı küçük gruplar halinde örgütlenip kitlesel eylemler yapmaya başladılar. Firma sahiplerini davul sesleri ve sloganlarla kovalamak gibi şiddet içermeyen pozitif eylem modelleriyle de direndiler. Başka bir köyde Gaura Devi adında ellili yaşlarda bir köylü kadının öncülük ettiği ve 30’a yakın kadının ağaçlara sarılarak kesimi önlemeye çalıştığı bir başka gün de, devlet yetkilileri ve firma sahipleri kadınlara tecavüz etmeye çalıştılar. Slogan atarak ve yere düşmemek için ağaçlara sarılarak direnen kadınlara başka köylü kadınlardan gelen destekle, günlerce ağaçlara sarılı halde nöbet tutulan bu direniş de kazanıldı ve hükümet orman yasalarında değişiklik yapmak zorunda kaldı. Chipko Hareketi bu zaferle adını duyurdu, başka yerellerdeki halklara örnek oldu ve ekolojik bilinci arttırdı. Günümüzde Hindistan’da kadın hareketleri ve örgütleri devrimci şiddetten pozitif eylem modellerine, barışçıl yöntemlerden kültürel etkinliklerle yapılan direnişlerle Dünya Kadın Devrimi mücadelesindeki özgün yerini koruyor ve tüm dünya kadınlarının öz savunma mücadelesine renk katıyor. Amara TOLHILDAN
Kadın Kurtuluş Politikası ve Öz Savunma

“Kadın projem tamamlandı…şimdi önümde devasa bir pratik, bir yaşamsallaştırma görevi durmaktadır.” Önder APO Kadın kurtuluş ideolojisi 1998 yılının 8 Mart’ında Önder Apo tarafından ilan edildiğinde Kürt kadınları şahsında bütün kadınların mücadele mirasında büyük bir adım atılmış oldu. O günden beri Kürt Özgür Kadın Hareketi kadın kurtuluş ideolojisini geliştirmekte, onun etrafında örgütlenmekte ve dünya kadın hareketlerine ilham olmakta. Son süreçte ise Önder Apo kadın kurtuluş politikasının geliştirilmesi gerektiğinden bahsetti. Peki kadın kurtuluş politikası nedir? Kadın kurtuluş ideolojisi ve politikası arasında nasıl bir ilişki var? Genç kadınlar olarak bu sorulara cevap verdikçe bu sürece nasıl öncülük edeceğimizi de ideolojiden politikaya nasıl geçeceğimizi de tartışmış olacağız. O halde cevap aramaya başlamak en iyisi. Önder APO ideolojiyi “iradeye kavuşmuş, programlaştırılabilen, içinden strateji ve taktik çıkartılabilecek irade, düşünce sistematiği” olarak tanımlar. Kadın kurtuluş ideolojisi de bu anlamı ile 98 yılından beri programlaştırılan, stratejik ve taktik yaklaşıma sahip olan bir düşünce sistematiği olarak gelişir. Peki ideolojimizin politikleşmesinden kastımız, bu zamana kadar ideolojimiz ile bir politika yaratamadığımız mı? Şüphesiz Kürt Özgür Kadın Hareketi yıllara dayanan tecrübesi, önce ordulaşması sonra partileşmesi ile dünya kadın hareketleri içinde özgün yerini oluşturmuştur. Yine de hedeflerimize ulaşırken yaşadığımız gecikme, hedef ile pratik arasındaki makas açıklığımız ideolojimizin pratikleşmesinde yaşadığımız eksiklikliği daha fazla gün yüzüne çıkarıyor. Bu pratik, şüphesiz ideolojiden kopuk değildir. Fakat pratiğimizi, yani yaşamsallaştırmamızı %100 ideoloji ile ele almamız dogmalar yaratacaktır. Bu gerçekliği ele aldığımızda yaşamsallaşmanın esneklik paylarını göz önünde bulundurmak önemli olacaktır. Kadınla ilgili olarak; kimlik, hisler, politiklik, askerilik, bilim gibi birçok noktada hem hareketimiz içinde hem de dünyada bir külliyat geliştirilmiştir. Kadın mücadelesi bunca saldırıya rağmen kendisini dünya genelinde örgütlemektedir. Yine de dönüp baktığımızda kapitalist modernitenin saldırıları karşısında parçalı mücadele içinde kaldığımızı görmekteyiz. Bu parçalılık özgünlüğün bir yansımasından ziyade politikleşmemiş, dar alana sıkışmış, %100 ideoloji ile hareket etme çabasına girmiş olmanın yansımasıdır. Bu nedenle dünya kadınlarının ortak politikasını oluşturmakta zorlanma yaşıyoruz. Bu ortak politika tek merkezden yürütülecek, coğrafi, sosyolojik, kimliksel özgünlükleri yok sayacak bir tekillikten ziyade ortak noktalardan birleştirecek bir çoğulluğu imlemektedir. Bu nedenle kadın kurtuluş politikası, daha fazla genişleyen ve yaşamsallaştırılan bir hareket yaratma amacı olarak tanımlanabilir. Kadın kurtuluş politikasından bahsederken şüphesiz özsavunmanın üzerine eğilmemiz gerekir. Çünkü 20. yüzyılda uykuya yatırılmış, yok sayılmış, çarpıtılmış kadın gerçekliğinin canlanması, ayaklanması kadınların ilk önce özsavunma üzerine yoğunlaşması ile gerçekleşti. Bu özsavunma başlangıçta doğadaki her canlıya benzer şekilde fiziki olarak ortaya çıktı. Oy hakkı için sabotaj, açlık grevi ve kendini feda eylemleri; faşizme karşı silahlı birlikler; sömürgeciliğe karşı kadın gerillalaşması… Kadınlar kendilerini erkek egemen saldırılara karşı ilk önce fiziki olarak korumayı öğrendiler. Sonrasında dünya tarihinin kadın tarihi olmadığını, bilimin kadınları es geçtiğini, felsefenin kadınlara yasaklandığını öğrendiler. Böylece fiziki özsavunmayla başlayan süreç, kadınların kendi kimliklerini oluşturdukları bir fikri özsavunmaya dönüştü. Kadınlar egemen erkek zihniyetine karşı kendi düşünce sistemlerini oluşturmaya başladılar. Bugün bu miras ile mücadelemizi sürdürüyoruz. Bu mirasın oluşturduğu temel sayesinde 21. yüzyılın kadın özgürlük yüzyılı olacağı iddiasını hala koruyoruz. 21. yüzyılın ilk çeyreği mücadele ve saldırı diyalektiğinin çetinliği içinde geçti. İki farklı zihniyetin çarpışması daha görünür hale geldi, kadın kurtuluş ideolojimize saldırılar da yoğunlaştı. Her ne kadar dünya kadın hareketleri mücadele bayrağını hep yukarda tutarak erkek egemen sisteme teslim olmamışsa da onun dışında bir yaşam inşa etmede de isteneni gerçekleştiremedi. Özsavunmamız bizi teslim olmaktan alıkoysa bile politikasız kalmak yaşamsallaşmanın istenildiği ölçüde gerçekleşmemesine yol açtı. O halde özsavunmanın sadece fiziki bir ayakta kalıştan ibaret olduğunu kabul edebilir miyiz? Özsavunma sadece bir hayatta kalma ya da kendini koruma olarak ifade edilemez. En azından tecrübelerimiz böyle ifadelendirilemeyeceğini göstermekte. Doğada canlıların özsavunması kendini (soy) devam ettirme şeklinde algılanır. İnsan varlığının sadece kendini (soyunu ) devam ettirmesinin varlığına ters düşeceği aşikardır. Düşündüğünü düşünebilen bir varlık olarak insan bu zamana kadar gelişimini biyolojik çoğalımlardan daha çok zihinsel çoğalımlar ile gerçekleştirmiştir. Bugün de fiziki çoğalımın varlığı devam ettireceğini iddia etmek indirgemeci biyolojik bir yaklaşım olacaktır. Bu nedenle özsavunmanın salt fiziki bir korunmadan ziyade zihinsel sıçramaları içermesi gerekmektedir. Bunun sağlanması için politikleşmiş bir ideolojiyi gereksim duyulur. Buradan yola çıkarak kadın kurtuluş politikasının özsavunma ile iç içe geçtiği söylenebilir. Özsavunma hali politika oluşturmanın kendisi olmaktadır. Hayatta kaldığımız kadar yaşamı yeniden inşa etme, yaşamı