Komalen Jinen Ciwan

Tekilden Evrensele: Kadın Enternasyonalizmi

Nuda Elefterya ✍️ Kadın özgürlüğünü merkeze almayan hiçbir toplumsal özgürlük hamlesi gerçek bir devrim olamaz. – Önder APO Kadınlar; yaşamlarında, çelişkilerinde, zorlanmalarında ve hayallerinde görünmez bağlar ile birbirlerine bağlıdırlar. Bahsettiğimiz bağları kadın kimliğinin; ezilen ilk ulus, ilk sınıf, ilk cins oluşu inşa eder, böylece her kadın kendi kimliğinde tüm kadınlara ait bir şeyler taşır. Özgürlük istemi de kadın kimliğinin en çok ortaklaştığı arayıştır. Bazılarımız bu istemin peşine düşeriz, mücadeleye atılırız. Peşine düştüğümüz özgürlük istemine ne kadar sıkı bağlanırsak birbirimize de o kadar yakınlaşır, birbirimizin hayatını o kadar etkiler ve mücadelemizi o kadar büyütürüz. Kadın özgürlük mücadelesinin tarihi, aynı zamanda bizi ayakta tutan mücadele birliğimizin tarihidir. Son zamanlarda farklı coğrafyalarda yaşayan birçok kadın, birbirlerinin yürüttüğü mücadelelerden haberdar oluyor ve birbirinden güç alıyor. Kürt kadınlar, Arap kadınlar, Afgan kadınlar, Meksikalı kadınlar, Ezidi kadınlar, Alevi ve Dürzi kadınlar… Ve daha birçokları, erkek egemen zihniyetin kılık değiştirmiş halleri ile mücadelelerinde her kadını etkilemeye devam ediyorlar. Ülkelerimizdeki siyasi iktidara karşı, sömürgecilere karşı, gerici çetelere karşı… kime karşı olursa olsun saldıranların erkek egemen sistemin bir parçası olduğunu biliyoruz. Topyekun saldıran bu zihniyete ancak topyekun bir kadın özgürlük zihniyeti ile karşı çıkabiliriz. Bu nedenle kadın özgürlük mücadelemizde birlikteliğimizin güçlenmesi önemli bir nokta olmakta. Bildiğimiz en önemli gerçek ne kadar uzak olursa olsun bir kadına karşı gerçekleşen saldırının aslında tüm kadınlara ve topluma karşı olduğudur. O halde her bir saldırıya cevap verecek bu birliktelik, kadın özgürlük zihniyeti etrafında özgür bir toplum inşasını da getirecektir. Bütün bunları düşünür, kendimize yol ve yöntem ararken Önder APO’nun Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’na bakmak yararlı olacaktır. Manifesto’da bahsi geçen toplumsal sorunsallık, komün ve enternasyonal tartışmalarını uluslararası kadın özgürlük mücadelemize uyarladığımızda birçok sonuç çıkarabiliriz. Öncelikle Önder APO’nun Manifesto’da toplumsal sorunsallığı kadın-erkek arasındaki iş bölümüne dayandırması, önceki sistem karşıtı toplumsal hareketlerin özellikle Marksizmin ıskaladığı yeri bizlere işaret etmektedir. Bu durum, sosyalist hareketlerin dayanak noktalarına bir eleştiri olmakla birlikte mücadele yol ve yöntemlerinde yenilenmenin gerekliliğini vurgulamaktadır. Böylece kurulması amaçlanan yeni enternasyonalin önceki dört enternasyonaldan daha fazla kadın özgürlüğüne odaklanacağını söylemek yanlış olmayacaktır. O halde kadın özgürlük mücadelesi bileşenlerinin de kendisini yenileyerek bu enternasyonale katılması gerekir. Önceki enternasyonal birleşimleri başat çelişkiyi üretim araçların sahipliğine sınırlayarak kadınların ezilmişliğini tali olarak görmüş olsalar da Önder APO’nun sosyalizm ölçütünü kadına yaklaşım üzerinden kurması sosyalizm ve kadının ayrılamaz iki gerçek olduğunu bizlere göstermektedir. Marksizmin kadının durumuna oldukça az yer ayırması, feminizmin reel-sosyalizmin yıkılışına denk gelen yükselişi; marksizm ve feminizm arasında çelişkiyi ortaya çıkarmıştır. Feminizmin kadın taraftarlığı, marksizmin işçi taraftarlığı ile ortaya çıkardığı sorunlar bügün kendini sürdürmektedir. Buradan hareketle sosyalizmin kadın özgürlüğüne karşı, feminizmin ise sosyalizme karşı olduğu propaganda edilmektedir. Kendine sosyalist diyen bir çok siyasi parti bugün bile kadın özgürlüğü, özgünlüğü gibi konulara duyarsızdır. Öyle ki feminizmi, liberalizmin yaydığı ‘kimlikçi’ bir hareket olarak değerlendirip onun, işçi sınıfını böldüğü iddia edilmekte. Feminizm ise içinde barındırdığı birçok radikal akıma rağmen en çok liberalizm tarafından kullanılıp, şekilsel özgürlük ile kendini sınırlar hale getirilmiştir. Başlangıcından itibaren kendisini bir toplumsal kurtuluş hareketi olarak gösteremeyip tüm topluma hitap edememiş ve kazanımlar yaratmakla birlikte bazı alanlarda marjinal kalmıştır. Sonuç olarak sosyalizmsiz bir kadın özgürlüğü ile kadın özgürlüğü olmayan bir sosyalizm birbirini dışlar hale gelmektedir. Önder APO bütün bunların tersine, Manifesto’da kadın ile komünü yani kadın ile sosyalizmi birbirinden ayırmadan ele alır. Kadının köleleştirilmesinin tüm toplumun köleleştirilmesi anlamına geldiğini vurgularken neolitiğin yani yerleşik yaşamın gerçekten bir devrim olup olmadığını sorgular. Toplumsal çelişkiyi kadın ve erkek arasındaki iş bölümünden ele alarak özgürlüğü toplumsallaştırmamızın kapısını aralar. Bu hali ile mücadelemiz sadece salt kadıncılıktan ziyade kadın öncülüklü komünal bir toplumsal kurtuluşa evrilir. Uluslararası kadın özgürlük mücadelemize bu şekilde yaklaştığımız takdirde zihinlerimizi esir almaya çalışan erkek egemen zihniyeti daha iyi tespit edip ona komünal bir kadın aklı ile cevap üretebiliriz. Manifesto’da komünün kadın ile bunca ilişkilendirilmesi kendi örgütlülüğümüzü de bu şekilde düzenlememiz için bizi tartışmaya yönlendirir. Kadınlar olarak komün yaşamı aslında bize hiç yabancı değildir. Aksine içinde yaratıcılığımızı geliştirdiğimiz, kendimizi bulduğumuz bir toplumsal yaşam formu olmaktadır. Tarihte de kadın hep komünle anılagelmiş, etrafında komün inşa etmiştir. Böylece mücadele birlikteliğimizde komünü esas almak, komün üzerine düşünmek, onu inşa etmek uluslarası kadın hareketlerinin önceliği olmaktadır. Hali hazırda birçok yerde komün deneyimi yine kadın öncülüğünde yaşanmaktadır. Önemli olan bunun her yere yayılması ve toplumsal yaşam formu olarak yerleşikleşmesidir. Yazı çerçevesine sığdırmaya çalıştığımız konular sınırlı olsa bile enternasyonal kadın birliğinin sağlanması için sayısız tartışmaya ihtiyaç vardır. Cesaretimiz ile birbirimizi etkilemeye devam edeceğimiz bu yeni yıla, kadın özgürlük zihniyetinin kurduğu bağları daha da güçlendireceğimiz bir anlam biçmemiz gerekir. Mücadele sadece bizimle, kendi coğrafyamız ile sınırlı değil. Eğer istersek kendimizin ve dünyadaki her kadının özlemlerinin ne olduğunu hissedebilir ve bu özlemlere cevap verecek gücü kendimizde bulabiliriz. Böylece kadın öncülüğünde demokratik toplumsal kurtuluşu gerçekleştirebiliriz.