yeniden inşa ettikçe hayatta kalma… Kurtuluş politikasının özsavunmasından anladığımız budur. Sonuç olarak, kadın kurtuluş politikası içinde taktik hamleleri barındıran esnekliği ile ideolojinin yaşamsallaşmasıdır. Önder Apo, uluslararası komplo sonrasında “kadın özgürlük projem yarım kaldı” demişti. Geçen 26 yılın ardındansa “projem tamamlandı artık yaşamsallaşması gerekmektedir” demekte. Biz genç kadınlar için de tamamlanan projenin yaşamsallaşması önceliklidir. Hiçbir düşünsel mirasın olmadığı eski zamanlardan daha iyi bir yerde olsak bile, sınırlı bir yaşamsal mirasın olması bizler için bir zorluktur. Yine de önemli olan bütün zorlukları göğüsleyerek kurtuluşa giden yolda yürümesini bilmek ve hep aynı heyecan ile yola devam etmektir. Bu yolda yürürken bütün mücadele yöntemlerinin iç içe geçtiğini bilmemiz gerekir. Özsavunma-örgütlülük yaşamsallaşma iç içe giren bir ilişki içindedir. O halde burada örgütlülüğe de değinmek elzemdir. Nasıl ki klanlar, kabileler, aşiretler ve sonrasında modern örgütler içerdiği diğer özelliklerin yanında aynı zamanda bir özsavunma, yaşamsallaştırma birlikleri ise biz de örgütlülüğümüze bu bilinç ile yaklaşmalıyız. Genç kadınların kurduğu ve kuracağı her komün – kitap, bilim, tarih, sinema, kültür, sanat, doğa vb. odaklandığı konuyla birlikte özsavunma örgütü de olmaktadır. Özsavunmasını sağladıkça bildiğini ve öğrendiğini pratiğe yansıtarak yaşamsallaştıracaktır. Bu sayede kadın özgürlük politikası gerçekleşecektir. Kadın özgürlük politikası sadece kadınların kurtuluşunu değil, tüm toplumun kurtuluşunu hedeflemektedir. O halde tüm dünyayı değiştirme gücüne sahip olma onunla aynı oranda hayal gücü, çalışma, pratik ve politika gerektirmektedir. Yaşamsallaştıkça kendini koruyacak, kendini korudukça gelişecek kadın kurtuluş mücadelesi için vakit kaybetmeden çalışmalara başlamalı 21. Yüzyıl da kadın devrimini yakalamalıyız! Nûjiyan MAHÎR
Wateya Manîfestoyê

Pêvajoya Aşitî û Civaka Demokratik ku Rêber APO da destpêkirin saleke xwe tijî kir. Bêguman gel û ciwanên me girîngiya pêvajoyê dizanin û dişopînin. Pîştî deh salên ku hem êrîşên dewleta Tirk hem jî berxwedana gel û gerîla gihaştibu astekî jor, Rêber Apo ji bo sekinandina vî şerê bi însîyatîfa xwe ev pêvajo da destpêkirin. Niha jî bê rawestan ji bo serkeftina wê kar dide meşandin. Rêber Apo weke encama lêhûrbûna 27 salan Manifestoya Civaka Komînal û Demokratîk amade kir. Ji bo em karibin guhertinên pêwîst fêm bikin, mêzekirinên xwe yên dîrokê ji nûve dest bigrin û bi çavekî nû li pêvajoya guhertin-veguhertinê binêrin, di manîfestoyê de tekîliya dîrokê bi roja me ya îro re û tekîliya mirov bi gerdûnê re berfireh nirxand. Jiberkirinên me yên di derbarê dîrokê de hilweşand. Ev manifesto hîşt ku em bi çavekê nû li heqîqeta dîrokî meyze bikin. Di heman demê de Rêber APO, sosyolojiya civakî û dîrokî di eksena jin de dest girtiye. Di şexsê jinê de civak nirxandiye û sosyolojiya wê ya dîrokî bi berfirehî vekiriye. Li ser bandora sosyalîzma pêkhatî li ser tevgera me ku dibû sedema dubarebûn û xitimandinan sekînî ye. Rêbertî ji bo bihûrandina vê, rêya guhertin-veguhertinê û li şûna sosyalîzma pêkhatî avakirina sosyalîzma demokratik danîye pêşiya me. Lewma ji bo çareserkirina pirsgirêka Kurd û Rojhilata Navîn, bi paradigmaya demokratîk, ekolojîk û azadiya jin re avakirina zihniyet û pergala netewa demokratik, rêyeke jêveneger e. Bi taybet pêşxistina entegrasyona demokratik wê di çareserkirina pirsgirêka Kurd de rolekî sereke bileyze. Rast xwendin û fêmkirina manîfestoyê ji bo me ciwan û jinên ciwan giring e. Di Newroza îsal de ev manifesto bi navê Manîfestoya Civaka Komînal û Demokratîk hatiye weşandin û gihîştiye ber deste me. Bi vê yekê re erkekî girîng dikeve ser milê me. Divê em manîfestoyê baş bixwînin, kûr fêmbikin û rast pêkbînin. Her ciwanek divê xwedî biryardarî be ku bibe komînar û sosyalîst. Pêwîste berpirsyariya xwe ya civakî, bi avakirina kesayet û civakek demokratik re pêkbîne. Ev manifestoya dîrokî erkekî bi vî rengî dide ser milê me jin û ciwanan. Divê her ciwanek, vê berpirsyartiyê bi feraseta komînê, weke zanebûn û hişmendiya hebûna xwe dest bigre. Bêguman bi rihê komînê jiyan kirin tê wateya ku tu civaka xwe û pêşeroja xwe ava dikî. Ev jî girêdanbûna ferd, bi dîrok û çanda xwe ve dide nîşandan. Bi komîn jiyankirin, hêza zanebûn û îradeya azadiyê dixwaze. Ji bo xwe gihandin û berpirsyariyên xwe pêkanînê, xwendina manifesto giring e û ev manifesto wê ji bo rêya rast bibe ronahiyek. Ji bo rast xwendin û fêmkirina vê manîfestoyê divê em bi rêbazên dewlemend ve bixwînin. Ger rast fêmkirin çênebe emê nikaribin rast pêkbînin jî. Rêbertî di manîfestoyê de hemû tiştî dispêre dîrok û felsefeyê, vê jî bi jiyanê re girê dide. Di zanebûna dîrokî û felsefî de, bingeh girînge. Em dikarin bi rêya xwendina paraznameyên Rêber Apo vê bingehê di xwe de ava bikin. Mijarên di paraznameyan de hatine ziman, bi awayekê temamker di vê manîfestoyê de jî hatine destgirtin. Dîsa rêbazên lêkolînê divê em pêşbixin. Dîroka felsefeyê û kesayetên fîlozofan, dîroka Kurd û Rojhilata Navîn, sîstema kapîtalîzm û diroka pêşketina wê, kuantum û çêbûna însan, moderniteya demokratik û şaxên wê… Divê em yêk bi yêk van mijaran lêkolîn bikin û zanebûna xwe di van mijaran de kûr bikin. Ji ber manîfesto ji 8 beşan pêk tê û di her beşekê de ev mijarana bi berfirehî hatine nirxandin. Ji bo em karibin nirxandinên Rêber Apo baştir fêm bikin, rêbaza lêkolînê wê ji me re bibe alîkar. Rêber Apo girêdayî mijarên di manifesto de hatine nirxandin, gelek pirtûkan pêşnîyar dike. Ev pirtûk dikarin ji bo me bibin çavkanî ku em di manîfestoyê de kûrbûyînekî bidin ava kirin. Weke mînak; Rêbertî pirtûka Yildiz Cibircıoxlu ku di derbarê dîroka jin de nivîsandiye pêşniyar kir. Dîroka Jin ya bênîvîs, ev pirtûk bal dikşîne ser mijara jin û pirsgirêkên ku jiyan dike, rola jina xwendawend di dîroka mirovahiyê de. Jinên ciwan dikarin vê pirtûka bi navê “Dîroka Jin Ya Bênivîs” bixwînin. Dîsa ji bo dîroka jin, behsa ‘4 qatmanên jin’ kir. Ev, mijareke giringe ku em li ser lêkolînan bikin û nas bikin. Ji bo fêmkirinê gelek çavkanî hene ku dikare sud jê were girtin. Di manifesto de beşa duyem ku bi navê ‘Xwezaya Civakî û Pirsgirêk’ derbas dibe de Rêber Apo mijara jin bi berfirehî nirxandiye û pirsgirêka jin-zilam weke nakokiya yekem binav kiriye. Di encama nakokiya yekem de di dîrokî de zilam xwe weke gruba nêçîrvan rêxistin dikin. Rêbertî ji wan re pênaseya kujerê kastîk danî. Ev grup ango koma zilaman êrîş bir ser civakîbûna ku derdora jin-dayik de ava dibû. Di encama vê de ev pirsgirêk derketiye holê. Ji wê rojê heta roja