Genç Kadınların Direnişi Kar Çiçeklerinin Filizlenmesidir

Laleş Rênas ✍️ Ocak ayı geldi çattı. Beynimizden, yüreğimizden hiç silinmeyen, Kürt halkının bilinç ışığı olan Sakine Cansız, Fidan Doğan, Leyla Şaylemez, Evîn Goyî’ nin anısına minnetle… Kürt halkının genç kadınları için yasın değil, hesap sormanın ayıdır Ocak ayı. Bereket kendini geri çeker toprağına, sular akışını yavaşlatır ya da coşar, dengesini bulmada da zorlanır, kayalıklar çözülmeye başlar, tepelerden küçük taşlar düşmeye başlar. Tanrıçalar, tanrılarla giriştikleri mücadeleye odaklanır. Her fırtınada mücadele artar, her fırtınada mücadele yükselir. Rüzgarlar canlıların yüzlerindeki tüm derilerini yenilemeye çağırır. Varlığı, yeniliğe, düşünmeye, sorgulamaya, arayışa sevk eder. Rüzgar yerden biraz toprak parçası alıp götürür, karlar erimeye çağırır, rüzgarın, yağmurun, insanın çığlığıyla, hızıyla çığlar düşer yükseklerden. Çığ, bir çok çiçeğin üstüne düşer, ağaçlardan düşen tüm yapraklar savrulmaya yön arar. Ama kardelenler, kar çiçekleri açar soğuk dağların bağrında. İşte o zaman yasın değil hesap sormanın günü olduğunu daha iyi anlarsın. Acının derinliğine biçtiğin anlam seni mücadeleye sevk eder. Bunun bedellerinin ağır olduğunu bile bile yürümeye, özgürlük için çarpan kalbini daha iyi örgütlemeye kalkarsın. Kendi avucunda tutarsın yüreğini. O direnişe mecbur olduğunu bilirsin. Çünkü senin sana ait olmadığını bildiğin gibi, kendi varlığının sadece seni taşımadığına ikna olursun. Ve Kürt halkının genç kadınlarına ışık olan büyük direnişçi, sosyalist, özgür kadın Sakine Cansız işte böyle bir anlamla mücadeleye başladı. Emek vere vere, ilmek ilmek, alın teriyle mücadeleyi örerek, kendinden aşka ve özgürlüğe vererek, her fırtınada sağlam bir ağaç gibi olup gövdesinde, bedeninde, köklerinde bir halkın mücadelesini taşıdığını bilerek, karların arasında, soğuk dağların tam ortasında kar çiçeği gibi dirilerek direnmenin yöntemlerini, rotasını, tarzını ve biçimini, rengini belirledi. Bunun bedeli kendi varlığı olsa bile inanarak, yılmadan, bıkmadan, durmadan, beklemeden Kürdistan ülkesine baharı getirmeye iman ederek kavga etti, mücadele etti, savaştı ve yaşadı. Direnişin hikayesini, direnişçilerin nasıl yaşadıklarına bakılarak anlar ve ona göre bir rota çizeriz. Bazı yaşamların keskinliği, her kaosta ortaya koydukları yıldızlaşmanın bedelini bildikçe öğreniriz. Kürt halkının ve kadınlarının hafızasında, belleğinde yer edinen direnişçiler, diğer bir çok direnişçinin yemini, andı olur. Direnişçiliği ortaya koyan, onun şemalini belirleyen etkenlerin başında gelir toprak veya coğrafya. Büyüdüğümüz toprakta yaşananlar, yaşatılanlar, o coğrafyanın hikayeleri, kahramanları, onu tanıtan destanları, türküleri, dengbejileri, onu işleyen şiirleri, kültüründe dile gelen acıları, sevinçleri, zaferleri ve savaşları ile belirler insanın yaşamını. Bunun etkisi en fazla yaşamı var eden kadında belirir. Kürdistan ülkesi kendi ağıtları, kendi kendisinin her şeyi olan direnişiyle hala ayakta ve yürüyor. Bu ağıtların en acısını oluşturan, ezgisiyle yürekte sızı bırakan bir çığlıktır Dersim Direnişi. Bu isim her dile geldiğinde feryatların fısıltıları gelir kulaklara. Oranın insanı, kırların insanlarıdır. Yardımlaşarak, kömünal yaşayarak, sosyalist değerleri yani insani değerleri ahlaki bir duruşla savunarak yaşarlar. Mecburi iskana tabi tutulan Dersim halkı, yıllar sonra sürgünden dönmesine rağmen, kendi aralarında yardımlaşarak, her şeyi paylaşarak yaşamlarını tekrar kurarlar. Ve bunun en emekçi kesimi, yaratıcı gücü, yaşamı katledilen yerden tekrar yeşerten, emek kahramanları kadınlardır. Yaşam öyle bir yerde kendi toprağından yaşamı tekrar yaratmak demekti. Türk Ordusunun kan akıttığı her yerde, kuruyan kanların hafızayı canlandırdığı ve o kuru kanın kefensiz yatan binlerce canı hatırlatan bir kültürle yaşayan oranın kadınlarıdır. Kadınlar, bu emeğin, yaratıcı gücün, toplumu, erkekleri, çocukları komünal yaşama çekmenin en büyük cevap olduğunun, en büyük intikam olduğunun bilincindedir. Her direnişçi kendi coğrafyasının rengini taşır biraz. Kavga, uzun bir yoldur. Direnişçi kadın gerçekliği de Sakine Cansız şahsında asi, kavgacı, sosyalist ve sonuna kadar komünal değerlerin savunucu gücü ve duruşudur. Dersim’deki çocuklar aşiret kimliğinin en belirgin olduğu bir yerde doğar, büyürler. Çocukların kulaklarına; “ Laç deresine bakın, yiğitlerim çatışıyor” ağıtları fısıldandı. Dersim bunun sadece bir örneğidir. Günümüze kadar taşınan bu hakikat Sakine Cansız’ın aydınlatan rotasında ilerleyen, Kürt halkına kazandıran ve kazanan bir çok direnişçi genç kadın tarihin en güzel sayfalarına yazıldılar. Hatırlamanın, unutturmamanın en büyük direniş olduğunu bilerek kavgaya yürüyen genç kadınların destansı yaşamları Kürt kadınlarını tarihin direniş sayfalarına taşıdı, taşıyor, taşıyacak. Hatırlamanın köklerine tutunmakla, onu hissetmekle büyük bir bağı vardır. Bu bağın zayıflaması, hafızanın silinmesi, belleğin ortadan kalkması için uğraşan tecavüz kültürünün yaratıcıları genç kadınların direnişiyle karşılaştıkça kendini bin bir kılıfa bürüyerek saldırıları sürdürmeye devam etmektedir. Kuşkusuz genç kadınlar, tecavüz kültürünün öz savunmayla zayıflatılacağını bildikleri gibi, “nasıl yaşamalı, nasıl mücadele etmeli, nasıl kavga vermeli” sorularını doğru cevaplayarak süreklilik arz eden bir tarzla doğru rotada ilerleyerek onu tamamen nasıl kurutacaklarını biliyorlar. Direnişçi duruşuyla genç kadınlara bu kültürü hatırlatan Leyla Şaylemez, Axîn Mahîr Dîcle, Berîtan Harûn, Bîşeng Brûsk, Sara Hogir Riha, Vejînler, Avzemler, Asyalar, Onurlar gibi sayısız yıldız bu kültürün yaratıcı gücünün eseridir. Nerede olursa olsun olduğu mekanı aşarak, komünal yaşamın yaratıcı gücü olan genç kadınlar bu kültürün yaratıcı gücünün eseridir. Tüm koşulları aşarak, hiçbir gerekçe kafesine sığınmadan sosyalist değerleri koruyanlar, bu yaratıcı gücün eseridir. Kendi komününü, kendi emeğiyle oluşturan, güzellikte ve iyi olanda ısrar eden, duruşu, yaklaşımı ve anlayışıyla moral ve ahlak değerlerini koruyan genç kadınlar bu yaratıcı gücün eseridir. Bugün Kürt halkının evlatları olan genç kadınların isyanı, özgürlük tutkuları, savaşlarda gösterdikleri duruş, sokaklarda faşistlerle olan cesur kavgaları, sınırları tanımayan tempoları, dur durak bilmeden hayatı çoğaltan mücadelelerinin yaratıcı gücü ellerinde, dilinde, bedeninde, ruhunda, kitaplarında, ifadelerinde, duygu ve düşüncelerinde özgürlüğü haykıran ışığın sembolü Önder Apo’dur. Onun ışığı karlar altında soğuk dağların göğsünde direnen tüm kar çiçeklerini dirençli kıldığı gibi, besler ve büyütür de. Tüm mevsimlerin haricinde Ocak ayı, Sakine’nin kavga ayı, Evin’in mücadele ayı, Fidan’ın direniş ayı ve Leyla’nın yaşam ayıdır. Cihanda Önder Apo’nun ışığıyla direnişe yürüyen genç kadınlar için Ocak ayı hesap sorma ayı, ayağa kalma, isyan etme ve özgürlüğü haykırma ayıdır. Çünkü ancak o zaman bu kültür ilerler, bu kültür yaşar, bu kültür zaferlerle kendini yayar. Ve o zaman direnişçi kültür Sakineleşir, Bîşengleşir ve birer kardelen olur.

Yaşamı Örgütlenmenin Adı; İdeolojik ve Politik Olmadır

Sitî Jiyan Mak ✍️ Toplumsal bir varlık olan insan düşünce ve anlam gücü ile oluşumunu sağlamış, hâkim bir sistem haline gelerek de ideolojik kimlikle var olabilmiştir. Apocu ideolojiye baktığımızda da varlığını somut olarak “toplumsallaşan” ideoloji ile gerçekleştirdiğini görebilmekteyiz. Yine toplumsal tarih gerçekliğinden günümüze kadar da ele aldığımızda komünal ideolojinin hiçbir zaman yok olmadığını görebilmekteyiz. Hiçbir zaman doğal toplumda kalmayarak, büyük direnişlerle canlılık arz ettiği için bastırılarak geriye düşmüş olsa da çok büyük direnişlerle günümüze kadar gelmiştir. Toplumun ve dönemin barışı, kardeşliği, paylaşımı bu dönem kavram olarak kutsallaştırdığımız, dile getirdiğimiz halkın dilinden düşmeyen kavramlara dönüşmüştür. Günümüzdeki barış ve kardeşlik kavramları dahi kaynağını buradan almaktadır. Önder Apo da bu süreci “toplumsal barış ve demokrasi” süreci olarak tanımladı. Aslında bu komünal değerlerin tarihsel sürecinden süzülüp gelmedir. Eşitlik, komünal yaşam, kollektif çalışma hepsi bu toplumsal değerlerden gelen kavramlardır. Dikkat edelim, sınıflı toplumda da bir direnişin, geçiş aşamasında bir dengenin olduğunu, Prohometeusların, Spartaküslerin, Afroditlerin, İnannaların, Tiamatların bir direnişi söz konusudur. Dinler tarihinde de yine öyledir. Mistik hareketlerin, tarikatların, Rönesans’ta o kaos aralığında yine komünal ideolojinin kendisini ifade edişi bu değerlerin gün yüzüne çıkışı var. Kapitalizm döneminde de böyledir. Özellikle 200 yıllık bir süreçte çevre hareketleri çok gelişmiş, ekolojik hareketler, çeşitli etnik örgütlenmeler çok fazla gelişmiştir. Yine, feminist hareketler çıkış itibariyle komünal çıkışlardır. Kuşkusuz ilk çıkışları gibi kalmayarak parçalanmış, sınıf ideolojisine göre şekil alanlar ve bu anlamda eleştirdiğimiz hareketler vardır, fakat ilk çıkışları komünal değerlerin kendisini dışa vuruşudur. Sonuç olarak demokratik komünal ideolojiyle, sınıflı toplum ideolojisinin çatışmasını bugün de çok yoğun bir şekilde görmekteyiz. Özgürlük hareketinin ilk çıkışını ele aldığımızda da sınıflı toplum ideolojisi, devlet-iktidar anlayışı esastı. Paradigma değişimi ve Önder Apo savunmalarıyla birlikte komünal ideoloji tarihsel ve sosyolojik netliğine ulaşmıştır. Fakat halen de reel sosyalizm ve liberalizm ile ciddi bir mücadele hali vardır. Bu anlamda demokratik komünal ideolojiyi tamamen yaşama durumu yoktur. Esasında komünal ideolojiyle, devlet-iktidar ideolojisinin çok ciddi bir çatışma haline şahitlik etmekteyiz. Politika da ideolojiyi yaşama geçirmede güçlü yol ve yöntemleri devreye koymadır. Bir ideolojiyi yaşamsal kılmak için de politik araçları çok güçlü bir şekilde kullanmayı gerektirmektedir. Bu anlamda politika, ideolojinin pratik yaşama geçebilmesi için en büyük ihtiyaç olmaktadır. İdeolojik ve politik öncü gerçekliği de böylesi süreçlerde rol oynamaktadır. Bu nedenle sadece ideolojik olma yetmemektedir. Önderliğimizin dikkat çektiği ideolojik, politik cesarete sahip öncülüğü gerçekleştirmek büyük bir elzem olmaktadır. Politika tanımlamasının birçoğu devlet zihniyetli tanımlamalardır. Bazı kaynaklarda; “doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösterme” bu anlamda yalan üzerinden toplumun güvenini kazanma, kitleleri etkileme, bunun üzerinden kendi ideolojisini, siyasetini yürütme ve kitle desteğini kazanmak için birçok yalana başvurmadır. Diğer tanımı devlet tarafından yapılan bütün faaliyetleri kamu, askeri ve güvenlik çalışmaları birçok noktada devlet faaliyetlerinin tümüne politika tanımı denilmektedir. Bir tanımlama da Arapça da seyis kavramından gelmektedir. Terbiye etme, toplumu terbiye etme olarak değerlendirilmektedir. Bir toplumu ne kadar terbiye ediyorsan yürütmüş olduğun politika da o kadar gelişmiştir. Çünkü toplum birçok şeyin bilincinde değildir. Seyis kavramı da buradan gelmektedir. Yine farklı bir tanımlama özellikle Yunanistan’da polise, şehrin yönetilmesi, sitelerin yönetilmesi anlamında kullanılmaktadır. Yani kent devletleri ve şehir devletlerinin yönetim faaliyetlerinin tümüne politika deniliyor. Yine doğu uygarlıklarından birçok tanımlama