me ya îro ev nakokî her mezintir dibe. Aliyekî zilam desthilatdarî û koletiyê ava dike aliyekî din jî rastiya civaka ku tê dagirkirin û kolekirin heye. Ev rewş mirovahiyê tîne merheleyekî wusa ku li dijî hebûna katîlên kastîk parastina nirxên jin a civaka komûnal heta roja me ya îro esasekê bingehîn ya têkoşînê ye. Gelek mijarên dîrokî hebûn ku me berî jî gelek ji wan şîrove dikir. Lê bi manîfestoya nû re ev guherî. Weke mînak; di mijara serdema neolîtîkê û dîroka çêbûna Xerapreşkê de Rêber Apo jiberkirinên me şikand û hîn jî asoyekî nû bi me dide qezenç kirin. Ji bo em karibin baştir fêm bikin, divê lêkolîn û xwendinên xwe zêde bikin. Dema ku em vê yekê bi îstîqrar bikin, emê ferq bikin ku di rêbazên me de dewlemendî pêşketine, mêzekirin û asoya me berfirehtir bûye. Me giringî, erk û berpirsiyariya ciwan û jinên ciwan ya xwe avakirin û pêşxistinê anîbû ziman. Ev hem erkê her ciwaneki ye hem jî erkê komînê ye ku xwe perwerde bike û ji bo civaka xwe xizmetê bike. Her ciwanekê xwe weke APOYİ pênase dike, divê felsefeya Apoyî nas bike, kûr bibe û jiyanî bike. Divê em weke ciwan û jinên ciwan, xwe di felsefeya Apoyî da zane bikin û erkên pêvajoya Aşitî û Civaka Demokratîk pêkanîn bi vê şeklî gengaz e. Berjîn
Hevpeyvîn Gerîlayeke Ezîdî Berîtan Dijwar re:

1- Dema ku we biryara tevlîbûna gerîla da, tiştê herî zêde we bandor kir çi bû? Her mirovek, xwedî çîrokek e û jiyana me hemûyan de werçerxên mezin hene ku em biryarên girîng derbarê jiyana xwe de didin. Taybet di pêvajoya ciwantiya xwe de mirov dema ku li ser pêşeroja xwe difikire, meyil û lêgerînên pir kûr çêdibe û wiha biryar û derketinên mezin digre. Ez jî tam di wan temenan de ketibûm nav lêgerîna jiyanekî biwate. Taybet ji ber nasnameya xwe ya Ezdayetiyê nakokiyên wekî hebûn, min kûr de hîs dikir. Qetlîamên ku di serê civaka Ezîdî de pêkhatibû, di min de hêrsekî mezin ava dikir. Di heman demê de wekî jin, feodalîzm û zayendperestiya civakê de di min de hêrs ava dikir. Min dema qetlîam û bindestiya jinan didît nikarîbûm çavê xwe jê re bigrim. Ji ber ez bi xwe jî parçeyekî ji vê bindestiyê bûm. Dema ku lêpirsîn û nakokiyên min yê wiha despê kir, min xwest ez tiştekî bikim. Ji ber tenê di malê de rûniştin wîcdanê min nerehet dikir. Bi tesadûfî ez rast li endamên Yekîtiya Jinên Ciwan ya Şengalê hatim. Naskirina min ya şoreşê û Rêbertî wê demê pêş ket. Min hêdî hêdî nakokiyê xwe yên jinbûnê û Ezdayetiyê re bersiv didît. Min nêzî 4 meh xebatê YJCŞ meşand. Min li cem wan xwe pir biqîmet hîs dikir. Ev hêstekî pir xweş bû. Tê bîra min; berî ku heval werin malê, min pir kelecan digirt û şaşopaşo dibûm. Ez diketim nav û min hemû mal paqij dikir. Min li ser dayîka xwe zext dikir ku xwarinên herî xweş amade bike. Dema dihatin min tenê wan temaşe dikir. Kenê wan, hezkirina û hûrmeta wan ya bi hevdû re, hevaltiya wan pir min bandor dikir. Min hîs dikir dema ez li cem wan bim, her bi ewleh û aram im. Te digot qey çiyayek li pişt min e. Piştî demekî min dîsa bi tesadûfî fîlmekî gerîla temaşe kir. Dîmenê gerîlayên jin pir min bandor kir. Ez li xwe vegeriyam û min pirs kir: gelo ev heval çawa dikarin xwe ji her tiştî qut bikin û li ser lingên xwe bisekinin. Nakokîyên min yê pergalê û malbatê zêdê bûn. Ji ber pergala ku em di nav de mezin dibin her bi çavekî biçûk li jinê mêze dikir û jin nikaribû xwe bi xwe rêve bibe. Lê dema min hîn gerîlayên ku ji bo rizgarkirina Şingalî hatibûn naskir, hevalên jin didît, qalibên di serê min de şikest. Azadî di çavên wan de dibiriqî û min dikişand. Çiyayên azad bang li min dikir û min dixwast bibim parçeyekî ji wê hevrêtiyê. Min biryara xwe ya tevlîbûnê girt û berê xwe da çiyayên azad. 2- Despêkê dema we biryar da û hûn hatin çiyayên azad hêstên we yên despêkê çawa bûn? Heta ku ez negihiştim armanca xwe min dev jê berneda. Dema min gava xwe ya yekemîn avêt nav refên gerîla min, jiyanekî cûda, cihekî pir cûda û cîhanekî pir bireng dît û ew kêliyên despêkê ji bîra min naçin. Ji ber êdî bi hezaran rêhevalên min hebûn. Min xwe bi nirx hîs dikir. Tiştê ku min despêkê fêm kir ew bû ku, di nav gerîla de cihê herkesî heye û di hemû mijaran de îradeya herkesî heye û tu dikarî ji hemû lêgerîn û meraqa xwe re bersiv bibînî. Îradeya ku heval didan min, pir cuda bû. Fîşeka yekemîn ku min avêt hîn jî di bîra min de ye. Dema hîn ez nû hatibûm, Şehîd Çiya Hozan ji min pirs kir û got “tirsa te ya herî mezin çi ye?” Min got sîlah e. Şehît Çiya ji bo ku ez tirsa xwe derbas bikim ew roj rabû û min bir sîleh avêtinê. Hemû ziraviyên sîlehê fêrî min kir û dema kar anînê hat. Heval Çiya hêz da min û min bi vî awayî fîşeka xwe ya yekemîn teqand. Ji bo ku ez moral bigrim çepik lêdixist. Piştre min fêrî avjeniyê kir. Min xwe wekî zarokekî nû ji dayîk bûye û fêrî meşê dibe hîs dikir. Ez dimeşiyam, carna diketim lê min dizanîbû kû wê rêhevalên min destê min bigrin û rakin. 3- We hem qala jiyana xwe ya pergalê hem jî qala jiyana biwate ya gerîla kir. Wekî gerîlayeke jin, bangazwaziya we ji bo jinên ciwan çi ye? Pergala desthilatdar ya heyî polîtîkayên herî kûr li ser me jinan dimeşîne. Bi taybet ji ber ku jinên ciwan hêza dînamîk ya civakê ne, xwezayî dibin hedefa esasî. Nifşa ku meyla wê ya azadiyê herî xurt e, ev nifşa dawî ku piştî 2000’î jidayîk bûye. Lêgerîna cûda û azad jiyankirinê di jinên ciwan de heye. Lê tam di vê xalê de îdeolojiya lîberalîzmê me dixe nav xapandinekî. Tiştê ku pêşkeş dike û wekî zîhniyetekî belav dike, di esasê xwe ji helandinê bêhtir tiştek din nîne. Her behsa ‘azadiyê’ tê kirin. Lê azadî di sînora madîyatê de hatiye fetisandin. Em hemû jî dizanin ku azadî ne tenê tiştekî şember û madî ye. Mirov çi bixwaze li xwe bike azad nabe. An jî kêngî bixwaze derbikeve derve, ji malbatê qût bibe jî azad nabe. Di pişt perdeya propagandaya azadiyê de kapîtalîzm dixwaze manewîyatê, exlaqê û nirxên jin birizîne. Jinê, bi çanda xerçkirinê re ji nasnameya xwe dûr bixe. Pir jinên ciwan difikirin ku niha êdî koletiya jin kêmtir bûye, jin li gorî berî zêdetir azad e. Lê em rastiyê binêrin; berê koletî û bindestî li ser me bi zorê dihate ferz kirin. Ji ber vê kes, di ferqa bindestiya xwe de bû. Niha bi awayekî pir zirav û nerm ev koletî ser me tê ferz kirin. Ji me re mafê hilbijartinê didin, lê vebijêrk hemû ji aliyên wan ve tên diyar kirin. Pir tiştê ku jinên ciwan difikirin bi îradeya xwe dikin, di esasê xwe de ne bi îradeya wan e. Bi bandoriya çanda popûler ve biryar didin û dîsa dikevin xizmeta pergala zilamsalar. Di pergalekî wiha ku herkes dişibe hevdû de jiyan kirin ji min re pir zehmet hat. Ez bawerim ji bo jinên ciwanên ku li azadiyê digerin, naxwazin jirêzê
ÖZ SAVUNMASIZ VARLIK OLMAZ!