devlet yönetimiyle ilgili tanımlamalardır. İngiliz dilinde, Polit- polite anlamında kullanılmaktadır. Yani siyaset bir anlayış, bir eylem, bir program ve bir kişinin, gurubun, hükümetin eylem biçimidir. Çeşitli tanımlamalarda siyaset, güç, yetki denetim mekanizması olarak tanımlanıyor. Kısacası güçlüysen, yetkiyle çok fazla donanmışsan bir de denetim erkin varsa politika yapıyorsun demektir. İktidar, otorite, güç devlet anlamında kullanılmaktadır. Yine politika bir savaştır, bir çatışma biçimidir. Düşüncelerin çatışmasıdır, askeri güçlerin çatışmasıdır, bunların bütün faaliyetlerine politika diye tanımlama getirilmiştir. Toplumsal uyumu sağlayan ilişkilerin bütününe de politika denilmektedir. Kendince bir takım demokratik normlarda kullanarak bu tür ve çok farklı tanımlamamalar var. Toplumu etkileme, toplum üzerinde egemenlik kurma yine toplum ilişkilerini düzenleme, toplumun tüm yeraltı kaynaklarının üzerinden hegemonya geliştirme amacıyla ortaklaştığı yanlar da vardır. Yani bir yönetim biçimi, bir güç erki olarak da değerlendirilmektedir. Yani bu anlamda ortaklaşan yanlar bulunmaktadır. Önder Apo politikayı, yaşamsal faaliyetlerin bütünü olarak tanımlamaktadır. İnsan, zihinsel, bedensel ve duygusal olarak bir bütünlüğü ifade etmektedir. Bu anlamda bütün hareketlere ve davranışlara inandığı bir ideoloji var. Sisteme kavuşmuş iradi ve toplumsal bir güç olan ideoloji, neye inanıyorsan ve bilimsel olarak neyi anlamak istiyorsan, neyi yapmak istiyorsan onu iradeye kavuşturup yaşamda uygulamadır. Yaşamda uygulama biçimi de politika olmaktadır. Bu anlamda Önder Apo’nun politika anlayışı yaşamın bütün faaliyetleri olmaktadır. Yine Önderliğin politika anlayışında karar mekanizması çok güçlüdür. Bu kararlaşma ve irade olmak, sadece bir bireye ve guruba ait değildir. Geçmişte bir halk, toplum adına yürütülen bir politika vardı. Fakat Önderlik bunu da değiştirerek, – halk kendi kendisine politika yapmalı- halkın iradesi ve halkın karar mekanizmasında yer edinmesi ve kendi politikasını kendisinin belirlemesi anlayışını geliştirmiştir. Bu anlamda geçmişteki gibi bir halk adına politika yapma gerçekçi olmamaktadır. Halkın iradesinin olacağı, karar mekanizmasının olabileceği tüm faaliyetleri Önder APO politika olarak değerlendirmektedir. Yine Önderlikteki politika canlıdır. Halka ait olanı halka geri verme olayıdır. Topluma ait olan her şeyi siyaset ve sosyal alana kadar halka geri vermedir. Komünal değerler içerisinde ve komünal değerleri güçlendiren temelde yapılan tüm faaliyetler olmaktadır. Komünal siyaseti güçlendirme, toplum ve birey iradesini güçlendirme anlamında da bütün bireylere rol düşmektedir. Kısacası manifesto ile birlikte Önder APO pozitif görevlerimizi bizlere belirterek “negatif görevler bitti sıra pozitif görevlerde” diyerek görev ve sorumluluklarımızı en açık ve net bir şekilde önümüze koymuştur. Komün örgütlenmesinden, politik öncü gerçekliğine dikkat çekerek yeni sürecin katılım tarzını belirlemiştir. Bunu tüm militan yapısı, yurtsever ve enternasyonal kesimler içinde de belirtmiştir. Varlığı inkâr edilen bir halkın, varlığını ispatlaması ve şimdi de bu halka özgürlük bilincinin verilmesi, Kürt aklının geliştirilmesi ile sağlanacaktır. Çözüm gücünün, yol ve yöntemleri Önderlik öncülüğünde geliştirilmektedir. Önderlik ısrarla komünden bahsetmektedir. Bir organizasyon içinde tüm yaşamını örgütleme de bir komün örgütlenmesi, politik örgütlenme olmaktadır. Yurtseverlik ölçülerinin büyütülmesi, toplumsal değerlerin geliştirilmesi de pozitif görevlerin bir başlangıcı olmaktadır. Yine etik değerlerin, ahlak normlarının güçlü olduğu yerlerde komünal politika geliştirilir. Günümüz toplum gerçekliğinde sınıflı toplumun ahlak ve etik değerlere yaklaşımı korkunç derecededir. Çok ciddi toplumsal çöküntüler ve toplumda ciddi çürümeler yaşanmaktadır. Kadına, gençliğe, ekolojiye yaklaşımda ahlak sorunları yaşanılmaktadır. Önderliğin politika anlayışında çok güçlü bir toplumsal ahlak, etik değerler vardır. Doğal toplum gerçekliğine baktığımızda da, politikanın köklerinin görebilmekteyiz. Yaşamın düzenlenmesi orada bir

Yeni Yılı Demokratik Toplum Aşkı ile Karşılayan Tüm Genç Kadınlara!