Ben Gül Teorisi diyorum. Gül üzerine düşündüm. Gül, kendini korumak için diken çıkarıyor. Bir Gülün, bir bitkinin bile öz savunması vardır. Öz-savunma için doğaya, tabiata bakmak bile yeterlidir. Bir Gül kadar bile kendimizi öz savunmaya hakkımız yok mudur? Öz savunma kutsaldır. Hatırlıyorum küçükken bizim köyde ihtiyar bir amca vardı, diyordu ki, “biz kuru tahtalar gibiyiz”. Ben “bu nasıl olur?” diyordum. Bir ağaç bile kayaları delerek kök vermekte, kendini yaşatabilmektedir. Bunun kadar da mı olamıyoruz? Canlılar dünyasında her türün kendine göre bir savunma sistemi vardır. Savunmasız tek bir canlı türü yoktur. Hatta evrendeki her elementin, her parçacığın varlığını korumak için gösterdiği direnci öz-savunma olarak yorumlamak mümkündür. Bozunmaya, kendisi olmaktan çıkmaya karşı gösterdiği direnç açık ki öz savunma kavramıyla ifade edilir. Bu direnç yitirildi mi o element veya parçacık bozunur, kendisi olmaktan çıkar, başka bir unsura dönüşür. Canlılar âleminde ise öz savunma direnci kırıldı mı, o canlı ya başka canlılara yem olur ya da ölür. Aynı sistem insan türü ve toplumu için de fazlasıyla geçerlidir. İnsan gibi narin bir tür ve toplumu gibi tehditlere açık bir varoluş, güçlü bir öz savunma olmadan varlığını uzun süre ayakta tutamaz. İnsan türünde savunma biyolojik olduğu kadar toplumsaldır. Biyolojik savunma her canlı varlıktaki savunma güdüleri tarafından yerine getirilir. Toplumsal savunmada ise, topluluğun tüm fertleri ortaklaşarak kendini savunur. Hatta savunma olanaklarına göre topluluğun sayısı ve örgütlenme biçimi sürekli değişir. Savunma topluluğun asli bir işlevidir. Onsuz yaşam asla sürdürülemez. Bilindiği gibi canlılar dünyasının diğer iki asli işlevi beslenme ve üremedir. Beslenme ve üreme olmadan nasıl ki canlı varlıklar yaşamlarını sürdüremezlerse, öz-savunma olmadan da yaşamlarını sürdüremezler. Canlılar dünyasının öz savunmasından çıkarabileceğimiz diğer önemli bir sonuç, bu savunmanın sadece varlıklarını korumaya yönelik olmasıdır. Kendi türünden, hatta başka türlerden varlıklar üzerinde hâkimiyet kurma ve sömürgeleştirme sistemleri yoktur. İlk defa insan türünde hâkimiyet ve sömürge sistemleri geliştirilmiştir. Bilindiği üzere toplumsal doğa kadın ağırlıklıdır. Doğum kadında gerçekleşir, kadın kendi emeğiyle toplumu oluşturur, toplumsal doğanın kurucusu olur. Tanrıça düşüncesi erkeğin doğumdaki rolünü bilmemesinden ve doğumun kadında gerçekleşmesinden kaynağını alır, kadının toplum kurucu rolüyle gelişir. Tarihsel oluş ve gelişmeleri bugünün kavram ve bakış açısıyla anlamak mümkün olmaz. Doğru bir okuma için zaman, mekân ve kültür ilişkisini göz ardı etmemeliyiz. Arkeolojik kazılarda bulunan ve en eski zamana tarihlenen heykelciklerin kadın figürleri olması tesadüf değildir. Bu, kadının ilk toplumsallaşmadaki yerine, rolüne işaret eden bir veridir. Heykelciklerin hemen hepsi aynı perspektifle yapılmıştır: İri göbekli, iri göğüslü ve üreme organını öne çıkaran bir perspektif esas alınmıştır. Bu temalar kadının doğuran ve besleyen ana olma yönüne işaret eden yaşamsal özelliklerdir. Kadının eğitici, öğretici, toplumsallaştırıcı rolünün ömür boyu nitelik değiştirerek devam ettiği düşünülebilir. Erkek bu toplumsallaşmanın dışında değildir ama merkezinde de değildir. Çeperlerindedir, rolü ikincildir. Bu durumda erkekleri avcılığa, kadınları bitki ve küçük hayvan toplayıcılığına sevk ettiği çokça anlatılır. Kategorik olarak tüm toplumlarda böyle olduğu söylenemez. Zira çok iyi avcı kadınların olduğu topluluklar da keşfedilmiştir veya tersi de vardır. Fakat genellikle böyle bir ayrışma olduğu da doğrudur. Yerine göre klandan ayrı ya da dönem dönem uzak kalmayı da gerektiren avcılığın, iş bölümünde erkeğin payına düşmesi anlaşılırdır. Erkek böylece öldürme strateji ve taktiklerine, gelişmiş silahlara, kas gücüne ve öldürmeyi normal gören bir psikolojiye sahip olur. Tüm bunlar toplumsallık için potansiyel bir risk oluşturur aynı zamanda. Avcılıkla gelen öldürme gücü, teknikleri ve stratejiler ile bunlara uygun bir kültür ve akıl vardır. Şimdi buna kutsallığın ele geçirilmesi de eklenir. Göbeklitepe simgeselliği, bu kalıntıların tarihlenmesi öncesinde erkekliğin kutsallaştırıldığını, erkek etrafında ve ona tabi bir yapı oluşturulduğunu gösterir. Buradaki yapılar, kadına ve ana kadın klanına tepki sonucu ortaya çıkmıştır. Erkek bu simgesellikle kadına “kutsal olan sen değilsin, benim” demiş olur. Ve böylece o zamana kadar kadına atfedilmiş olan kutsallık ele geçirilmiş, kadın eliyle, emeğiyle gelişmiş olan toplumsallık da erkek egemenliğine alınmış olur. Ataerkil ideolojinin felakete yol açtığı görülmektedir. Cinsellik, çocuk, baba gibi olgular tamamen inkâr edilmemektedir. Ancak bütün umudunu bir erkek çocuğa bağlayan kadınların ve erkeklerin sayısı hiç de az değildir. “Baba olmazsam erkek olmam” diyen bir sürü hasta, psikopat erkek vardır. Anti-komünalizm budur. Böyle bir anacılık ve babacılık üzerinden komün öldürülmüştür. Günümüzde çocuk açısından bir canavara dönüşmüş aile örnekleri oldukça yaygın şekilde bulunmaktadır. Küçücük çocukların başına aileleri tarafından nelerin getirildiği görülmektedir. Bunların tümü kastik katilin günümüze taşan kalıntılarıdır. Komün gerçeği ise farklıdır. Komünal toplumun öncü gücü kadındır. Ana-tanrıça toplumu ilk toplumdur. İnsanın temel niteliği, toplumsal bir varlık oluşudur. Toplumsallık komünaliteyle gelişir, zihinsel durumla ilişkilidir. Toplumsallığın sorunsallaşması cinsiyet temellidir. Avcı kulübünün veya egemen kliğin, ana-tanrıça merkezli klanı ikiye yarması, toplumsal sorunsallığın başlangıcıdır. Bir yanda kent, sınıf, devlete dayalı egemen güç varken, öte yanda kırsalda, dağda, çölde direnen ezilen kesimler vardır ki bunlar kabile ve komünlerdir. Bu temelde komünler bir öz-savunmadır. Öz savunmasız varlık olmadığı gibi, doğanın en gelişmiş varlığı olan demokratik toplumlar da öz savunmasız gerçekleşemez, varlığını sürdüremez. Bu süreçteki kadının durumu nedir? diye sorulduğunda; Kadın bugün büyük oranda erkek egemen sistemin eğlence nesnesi haline getirilmiş durumdadır. Burnuna, kulağına, boynuna, bileğine birer halka takılmıştır ve bunlar kölelik halkalarıdır. Tüm halkalar kölelik zincirinin birer parçasıdır. Bin yıllardan beri böyle yapıldığı için olağan görülmeye başlanır. Kadın da bunları gönüllü bir şekilde taşıyacak hale getirilmiştir. Kadın artık önemli oranda bir cinsel objedir. Dili, rengi, biçimi, kültürü, kimliği yok edilmiş; cinsel obje kurgusuna göre yeniden şekillendirilmiş ve varlığını yitirmiştir. Öz savunmanın örneği olan gül ve diken teorisinde kadının bu yeni yüzyılda kendi savunmasının en iyi yolu kadın komünlerini yaratmaktır. Tanrıça İnanna’nın elinden alınan değerleri yeniden kazanmaktır. ”Önder Apo”
Zekânın Yoğun Alanları Özgürlüğe Hassas Alanlardır I