Zinarîn Cûdî’nin Kaleminden Öncelikle siz değerli genç kadınların ve yurtsever genç kadın okuyucularının yeni direniş, örgütlülük ve mücadele yılını kutluyoruz. Bu yılın Özgürlük umutlarına ve özgür yarınlara yeni bir kapı aralayarak, demokratik toplum inşasında zaferin yılı olacağına olan inancımızla siz değerli genç kadınları selamlıyoruz. 2025 yılı mücadele yılımız açısından çok önemli bir yıl olarak tarih sayfalarına kaydedilmiştir. Eminiz sizlerde en derinden duygularınızla hissettiniz ki, 2025 yılı Önder APO’nun fiziki özgürlüğüne en fazla yaklaştığımız bir yıl olmuştur. Hiç şüphesiz 26 yıldan sonra Önderliğimizin sesini duymak ve görüntüsünü izlemek bizdeki derin özlemleri daha da arttırmıştır. Sadece sesini duymak ya da videosunu izlemek tabi ki de yetmez. Bizler Önder APO ile birlikte özgür bir yaşamı örmek istiyoruz. 27. Yılına girmiş olan İmralı işkence sistemine artık tahammülümüz kalmamıştır. Önderliğimiz Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu ile bu yıl mücadele yöntemimizi, paradigmamızı daha da derinleştirmiştir ve bu tarihi manifesto ile birçok görev ve çalışmayı önümüze koymuştur. Hiç şüphesiz Önder APO’nun fiziki özgürlüğünü sağlayabilmek için esas görevimiz; demokratik toplumu inşada öncülük rolümüzü pratiğe geçirmektir. Bu görevlerimizi yerine getirerek 2026 yılını tarihi zirvelerde bir yıl olarak işleyebiliriz. Yeni yıl diyoruz, o halde yeniliklerin sahibi olmalıyız, yenilikler yaratmaz ve örgütlemez isek diğer yıllarımızdan nasıl bir farkı olabilir ki? Tabi ki bu yaratım ve yenilik ilk önce insanın kendisinden başlayarak oluşturacağı bir başlangıçtır. Bizler özgürlük tutkunu genç kadınlar olarak yıllardır mücadele felsefemizden şunu öğrendik ki; kadın her zaman yeniye adım atma cesaretini gösteren, değişime ve dönüşüme gebe, canlılık ile özdeş bir anlamın sahibidir. Bu anlamı her birimiz kendimizde büyütürsek, toplumumuzda ve halkımızda da büyütebiliriz. Yazılmamış tarih bizlere bu gerçekliği, tüm komünal değerlerin oluşumunda bir kez daha göstermekte ve ispatlamaktadır. Kadının insan olarak kendine ve doğaya biçtiği anlam toplumsallığı oluşturdu, bu sebepledir ki insanlık tarihi kadının anlamı arama ve bulma tarihidir. Bizler tarihin bu kolundan akarken sadece sürüklenen olmamalıyız, nereye nasıl aktığımızı bilip adeta taşarcasına, görkemli bir şelale gibi akmalıyız. Değerli Genç Kadınlar; 2014 yılında özel savaş ve katliam politikaları ile Kürdistan halkının ve Özgürlük hareketinin tasfiyesi amacı ile devreye konulan Çöktürme Planı, gerillanın ve direnişçi halkımızın 10 yılı aşkındır yoğun bir şekilde yürüttüğü muhteşem direnişi ile hiç şüphesiz büyük bir darbe almıştır. Fakat şunu unutmamalıyız ki Önderliğimiz öncülüğünde geliştirilen Barış ve Demokratik Toplum hamlesine karşın, halen Çöktürme Planı devrededir. Evet, meclis komisyonundan bir heyet görüşme gerçekleştirdi, tabi ki bu tarihi bir durum, çünkü Kürdistan direniş tarihinde bu ilk kez yaşanan bir durumdur. 52 yıllık direniş tarihimizde komisyon heyetinin İmralı’ya gidip Önderlik ile görüşme gerçekleştirmesi elde edilen bir kazanımdır. Fakat bizi ilgilendiren Önderliğin durumudur, 1 yılı aşkındır gelişen döneme rağmen Önderliğimizin fiziki özgürlüğüne ilişkin değişen hiçbir şey yoktur. Bir yandan demokrasi, komisyon, yasa tartışmaları fakat bunun yanı sıra geliştirilen özel savaş saldırıları, kadına yönelik şiddet politikaları, doğa katliamları, siyasi soykırımlar, yasaklar… 27 Şubat çağrısı ile birlikte herkes diğer ülkelerde gelişen entegrasyon, demokratik süreçleri örnek veriyor; Katalonya, İrlanda, Kolombiya ve birçok örnek daha… Fakat 2025 yılında gelişen dönemler bizlere göstermektedir ki, burada gelişen dönem hiçbir ülkeninkine benzemeyecektir. Çünkü halk gerçekliğimiz ve yürüttüğümüz 52 yıllık mücadele ve savaş süreci de bu örneklerden çok farklıdır. Şunu unutmamalıyız ki bizlere düşen görevleri bazı süreçleri bekleyerek, gözlemleyerek sekteye uğratmış oluruz ve bu Önderliğimizin elini zayıflatır. Beklemek ve gençlik, birbirine zıt kavramlardır. Yaratıcılık, oluşturma, eylemsellik, inşa etme, komünleşme, örgütleme bizim esas kavramlarımız ve yeni yılda esas gündemimizdir. 10 yılı aşan bir direniş ve mücadele ısrarı ile barış ve demokratik toplum sürecini başarıya ulaştırabiliriz. Bu temelde Önderliğimizin de belirttiği ‘Ne kadar örgütlüysen o kadar varsın’ belirlemesi ile örgütlü olma ve komün olma kavramlarına özgürlük ile özdeş bir anlam yüklemeliyiz. Örgütlüysek özgürlükten bahsedebiliriz. Örgütlüysek toplumsallıktan bahsedebiliriz. Örgütlü olmak için farklı kavramlara, teorilere ya da uzun belirlemelere ihtiyaç yoktur. Yaşamın anlamını ve amacını belirleyip insan olarak bu değerler etrafında birlik olmamız bu örgütlü bilinci ifade etmektedir. Örgütlü olursak toplum içindeki şiddeti, kadın katliamlarını, doğa talanlarını ve adaletsizlikleri durdurabiliriz. 2025 yılında üniversitelerde, köylerde, mahallelerde fuhuşa, uyuşturucuya, özel savaş saldırılarına karşı güçlü bir birliktelik açığa çıkmıştır. Bu hem Xeta JIN öncülüğünde Rojin Kabaiş’in faillerinin yargılanması istemi, hem ŞIYAR BE! platformuyla uyuşturucu tacirlerine ve çetecilere karşı gösterilen mücadelede, hem de Dersim’de Botan’da gelişen doğa katliamlarına karşı yükseltilen direnişte damgasını vurmuştur. Kürdistan halkı onurlu bir şekilde şehitlerini omuzlarına almış tüm yıldırma saldırılarına karşın onları sonsuzluğa uğurlamıştır. Hiç şüphesiz gelişen saldırılar karşısında gösterilen tutum çok değerlidir. Fakat genç kadınlar olarak bu direnişi daha da yükseltmeliyiz. Önderliğimiz 27 Şubattaki yaptığı çağrıda 1. madde de ‘’Herkesin üzerine düşeni yapması’’nı belirtti. Genç kadınlar olarak bizlerin üzerine düşen görevler nelerdir? Kendimizle bu monoloğu geliştirip yapmamız gerekenleri doğru ve içtenlikle kavramalıyız. Bu yıl zaferin elde edilmesi için kaçınılmaz fırsatlar sunmaktadır. Önderliğimizin fiziki özgürlüğünü gerçekleştirmek ve şubat ayına yaklaştığımız şu süreçlerde bu şubatı diğer şubatlardan farklı karşılamak için esasımız örgütlü olmaktır. ‘Birey özgürleştiği oranda toplum, toplum özgürleştiği oranda birey özgür olabilir’ diye seslenirken, Önderliğimiz, bizim örgütlülük düzeyimizin Önder APO’nun fiziki özgürlüğünü de getireceğini belirtmektedir. Haksızlığa, katliama, kanunsuzluğa, kırıma karşı birlik olmak, komün olmak ve adaletli, güzel ve demokratik olanı inşa etmek özgürlük değil de nedir? İnsanlıkta ısrar böyle bir eylemselliği ve öz savunma bilincini gerektirir, fazla söze gerek duymadan, sosyalizmin özü budur. Mücadelede emek vererek öncüleşen genç kadınlar; Evet kadın olmak mücadele ile eş değerdir. Başta da belirttiğimiz gibi kadın anlamı arayandır, en anlamlı şeylerde hep en derinlerdedir. Tarihin derinliklerinde, toprağın derinliklerinde, denizin derinliklerinde, kitabın derinliklerinde ya da bir insanın kalbinin, fikrinin duygularının derinliklerinde… Bu derinlere ulaşmak ve her kadının yüreğine, acılarına, sevgilerine, komünal ruhuna dokunmak ve ortak değerler etrafında o derinliklerden; birlikteliğe, mücadeleye, örgütlülüğe çekmek bizlerin görevi. Bizleri de çeken bir kadın değil miydi? Hep Kavgaydı Yaşamım diyerek bizlere tek başına, yılmadan ‘’ güzel olan arayış, ararken bu güzelliği anlamak’’ diyerek yol gösteren Sakine Cansız. Şehid Sara’nın mücadelesi Dersimden başlayarak tüm Kürdistan’a ve Dünyaya yayılan kadın mücadelesi; ev ev, fabrikalardan, üniversitelere, zindanlardan dağlara, metropollere, köylere ve her köşeye sinen direnişinin o efsuni kokusu bizleri nasıl da büyüledi… Leyla Şaylemez’i, Fidan Doğan’ı, Sakine Cansız’ı ve ikinci paris Katliamında şehit verdiğimiz Evin Goyi’yi tabiki de görkemli bir şekilde anmalı ve hesabını sormalıyız fakat sadece anmak yeterli olmaz. Onların mücadele duruşlarını, kişiliklerini, yarattıkları kadın özgürlük tarihini de iyi okumalı, anlamalı ve sahip

Yurtsever Genç Kadın Dergisi Ocak – Şubat Sayısı Çıktı

Yurtsever Genç Kadın dergimiz 2026 yılının Ocak-Şubat sayısında, “NEGATİF GÖREVLER BİTTİ, SIRA POZİTİF GÖREVLERDE” şiarıyla okurlarıyla buluşuyor. Dergimiz “Pozitif Görevler” teması ile yeni yılın ilk sayısında yeniden sizlerle. Yeni süreçte pozitif inşa görevlerini konu alan dergimizde, 9 Ocak Katliamını ve Uluslararası Komployu konu alan “Kadının Özgürleşmesi Sakine’nin Mücadelesidir” adlı önderlik talimatı yer alıyor. “Yeni Yılı Demokratik Toplum Aşkı İle Karşılayan Tüm Genç Kadınlara!” adlı genç kadın perspektifi ve “Toplumsallığı Yaratmak Temel Görevimizdir” adlı üniversite perspektifini de sizlerle paylaşıyoruz. Dosya kategorisinde komplo gerçekliğine, Kadının kaleminden bölümünde ise Negatif-Pozitif Düşünce tarzı ve sonuçlarına yer verdik. Dergimizin ideoloji bölümünde genç kadınlara yönelik pozitif görevleri açımlayan “Yaşamı Örgütlemenin Adı, İdeolojik ve Politik Olmaktır.” adlı yazımızı sizlerle buluşturuyoruz. Yurtsever genç kadın dergimiz, yeni yılın diğer sayılarında özgürlük arayışçılarına ışık olmaya devam edecektir. Yeni bir sayıda buluşuncaya dek genç kalın genç yaşayın!

Yurtsever Genç Kadın Dergisinin Kasım- Aralık Sayısı Çıktı

Yurtsever Genç Kadın dergimiz Kasım-Aralık sayısında jineoloji temasıyla okurlarıyla buluşuyor. “Jineolojik bakış açısıyla demokratik toplum inşasına” şiarıyla hazırladığımız dergimizin bu sayısında ilk yazı Önder APO’nun toplumsal sorunsallığa jineolojiyle cevap aradığı perspektif olurken genç kadınlar için kaleme aldığımız perspektifi de sizlerle paylaşıyoruz. Dergimizin dosya bölümünde ise Pelşîn Tolhildan’ın kaleme aldığı öz savunmanın direği, duygusal öz savunma başlıklı yazıyı ve Önder APO’nun PKK şehitlerine dair değerlendirmelerini siz değerli yurtsever genç kadınlarla buluşturuyoruz. Yurtsever Genç Kadın dergimiz bu sayısında jineoloji akademisi üyesi Zozan Sima ile yaptığımız söyleşiyi ve Heja Zerya’nın “Anlamlı yaşam bilimi: Jineoloji” adlı yazısını sizlerle paylaşıyoruz. Üniversite kategorisinde “Hangi coğrafyanın kadınlarıyız” başlıklı perspektifi ile de siz genç kadınlara yol ve yöntemler öneriyor. Daha birçok kategori ile siz değerli okuyucularımız için hazırladığımız dergimiz bu sayısında genç kadınlara demokratik toplum inşasında jineolojik bir bakış açısı sunmayı amaçlıyor. Dergimize aşağıdaki adreslerden ulaşabilirsiniz. Gelecek yılda yeni sayımızda buluşuncaya dek genç kalın genç yaşayın.  

APOCU DÖNÜŞÜM BİLİMİ, YÖNTEMİ VE JİNEOLOJİ!