Özgürlük adeta evrenin amacıdır diyesim geliyor. Evren gerçekten özgürlük peşinde midir diye kendime sıkça sormuşumdur. Özgürlüğü sadece insan toplumunda derin bir arayış olarak söylemleştirmek bana hep eksik gelmiş; mutlaka evrenle ilgili bir yönü vardır diye düşünmüşümdür. Evrenin temel taşları olarak parçacık-enerji ikilemini düşündüğümüzde, enerjinin özgürlük demek olduğunu çekinmeden vurgularım. Maddi parçacığın ise, mahkûm haldeki enerji paketçiği olduğuna inanırım. Işık bir enerji halidir. Işığın ne kadar özgür bir akışkanlığa sahip olduğu inkâr edilebilir mi? Enerjinin en küçük parçacık hali olarak tanımlanan kuantaların, günümüzde neredeyse tüm çeşitliliği izah eden etken olarak anlamlandırılmasına da katılmak durumundayız. Evet, kuantumsal hareket tüm çeşitliliğin yaratıcı gücüdür. Acaba hep aranan Tanrı bu mudur demekten kendimi alıkoyamıyorum. Evren-üstünün tıpkı bir kuantum karakterinde olduğu söylenirken de yine heyecanlanır ve olabilir derim. Yine acaba dıştan Tanrı yaratıcılığı buna mı denir demekten kendimi alıkoyamıyorum. Özgürlük konusunda bencil olmamak, insan indirgemeciliğine düşmemek bence önemlidir. Kafesteki hayvanın büyük özgürlük çırpınışı yadsınabilir mi? Bülbülün şakıması en değme senfoniyi geride bırakırken, bu gerçekliği özgürlük dışında hangi kavramla izah edebiliriz? Daha da ileri gidersek, evrenin tüm sesleri, renkleri özgürlüğü düşündürmüyor mu? İnsan toplumunun en derin ilk ve son köleleri olarak kadının tüm çırpınışları özgürlük arayışından başka hangi kavramla izah edilebilir? En derinlikli filozofların, örneğin Spinoza‘nın, özgürlüğü cehaletten çıkış, anlam gücü olarak yorumlaması aynı kapıya çıkmıyor mu? Sorunu sonsuz içeriği içinde boğmak istemiyorum. Ayrıca anadan dogma ‘mahkûmiyet‘ halim olarak da söylemleştirmek istemiyorum. İspatı; Prometheus‘un anısına birkaç cümle dışında, bir nevi özgürlük arayışı da olan şiir yazmayı hiç denemedim. Onun da imgesellik dışında bir anlamı olmadığı bilinmektedir. Fakat özgürlük anlamının korkunç takipçisi olduğum göz ardı edilebilir mi? Toplumsal özgürlüğü sorunsallaştırırken, bu kısa girişimiz konunun derinliği konusunda uyarıcı kılmak içindir. Toplumun zekâ yoğunluğu en gelişkin doğa olarak tanımı, özgürlük çözümlemesi konusunda da aydınlatıcıdır. Zekânın yoğun alanları özgürlüğe hassas alanlardır. Herhangi bir toplum zekâ, kültür, akıl gücü olarak kendini ne kadar yoğunlaştırmışsa, o denli özgürlüğe yatkın kılmıştır demek yerinde bir söylemdir. Yine bir toplum kendini bu zekâ, akıl ve kültür değerlerinden ne kadar yoksun kılmışsa veya yoksun bıraktırılmışsa, o denli köleliği yaşamaktadır deyimlemesi de doğru bir söylemdir. İbrani kabilesi konusunda yoğunlaşırken, aklıma hep iki temel özellikleri takılır. Birincisi, para konusundaki maharetleridir. Paranın hükümranlığını hep ellerinde bulundururlar. Bununla dünyayı kendilerine bağlayabileceklerini, hatta hükümleri altına alabileceklerini hem teorik hem pratik olarak yetkince bilmektedirler. Buna maddi dünya hükümranlığı da diyebiliriz. Bence daha önemli olan ikincisini, yani manevi hükümranlık sanatını daha iyi becermeleridir. Önce Yahudi peygamberleri, sonra yazarları, kapitalist modernitede ise her tür filozof, bilgin ve sanat adamları ve kadınlarıyla neredeyse tarihle yaşıt bir manevi kültürel hükümranlık kurmuşlardır. Dolayısıyla İbrani kabilesi kadar zengin ve özgür başka bir kabile yoktur demek son derece doğru bir tespittir. Çağımıza ilişkin birkaç örnek vermek bu gerçeği fazlasıyla doğrulayıcı olacaktır. Küresel ekonomiye hükmeden finans-kapitalin gerçek hükümdarlarının ezici çoğunluk gücü İbrani kökenlidir, yani Yahudi‘dir. Çağdaş felsefenin çıkışında Spinoza, sosyolojide Marks, psikolojide Freud, fizik biliminde Einstein adından bahsetmek, yüzlerce sanatsal, bilimsel ve politik kuramcıyı da bunlara eklemek, Yahudi entelektüel gücü hakkında yeterince fikir verebilir. Yahudilerin entelektüel âlemdeki hükümranlıkları inkâr edilebilir mi? Fakat madalyonun diğer yüzünde dünyanın öbürleri, ötekileri vardır. Bir tarafın maddi ve manevi zenginliği, gücü ve hükümranlığı, ötekilerin yoksulluğu, güçsüzlüğü ve sürülüğü pahasına gerçekleşir. Dolayısıyla Marks‘ın proletarya için söylediği meşhur söz, yani ‘‘Proletarya kendini özgürleştirmek (başka deyişle kurtarmak) istiyorsa, tüm toplumu özgürleştirmekten başka çaresi yoktur‘‘ deyişi Yahudiler için de geçerlidir. Marks bu sözü sanki Yahudileri düşünerek söylemiş gibidir. Eğer Yahudiler özgürlüklerinden, yani zenginlik, zekâ ve anlam güçlerinden emin olmak istiyorlarsa, dünya toplumunu benzer biçimde zenginleştirmekten ve manevi olarak güçlendirmekten başka yolları yoktur. Yoksa başlarına her an yeni Hitler‘ler peydahlanabilir. Bu anlamda Yahudi‘nin kurtuluşu, yani özgürlüğü, ancak dünya toplumunun kurtuluşu ve özgürlüğüyle iç içe düşünüldüğünde mümkündür. İnsanlık için çok şey başarmış Yahudiler için en onurlu görevin bu olduğundan da kuşku duyulmasa gerekir. O halde ötekilerin yoksulluğu ve cehaleti üzerine kurulu zenginlik ve manevi itibarların gerçek bir özgürlük değeri taşımadığını korkunç Yahudi soykırımından da anlamak mümkündür. Özgürlüğün gerçek anlamı, biz-öteki ayrımını aşan ve herkesçe paylaşılabilen karakterde olmasıdır. Merkezi uygarlık sistemini özgürlük sorunu temelinde değerlendirdiğimizde, giderek katmerleşen bir kölelikle yüklendiğini gözlemleriz. Kölelik üç boyutta da güçlü yaşatılır: İlkin ideolojik kölelik inşa edilir. Mitolojilerden korkutucu ve hükümran tanrılar inşa edilmesi, özellikle Sümer toplumunda çok çarpıcı ve anlaşılırdır. Zigguratın üst katı zihinlere hükmeden tanrı mekânı olarak düşünülür. Orta katlar rahiplerin politik yönetim karargâhlarıdır. En alt kat ise, her tür üretime koşturulan zanaatçı ve tarımcı çalışanların katı olarak hazırlanmıştır. Bu model günümüze kadar özde değişmemiş, sadece muazzam bir açılma-saçılma konumuna erişmiştir. Merkezi uygarlık sisteminin beş bin yıllık bu öyküsü gerçeğe en yakın tarih kurgusudur. Daha doğrusu, ampirik olarak gözlemlenen bir gerçekliktir. Zigguratı çözümlemek, merkezi uygarlık sistemini çözümlemektir; dolayısıyla günümüzün kapitalist dünya sistemini gerçek temeline oturtarak çözümlemektir. Sermaye ve iktidarın kümülâtif olarak sürekli gelişimi madalyonun bir yüzü iken, diğer yüzünde korkunç kölelik, açlık, yoksulluk ve sürüleşme vardır. Özgürlük sorununun nasıl derinleştiğini daha iyi anlıyoruz. Merkezi uygarlığın sistematiği, toplumun giderek özgürlükten yoksunlaştırılmasını ve sürü toplum derekesine düşürülmesini sağlamadan kendini sürdüremez, varlığını koruyamaz. Sistemin mantığındaki çözüm, daha fazla sermaye ve iktidar aygıtları oluşturmaktır. Bu ise, daha fazla yoksullaşma ve sürüleşme demektir. Özgürlük sorununun bu denli çok büyümesi ve her çağın temel sorunu haline gelmesi, sistemin doğasındaki ikileminden ötürüdür. Yahudi kabilesinin örnek konumunu boşuna sunmadık. Son derece öğreticidir. Özgürlüğü de, köleliği de Yahudilik üzerinden okumak, bu nedenle çağlar boyunca öneminden hiçbir şey yitirmemiştir. Paranın mı, bilincin mi daha çok özgürlük sağladığına ilişkin geleneksel tartışmayı da bu anlatım ışığında daha iyi kavrayabiliriz. Para bir sermaye birikim aracı olarak, yani artık-ürün ve değer gaspı olarak rol oynadıkça hep köleliğin aracı olacaktır. Sahibine bile hep katliamlar davet etmesi, paranın özgürlük için güvenilir bir araç olamayacağını gayet iyi açıklamaktadır. Para, enerjinin zıddı olan madde parçacığı rolündedir. Bilincin her zaman özgürlüğe daha yakın olduğu söylenebilir. Gerçeklik üzerine bilinç, her zaman özgürlüğe ufuk açar. Bilincin hep enerji akışkanlığı olarak tarifi de bu nedenledir.