İnsan, nasıl ki çocukluk çağlarında hep bir yaşam ve bilgi merakı içindeyse, soruları çok ve arayışları yoğunsa, insanlığın ilk oluşum çağlarında da yoğun bir merak içindedir, sorularla doludur. Aslında buna insan olmaktan, toplum olmaktan kaynaklı arayış ve merak demek daha doğru olacaktır. Çocukken de, gençken de, olgunluk ve yaşlılık çağlarındayken de insan hep bir arayış içinde iken; tarih boyunca toplumlar, kültürler, farklı kimlikler de sürekli bir arayış içinde olmuşlardır. Arayışların en genel anlamda zayıfladığı, hatta neredeyse bitti denildiği yer ve zamanda bile, mutlaka arayan, hisseden, duyan, gören, bilmek isteyen hakikat arayışçıları olmuştur. Bu, olmazsa olmaz bir aşk, tutku olarak daima yaşanmış, büyük bedeller ödenerek hakikat haline gelinmiştir. Hakikat arayışı çok önemli olmakla birlikte, en az onun kadar önemli olan diğer bir konu da hakikate ulaşma yöntemidir. Yöntemsiz bir hakikat arayışı, daha doğrusu hakikat kavuşması mümkün değildir. Hakikati arayabilirsin, soruların çok da olabilir, ancak ona ulaşmanın yol ve yöntemi yoksa, bu sadece bir niyet, hayal veya soyut bir fikir mezarlığı olmanın ötesine geçemez. Bu nedenle hakikatte yöntem, olmazsa olmaz bir ilke, oluş diyalektiğidir. Bu kapsamda insanlık tarihi boyunca mitolojik, dini, felsefi ve bilimsel yöntem olarak dört temel biçim açığa çıkmıştır. Her bir yöntem hayatın ve evrenin bilinmezliklerini bilmeye, anlamlandırmaya; kendisince iyiyi, doğruyu, güzeli, anlamlı olanı, farklılıklarıyla bir ve bütün olanı bulmaya çalışmıştır. Kürdistan tarihinde de şüphesiz bu arayış serüveninin çok yönlü ve zengin isimleri, yüzleri vardır. Proto Kürt tarihi, örtük tarih ve inkar tarihi, bu serüvenin inanılmaz zenginliğini ve yaygınlığını sunmaktadır, ancak örtülü kaldığı ve inkar edildiği için hala bir çok yönüyle keşfedilmeyi, yeniden anlamlandırılmayı beklemektedir. İşte APOCU düşünce tarzı, APOCU felsefe dediğimiz gerçeklik de Kürdün ve insanlığın, kadınlığın örtük tarihinin örtüsünü kaldırmaya, ölümden beter yok sayılmaya, inkar edilmeye karşı varlığını ispatlamayı ve onu özgürleştirmeyi esas alan bir hakikat yolu, yöntemidir. Ki bu yöntem, Önder APO’nun çocukluğundan bugüne kadar birbirinden kopmayan, bilakis her defasında birbirini tamamlama ve süreklileştirme temelinde yürüyen bir hakikat yöntemidir. Her anı büyük bir merak, soru, şüphe, arayış, sarsılma, ısrar, kararlılık, yıkma ve inşa, dönüşüm, genel olarak doğru olana ulaşma ama ulaştığıyla da yetinmeme ile geçen bir yaşam, yürüyüş ve hakikate ulaşma savaşıdır bu. Yöntemi, kendi yaşam mücadelesiyle, öz tecrübesiyle, her bir aşamasını anlamlandırıp diğerine bağlayarak, sürekli büyütüp besleyerek geliştirmiştir Önder APO. Bu nedenle APOCULUK Kürdistan’da, Ortadoğu’da ve bugün dünyada bir düşünce, bir yaşam ve bir mücadele tarzı, stratejisi olarak ifadesini bulmuştur. APOCULUK, insanı, doğayı, yaşamı, ben ve ötekini, biz gerçekliğini, hayatın organizasyonel-ilişkisel gerçeğini her anında soran sorgulayan, mevcut olanı kabul etmeyip doğrusu, hakikati hangisidir diye sorup cevabını kendinden başlayarak ve hevalleriyle, toplumuyla paylaşarak veren, derinleştiren bir tarzdır. Hakikate, insanlık tarihinin açığa çıkarmış olduğu tüm değerlerle ve yine mitoloji, dini, felsefi ve bilimsel yöntemleri iç içe geçirerek bütünlüklü ulaşmayı esas alan bir çizgidir. APOCU tarzda, yöntemler birbirinden koparılamaz, yöntemleri birbirinden koparmak, hakikati parçalamak anlamına gelir ki bu da hayatın doğrularından insanı uzaklaştırır. Biz buna Demokratik Modernite Paradigmasının bilim yöntemi de diyebiliriz, Önder APO şahsında ve tarzında hayat bulan bir yöntemdir. Somuttur. Önder APO, tüm mücadele hayatı boyunca bilimci yöntemi değil bilimsel yöntemi esas almış, bu bilimsel yöntemi mitolojik, dini ve felsefik hakikatlerle besleyerek kendine has bir tarzı açığa çıkarmıştır. Özellikle de çözümleme diye ifade ettiğimiz yöntem, bunun en bilinen, görünen yanı olmaktadır. Çözümleme bir açıdan analiz anlamına da gelir, ancak bu analiz yöntemi kuru, parçalayan, dogmatik ve statik bir tarzda değildir. Bilakis bu analiz yöntemi sosyolojiden tutalım psikolojiye, arkeolojiye, tarihe, pedagojiye, ontolojiden epistemolojiye, metodolojiye kadar uzanan, tüm bunları kendi içine alan ve yoğuran bir yöntem olmaktadır. Bu bilim alanları tek tek böyle isimlendirilmez, ancak uygulanan yöntem tam da bunların başarılı bir bileşkesi, sentezidir. Bir insanı ele alıştan tutalım da tarihi, coğrafyayı, kültürü, sosyolojiyi, politikayı, psikolojiyi, fiziği, mikro ve makro kozmosu, doğayı bütünlüğü içinde kavramaya çalışan yöntemiyle hakikate kolektif ya da komünal tarzda ulaşmayı esas alır. Aslında tüm bunların toplamına; tüm yöntemleri içine alan bilimsel yöntemiyle APOCU’luğa, DÖNÜŞÜM BİLİMİ VE YÖNTEMİ demek de yerinde olacaktır. İnsanın, doğanın, evrenin hakikatine komünal zihniyet ile bütünlüklü bir bakış açısıyla ulaşma yöntemi, beraberinde muazzam bir değişim-dönüşüm mücadelesini getirmektedir. Elli iki yıllık mücadele tarihimizin açığa çıkarmış olduğu en temel değerlerden biri de bu olmuştur. Ki bu yönüyle gerçekten de insanda, toplumda değişim-dönüşümün bilimsel değerleri açığa çıkarılmıştır. Yazımızın konusu olan “Jineolojinin APOCU felsefedeki yeri nedir?” sorusunu da bu DÖNÜŞÜM BİLİMİ ve DÖNÜŞÜM YÖNTEMİ, yine hakikatin bütünlüğü kavramsallaşması etrafında cevaplandırmaya çalışacağız. Hakikatin çeşitliliği içeren ancak bütünlüklü bir yapısı olduğu gözlerimizin önündeki bir gerçektir. Her türlü varlık-varoluş, ilişki ve çelişki gerçekliği ile özgün-özerk ve genel-bütünlüklü yapısallığı ile hakikatin varoluşuna vesile olur. İnsan toplumu açısından bu durumu ele aldığımızda, toplumun esas bir çeşitlenmesi olan kadınlık ve erkeklik olgusu, ilişki ve çelişkisiyle karşımıza çıkar. İnsan toplumunun hakikati bu her iki cinsin ilişki ve çelişkisi ile anlam bulur ya da anlamsızlaşır. Onbinlerce yıla yayılan erkek egemenlikçi zihniyet ve sistem, toplumun anlamını yaratan bu ilişki ve çelişki diyalektiğini dengesizleştirmiş, kadını ontolojik (varlık) olarak paramparça edip nesneleştirirken, epistemolojik (bilgi-akıl-duygu) olarak da inkar edip anlamsızlaştırmış, yani köleleştirmiştir. Kadın bedensel ve ruhsal olarak kimliğini kaybetmiştir. İşte APOCU düşünce tarzı ve bunun geliştirdiği dönüşüm bilim ve yöntemi, inkar edilen Kürt hakikatini açığa çıkarmayı esas alırken daha derinden inkar edilen ve sömürülen kadın hakikatini de açığa çıkarmayı, özgürleşmeye doğru dönüştürmeyi esas almıştır. Elli iki yıllık PKK tarihi, aynı zamanda bu gerçekliğin büyük bedellerle bu değerleri açığa çıkardığı, toplumsallaştırdığı, komünleştirdiği bir tarih olmuştur. Biz tüm bunları bilimsel ve yöntemsel yaklaşımdan bağımsız ele alamayız. Jineoloji, işte açığa çıkan tüm bu değerlerin bilimsel analize tabi tutulması, bunun tarihsel geçmişinin kadın gözüyle analiz edilmesi, günümüzdeki tortu ve kalıntılarının görünür hale getirilmesi ve bu tortulardan özgürlük değerlerinin geliştirilmesini esas alır. Bunun için, toplumsal hakikatinden koparmadan kadın gerçekliğine odaklanır. Yani jin’i jiyan’dan koparmaz, bilakis jin’i jiyan’la bütünlüklü ele alarak özgürlük mücadelesinin başaracağını bilir ve yöntemlerini de buna göre belirler. İşte burada APOCU felsefe ve düşünce tarzında ortaya çıkmış olan sosyolojik çözümleme yöntemi, jineolojinin de esas aldığı bir yöntem olur. Kadını, hayat verdiği ve hayat bulduğu toplumsal yaşam ile bütünlüklü ele alarak, özgürleşme mücadelesini, stratejisini, politikasını, kişilik yapılanmasını, stilini, tarzını buna göre belirlemeye, daimi olarak sosyolojik çözümlemesini yapmaya çalışır. Elbette ki on binlerce yılın erkek egemenliği, toplumsallığı negatifleştirmiş, parçalamış, ahlaki ve politik