1 Gulanê Roja Tekoşîna Kedkaran Pîroz be!
MODERNÎTE

MODERNÎTE Li Ewropa navê serdema nû Modernı̂te ye. Em modernı̂teyê li ser 3 Siwariyên mehşerê pênase dikin. Ev jı̂; Kapı̂talı̂zm, Netew-Dewlet û Endusturyalı̂zm in. Modernı̂te rastiya vê serdemê pênase dike. Pêwı̂ste Modernı̂te û Kapı̂talizm wekı̂ heman tiştı̂ neyên dı̂tin, neyên tevlihevkirin. Modernı̂te ji Kapı̂talizmê, Netew-dewlet û Endusturyalı̂zmê pêk tê. Vê 25 avaniyê ji sedsala 16. dest pê kiriye û bi gewde bûye. Sosyalı̂zma reel jı̂ (Sosyalı̂zma Pêkhatı̂) berhemê vê modernı̂teyê ye. Pêwı̂st bû Sosyalı̂zm wekı̂ alternatı̂fê -bedı̂lê- van hersê lingên modernı̂teyê derketiba holê. Lêbelê tene li dijı̂ kapı̂talı̂zmê analı̂za-hewla pênası̂na-sosyalı̂st û têkoşı̂n kete rojevê. Ew jı̂ nehat pêşvebirin. Jixwe bi vı̂ halı̂ nedihat pêşdebirin jı̂. Ji ber tenê bi danezanekê, ango bi manifestoya komûnı̂st sı̂nordar ma. Endusturyalı̂zm wekı̂ xwe, bi halê heyı̂ hate pesendkirin û ew derxistin ası̂manan. Ev nebesiyeke trajı̂k û şaşiyeke mezin e. Dı̂sa Marx li ser Netew-Dewletê ti analı̂zeke-pênası̂neke- berketı̂ pêş nexist. Di vı̂ alı̂ de jı̂ valahiyeke mezin di warê ı̂deolojı̂k de hatiye hiştin. Ji bo em heqê wı̂ radest bikin em bejin; piştı̂ heyamekê Marx ev pênası̂na xwe ya nebes dı̂t, kete ferqa wê. Di qonaxa nivı̂sandina pirtûka Kapı̂tal’ê de pirtûka 3. wê li ser dewletê ba. Lê temenê wı̂ têrê nekir. Heger ev pirtûk nvı̂sı̂ ba jı̂ zehmet bû ku rast bi nivı̂sanda. Lewra perspektı̂fa dahûrandinê ya Marx a li ser Netew-Dewletê kêm bû . Rexne û dahûrandina Marx a li ser Endusturyalı̂zmê jı̂ hema bêje tinebû . Tene wı̂ li ser dijberiya Kapı̂talı̂zmê analı̂zeke Sosyalı̂zmê pêş xist. Gelek kêması̂ di navê de hene, nehatiye pêşdebirin. Ev teoriya Sosyalı̂zmê di analı̂zkirina Modernı̂teyê de nikare bibe jê derek tê r û tijı̂. Ev kapası̂teya wê nı̂ne. Heta parçeyek ji Modernı̂teyê ye, di nava sı̂norên wê de dimı̂ne. Pirsgirêka sereke ya serdema me ev e; Modernı̂te bi hersê hespên xwe yên mehşerê mirovahiyê ber bi qiyametê-mehşerê- ve dibe. Mijokdariya kapı̂talizmê di roja iro de gehiştiye asta hovı̂tı̂ û dirindayetiyê. Xwe wekı̂ û r e kı̂ penceşêrê li Gerestêrka-cı̂hana- me rapêçay e. Netew-Dewlet jı̂ hêza wê ya çalak û lêdanê ye. Di pergala Netew-Dewletê de leşkerê netewê dibe netew bi xwe. Di bingehê vê pergalê-sı̂stemê- de şiddet û şer heye. Netew Dewlet pergala civaka şerker û şerxwaz e. U di van şeran de her carê bi milyonan mirov têne kuştin. Endusturyalı̂zm jı̂ di serı̂ de hawirdor, hemû jêder û çavkaniyên sererd û binerd ên jiyanê di hêre, di xwe û wisa di meşe. Mirovahı̂ ı̂ro gehiştiye wı̂ astı̂ ku ji aliye cinawirê bi destê xwe airandiye ve bê daqurtandin. Endusturyalı̂zm demeke dirêj ji lêpirsı̂nê dûr ma, ango dûr hate girtin. Di vê mijarê de tişta destpêkê bê gotin; endustruyalı̂zm wekı̂ tê dı̂tin ne ewçend bêgûneh e. Lewra endusturyalı̂zmê tevna civakê û peywendiyên mirov û xwezayê veguherandin. Dı̂tina Endusturyalı̂zmê wekı̂ diyardeyek/kiryarek aboriya aştiyane, nêzı̂katiyeke xelet e. Endusturyalı̂zm ji destpêkê ve li gel teknolojiyên şer di nav hevde ye. Ya ku Netew-Dewletê gengaz-mumkun- dike jı̂ ev e. Bi awayekı̂ din em bêjin; têkelbûna Endusturı̂, teknolojı̂ û şer û yêkbûna wan yek ji xisletên sereke yê Endusturyalı̂zmê ye. Lewra ne tesaduf e ku Netew Dewletên pêşketı̂ xwediyê teknolojiyên herı̂ pêşketı̂ ên şer in. 26 Bi kurtası̂ ger mirov pêşveçûna endusturyal wekı̂ xalekı̂ notr bêbandor- bibı̂ne û di tekoşı̂na li dijı̂ modernı̂teyê de bandora wê rast negre dest şansê serkeftina wê têkoşı̂nê nı̂ne û çênabe jı̂. Heger Modernı̂te neyê rawestandin û wisa berdewam bike 50 sal temenê gerestêrka -cı̂hana- me maye. Ez ne behsa tiştekı̂ dı̂stopı̂k-pêşbı̂niyeke metirsı̂dar a xeyalı̂- dikim, ez behsa dûmahiyeke, ango dahatûyeke mehşerı̂ ya rast dikim. Marx hest bi vê talûke û xeteriyê kir û ya li dijı̂ wê danı̂. Lê nekarı̂ pêşve bibe. Marx dê 6 pirtûk nivı̂sandiban. Lê tenê bergek ê pirtûka destpêkê nivı̂sand. Ew jı̂ bi kêması̂ nivı̂sand. Bi analı̂zeke xwe dispêre çı̂nan -tebeqeyan-û bi pênası̂na jêrxan-binxan a civakê sı̂nordar ma. Dema di xwest rastiya serûbin bûyı̂ berovajı̂ bike û deyne ser piyên wê, li paş Hegel jı̂ ma. Engels hinekê hewl da wı̂ (Marx) temam bike. Dest avêt mijarên wekı̂ “bingehê dewletê, malbatê û milkê taybet, diyalektika xwezayê, û rola zorê ya di dı̂rokê de”. Lê temenê wı̂ têra vê nekir. Lenı̂n di warê dewlet û polı̂tikayê de hewl da analı̂zê temam bike lê wı̂ jı̂ bi ser nexist. Mao xwest vê teoriye veguhêze -bi rikibı̂ne- têkoşı̂na bindestan, lê ew jı̂ bisı̂nor ma. Mao dikarı̂ analı̂zeke hevgirtı̂ li ser pergalê û çareseriya alternatı̂fa wê pêş bixe, lê ew jı̂ kêm ma. Ji bo em Modernı̂teyê û Sosyalı̂zma pêkhatı̂ ya di xizmeta wê de derbas bikin me hewl da em analı̂zeke nû û teoriya Sosyalı̂st a alternatı̂f pêş bixin. Me navê “Modernı̂teya Demokratı̂k” li vê kir. Li beramberı̂ hersê lingên Modernı̂teya Kapı̂talı̂st, ango li hemberı̂ Netew-Dewlet, Kapı̂talı̂zm û Endusturyalı̂zmê me Netewa Demokratı̂k, Komı̂n/Komı̂nalı̂te û analı̂za Aboriya Ekolojı̂k (Eko-Ekonomı̂) pêş xist. Sı̂stema me ya civaka azadı̂xwaz a me li ser analı̂za van hersê qadan pêş xist me wêkı̂ “Modernı̂teya Demokratı̂k” pênase kir. Me nivı̂sand û me dı̂t ku di nava civakê de jı̂ di asteke girı̂ng de beramberiya wê heye. Bêgûman van hersê mijaran jı̂ jêrnavên xwe hene. Wekı̂ nimûne; yek ji beşên girı̂ng ê Komı̂nalı̂teyê azadiya jinê ye. Li gel vê mirov dikare polı̂tı̂ka, etı̂k ango ehlaq û hwd. jı̂ rêz bike. Emê van mijaran hemûyan bi awayekı̂ berireh bigrin dest. Lê pênasekirina vê sı̂stemê/pergalê bi tevahı̂ wekı̂ “Modernı̂teya Demokratı̂k” têrker e. Di olên yek xwedayı̂ de peyva q iyametê/mehşerê ne tenê ji bo axretê dinyaya din- hatiye gotin, ev peyv her wiha ji bo vê dinyayê jı̂ derbasdar e. Ew mehşera pirtûkên pı̂roz behsê dikin eva han bi xwe ye. Modernı̂teya Kapı̂talı̂st mehşerê bi mirovahiyê dide jiyı̂n. Sosyalı̂zma ku pêwı̂st bû li ber wê rabûya, li şuna wê asteng bike ji wê re -ji Modernı̂teya Kapı̂talı̂st re- bû kerê bar û êmê cinawirê Modernı̂teyê. Sovyet û Çı̂n nimûneyên vê rastiyê yên aşkere ne. Çı̂nı̂, mirovên seyr û ecêb in. Hewl dan kapı̂talı̂zm û sosyalı̂zmê di nava hevde pêk bı̂nin. Dibe, mirov dikare bi hizire. Lêbelê Çı̂nê bi vê kiryarê sosyalizm xiste bin xizmeta kapı̂talı̂zmê. Di encamê de bû xizmetkarê kapı̂talı̂zmê û temenê wê
KÜRDİSTAN DEVRİMİNİN YOLU
KÜRDİSTAN DEVRİMİNİN YOLU Kürdistan’da devrimin objektif şartlarının tahlilinden çıkan devrim teorisi ve programı oluşturma ve bunun rehberliğinde mücadele, yeni yeni gelişmektedir. Kürt aydınlarının, düşünce bağımlılığı ve kısırlığı nedeniyle, ülkelerinin tarihi ve somut şartlarının tahlili konusunda gösterdikleri yeteneksizlik, günümüzde henüz yeni aşılmaktadır. Şimdiye kadar devrim teorisi ve programı etrafında gelişmeyen yayın hareketi, legalizmin doğal sonucu olarak ülke gerçeklerini olduğu gibi yansıtamamış; bu nedenle, gençlik ve aydınların çeşitli sosyal-şoven ve reformist küçük-burjuva akımlarının etrafında odaklaşmasına ve aydın-gençlik hareketinin devrimci-yurtsever bir tarzda gelişmemesine yol açmıştır. Kürdistan gerçeği üzerinde düşünme ve hareket etmeyi kendine temel ilke edinen Hareketimiz, ülke somutundan kaynaklanan teorisi ve bu teoriye dayanan programıyla ideolojik, örgütsel ve politik alanda halkımıza önderlik etmeyi, kutsal ve tarihi bir görev bilmektedir. Aydınlar ve gençlik: Günümüz Kürdistan’ında giderek etkinlik kazanan modern bir tabaka da aydınlar ve gençliktir. Son yıllarda hızla gelişen Türk egemenliğinin amaçları doğrultusunda eğitilmeye çalışılan bu tabakanın ulusal ve sınıfsal bağları, kararsız ve iyice oturmamış bir yapı görünümündedir. Türk burjuvazisi bunları, kendi ulusal bütünlüğü içinde eritmek ve sınıf çıkarları doğrultusunda kullanmak için, yoğun bir asimilasyondan geçirmektedir. Türk ulusunun damgasını taşıyan ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal kurumlarda çalışmak, Türk dili ve kültürünün özümsenmesini gerektirdiğinden, böyle bir yapıyı kişiliklerinde somutlaştıramayanlar, ekonomik ve sosyal alanda başarılı olamamaktadırlar. Türk burjuvazisinin bu politikasının kurbanı olan bir yığın okumuş genç ve aydın Kürt, çağdaşlaşmayı Türkleşmekten ayrı görememekte, böylece kendi ulusal kişiliklerini kazanamadıklarından, hakim ulusa uşak olmaktan kurtulamamaktadırlar. İki ulus arasında tampon durumunda bulunan bu aydınlar ve gençliğin sınıfsal bağları da karmaşık bir yapıdadır. Genelde Türk hakim sınıflarıyla sıkı ilişkiler içinde bulunan ve onlardan ancak uşaklık sıfatlarıyla ayırt edilen Kürt hakim sınıflarının yapısı, onlardan kaynaklanan gençlik ve aydın kesim üzerine de yansımaktadır. Hangi ulusa ait olduğunu göremeyenler, hangi ulusun hakim sınıfından olduğunu da kararlaştıramazlar. Aydın ve gençlik içinde uşaklığın en çok geliştiği kesim bunlardır. Orta ve yoksul sınıflardan gelen gençlik ve aydın kesimi, durumunu biraz daha objektif olarak görebilmektedir. Ülke ve halk üzerindeki sömürgeci ve feodal-komprador egemenliğin, kendi gelişmesi önünde de en büyük engel olduğunu bilmektedir. Hakim ulus içinde “kurtuluş” yolunun giderek daraldığını, üIkesine ve halkına dönüş yapma zamanının gelip geçtiğini görüp, buna göre davranışlarını değiştirmektedir. Bu davranış değişikliği, bu kesimde yurtseverliği geliştirmektedir. Tarihin her döneminde, halklara ve sınıflara bilinç dışardan götürülür. Üretimden kopuk bir “azınlık”, teori oluşturup, dışardan bunu halka ve sınıfa maletmekle uğraşır. İster ilerici, ister gerici sınıflar için olsun, bu gerçeklik her sınıf için geçerlidir. Bilinçli ve örgütlü bir “azınlık” oluşturamayan halklar veya sınıflar, ekonomik ve politik amaçlarını geliştiremezler. Yüzyıllarca tam bir toplumsal durgunluk içinde bulunan sömürge halklarının, bilinçli ve örgütlü “azınlık” oluşmadan, emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı mücadeleleri gelişip başarıya ulaşamaz. Sömürge halklar için, bilinçli ve örgütlü bir “azınlık”ın önderliğinde yurtsever gençlik ve aydın hareketi geliştirilmeden, ulusal bağımsızlık hareketi de gelişemez. Yabancı egemenlik altında sürekli ayakta tutulan aşiretçi-feodal toplum yapısı nedeniyle, bilinçli bir yurtsever aydın-gençlik hareketinden yoksun bulunmak, bağımsızlık için yapılan direnme hareketlerimizin büyük bir eksikliğidir. Ancak son yıllarda toplumsal yapımızda modern bir aydın-gençlik kesiminin şekillenmesi bu eksikliği gidermiş; sömürgeciliğe karşı mücadelenin özellikle başlangıç aşamasında belirleyici bir rol oynaması gereken bilinçli “azınlık” faaliyeti ve bu “azınlık”ın önderliğinde yurtsever aydın-gençlik hareketi başlatılmıştır. Bunda, çağını çoktan kapamış bulunan burjuva milliyetçiliği yerine bilimsel sosyalizm öğretisinin aydın-gençlik kesiminde büyük ilgi ve taraftar bulması, ülkenin bağımsızlığa ve demokrasiye kavuşmasının ancak bilimsel sosyalizmin rehberliği altında mümkün olacağı kesin inancı rol oynamıştır. Ülkemiz somutunda daha başlangıç safhasında olan yurtsever aydın-gençlik hareketinin, önünde katetmesi gereken çok mesafe vardır. Yurtsever aydın-gençlik hareketi, gençlik saflarında hala yaygın olan şoven, sosyal-şoven, reformist, nemelazımcı, ulusal-inkarcı görüş ve tavırları tasfiye ederek kendi devrimci örgütünü geliştirip güçlendirmeden Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin kadro yetersizliğini gideremez. Yurtsever aydın-gençlik hareketi, ulusal kurtuluş mücadelesi içindeki büyük önemini daha uzun bir süre koruyacaktır. Önder Apo
Önder APO’nun Yoldaşı Olabilmek

Önder APO’nun Yoldaşı Olabilmek Vejin Jiyan Önder APO bizler için bu kirletilmiş cihanda hakikat ile dolu bir yoldaşlığın imkanlarını yarattı. Peki, biz önderliğimiz ile ne kadar yoldaş olabiliyoruz? Güçlü bir yoldaşlığı ne kadar yaratabiliyoruz. Önder APO’nun yoldaşlıkta her zaman dile getirdiği bağlılık, dürüstlük ve emek değerleridir. Yoldaşlık kendini feda etmek, kendinden vermektir. En zorlu şartlarda dahi bir parça ekmekten, belki bir yudum sudan vazgeçmektir, her anda fedai olabilmektir. Birlikte gelişmek ve sorumluluk alabilmektir. Özgürlük yürüyüşünde yoldaşına dağ ve kalkan olabilmektir. Söylenmeyen sözde bile işitebilmek, hissedebilmek ve doğru anda cevap olabilmektir. Önder APO’nun yoldaşlık mertebesine ulaşabilmek için yoldaşlığın en ayrıntılı güzelliklerini tanımak ve kendinde yaratmak gerekiyor. Önder APO’nun yoldaşlık ilişkisinde en ayrıntılı güzellikleri kadın arkadaşlarla kurduğu yoldaşlık ilişkisinde görmekteyiz. Yoğunlaşma evlerinde kadını yeniden yaratma çabaları, kadın arkadaşları özgür diyaloglara yönlendirmesi ve özgür ilişkilenmenin yaratılması, her konuda kadın arkadaşları bilinçlendirmesi ve derinleştirmesi sonsuz bir güvenle yol alması, en muhteşem bağlılıktır. Önder APO’nun yoldaşlık ilişkisinde esas olan oluşumdur. Önderliğin yoldaşlık topluluğunda yer almak demek, düşüncede ve duyguda her an devrim yaratabilmektir. Yeniden doğuşun heyecanını en ince ayrıntısına kadar anlam ile buluşturabilmektir. İnsanın duygu ve düşünce dünyasını keşfetmek, kişiye ait olmayan ve yaratılmış olan çirkin zihniyeti tanımak anlam eyleminde en önemli adımdır. Özgür diyaloglarda tartışmak bir eylemdir, insanı yeniden yaratma uğraşı bir eylemdir ve Önder APO bu eylemin yaratıcısı, aralıksız sürdürenidir. Önderlik, büyük bir anlam gücü ve çizgisidir. Önderliğin yoldaşlık ilişkilerinde yoldaşını geliştirmek, yoldaşını tamamlamak, karşılıklı almak ve katmak esastır. Bu yüzden eleştiri ve özeleştiri üzerine kurulu bir yaşam sistemi vardır. Bu ilişki düzeyi temsil edilen hakikatten bir parça olmak demektir. Bu hakikatin en büyük sembolü de Önderlik ile Heval Fuat’ın yoldaşlığıdır. Önderlik Heval Fuat için “Ben senin ağzından dökülen her sözcüğe inci değeri veriyorum.” demiştir. Heval Fuat Önderliğin en ilkeli ve bağlı yoldaşlardan biri olup Önderliği anlamak ve felsefesinde derinleşmek için kendini her an yeniden yaratmıştır. Önderlik gerçeği içerisinde her an yaşayandır. Bu hakikat bütünlüğünde yer alanlardan biri de Heval Sara’dır. Önderlik Heval Sara için, “Sen benden daha cesaretlisin“demiştir. Önderlik, Heval Sara’nın düşmana ve ihanet çizgisine karşı olan duruşunu, mücadeledeki cesaretini ve yaşamdaki pes etmeyen kararlığını her zaman taktir etmiş ve örnek göstermiştir. Heval Sara, Önderlikle diyaloglarında, sohbetlerinde hiçbir zaman çekingen olmamıştır, kendini sınırlayıp kalıplara sığdırmamıştır. Paylaşımlarının her zaman doğal, samimi ve dürüst olmasına önem vermiştir. Hatta Önderliğe karşı “dürüst ve samimi olunması gerektiğini” söyleyip, yazdığı raporların sayfalarca, adeta bir romana dönüştüğünü dile getirmiştir. “Güneşin sofrasında bana da yer açın.” diyen, Heval Beritan (Gülnaz Karataş); Önderlikle doğru bir yoldaş olmak istediğini dile getirmiştir. Önderliği anlamayan yoldaşlarına isyan etmiştir, buna karşın Önderliğe yazdığı bir raporunda, ”Önderliğin hayatını romanlaştırmak istediğini” dile getirmiştir. Yoldaşlık ilişkilerinde kendisine her zaman “ilk önce yoldaşım” yaklaşımını esas almıştır; karlı ve soğuk gecelerde üşümemiştir, battaniyesi yoldaşlarını ısıtmıştır. Mevzilerin ön saflarında, zorlu görevlerde önde olmuştur. Ve FEDAİLER, ŞEHİTLER..Özgürlüğün bedelini ödeyenler, Önder APO’nun militan yoldaşları. Heval Zilan, Kürt halkını ölüm uykusundan uyandıran Önderlik gerçeğinin ve tarihin bilincindeydi. Özgürlükte, yaşamakta ve davasında kararlı bir yoldaş. Önderliğe, doğru yoldaşlığa, ülkeye ve yaratılan onca değere karşı verilecek en iyi özeleştirinin doğru bir pratikten geçeceğine inanmıştır. “Keşke canımdan başka verecek bir şeyim olsaydı.” diyen heval Zilan; Yoldaşlarına, kadınlara, ülkesine ve halkına fedai cesareti, inancı ve kararlığını vermiştir. Önderliğe,” Şehide en çok bağlı olan sizsiniz.” demiştir. Önderliğin yoldaşını anlayacağını ve mücadelesini daha da büyüteceğini bilmektedir. Ve Heval Zilan, kendisi de Önderliğe ölümüne bağlıdır, düşmana ve yetersiz yoldaşlığa cevap olmak istemesi bunun yegane kanıtıdır. Önderliğin,”Özgürlük kolay olsaydı Ronahiler, Berivanlar kendini yakmazdı.” sözüne karşılık özgürlüğün kolay kazanılmayacağını bunun savaşımının ve cesaretinin savaşçısı olmak gerektiğine inanmıştır. Bu temelde Berivan, Ronahi ve Beritan yoldaşların yoldaşı, Tanrıçanın yeniden diriliş sembolü olmuştur. Önderliği görmediği halde, onu en çok anlayan bununla yetinmeyip anladığını büyük bir pratiğe çeviren, düşmana ve komploculara cevap olarak gerekli militan yoldaşlığının yaratımıdır Heval ZİLAN. Yoldaşlık sözdür, söz vermektir. Bir sözle başlarsın yolda yürümeye ve daha büyük sözlerin yolcusu, muhaciri olmak için inancını körleştirmek isteyen toz fırtınasına inat durmaksızın yürürsün. Özgür yaşamın sözünü verdiysen, büyük düşünce ve hislerin insanı olmalısın. Yaşamın hakkını veren büyük devrim militanı olmalısın.