Yaşayan ve Yaşatan Akıl; Toplumsal Akıl

  YAŞAYAN VE YAŞATAN AKIL, TOPLUMSAL AKIL Roşan Semsûr Akıl, ufuk, havsala, irfan, basiret, zihin, izan gibi birçok farklı karşılayanla günlük yaşamda kullandığımız bir kavram olmasının yanında felsefede de çıkar karşımıza. Aklın doğası ve beyinle olan ilişkisi, akıl-beden ikilemi asırlardır felsefenin temel konuları arasında yer almıştır. Yaratılışçılar, aklın gelişmiş biçimde ve birden ortaya çıktığına yani aklın, kutsal yaratılışın bir parçası olduğuna inanırlarken, karşıt olarak aklın uzun bir evrim sürecinden geçtiğini ve doğaüstü güçlere gereksinmeden açıklanabileceğini savunan görüşler de olmuştur. İlk filozoflardan Herakleitos MÖ. 5.yüzyılda varlık anlayışının temeline koyduğu logos sözcüğünü akıl, ölçü gibi anlamlara gelecek şekilde kullanırken, aklı, evreni bir bütün olarak kuran ve hareket ettiren ilke olarak tanımladı. Aristotales, akıl, maddenin nasıl ve neden olduğu gibi oluştuğu, neden öyle kalmayıp değiştiği sorularının cevabıdır derken, Sokrates, “insanı insan yapan şey psukhe olup, psukhe’nin özü akıldır. Erdem, yalnızca insana özgü olan akılla ilgilidir. Aklın en önemli fonksiyonu, tıpkı zanaatkârın araçlarını bir şey yaratmak için iyi kullanması ve yönetmesi gibi, onun bireyin hayatını yönetmesi, yönlendirmesi ve düzenlemesidir” der. “Sorgulanmamış hayat yaşanmaya değer olmayan hayattır” derken de aklın yönetme, yönlendirme ve düzenleme özelliğine vurgu yapar. Aydınlanma filozoflarından olan Kant ise aklın, ahlakın kaynağı olduğuna inanıyordu. Aklın bu tanımlamalarına baktığımızda, erdem, araştırma, yaratma, yönlendirme, yaratıcılık gibi kadını ve erkeği kapsayan, tüm insanlık için olan birçok vasıf görürüz. Peki ne oldu da tarihin seyri ortak aklı erkek aklı ve kadın aklı diye bir ayrışmaya götürdü ve günümüze gelindiğinde erkek aklına meyillendi. Aklı, erkek ve kadın diye cinslere ayırmanın doğruluğu, “erkek aklı” ya da kadın aklı, ifadesiyle neyin kastedildiği tartışılması gereken konulardır. Önder Apo`nun hakikate ulaşmada yöntem olarak ortaya koyduğu mitoloji, din, felsefe ve bilimle gelişen insan, büyük bir tecrübe ve toplumsal bir akıl oluşturdu. Fakat insanlığın ortak ürünü olan akıl, Sümer mitolojisinden bu yana erkeklik argümanlarıyla dizayn edildi. Erkek egemen kültür kadını, akıl ve bilgi dünyasından dışlayarak aklı bir cinsin buyruğu altına aldı. Akıl, esnek ve kendi üzerine düşünebilen özel bir olgu olsa da, norm ve kavramsallaştırmalarla gelişir. Bu norm ve kavramsallaştırmalar da insanlara nasıl düşüneceklerini, nasıl yaşayacaklarını öğütler. İnsanlar, bu akıl ürününüyle yaşarken onu, düşünüş formuna, huya, dile ve kültüre dönüştürürler. Nihayetinde “Erkek Aklından” kastedilen, aklın kadına, doğaya ve topluma karşı kültürleşmesidir. Bu kültürleşmeyle bilimciliğin ve aklın ilahileştirilip, maneviyatın ve duygusal aklın ise ötelendiği modernist erkek aklına dayanan sistem geliştirilmiştir. Mesela Aristo, aklı(erkek olanı), duyguya(kadın olana) baskın kabul edip, kadının rolünün annelik olduğunu teorize ederken Hegel, aynı teoriyi iki bin yıl sonra Tinin Fenomolojisi`nde savunmaya devam etmiştir. Oysa kadınla yeksan tutulan duygusal akıl, insan zihninin gelişim aşamalarında ilk gelişen, duyularla ve reflekslerle ilgili akıldır. Analitik akıl ise duygusal akıldan sonra, onunla bağlantılı olarak gelişmiştir ki, insana soyutlama, analiz etme gibi zihni kapasite kazandıran akıldır. Duygusal aklın dışlanması analitik aklı da temelsiz kılmak demektir. Bu nedenle duygusal aklı redderek analitik aklın gelişeceğini düşünmek, köklerini reddetmek ve bugün yaşanan felaketlerin nedenini görememektir. Yaşatan akıl ancak duygusal akılla güçlü bir bağ kurarak gelişebilir. Hegel`in ilerlemeci felsefi görüşü de insan aklını ilkel-ilkel olmayan şeklinde ayrıştırmış, analitik aklın, ilkel kadın aklın aşılmasıyla gelişeceğini savunmuştur. Yani akıl derken kastedilen analitik akıldır ve erkek bilincini oluşturur! Kadının aklı ise aşılması gereken bir engel olarak görülmüştür. Felsefe dünyasının önde gelen erkeklerinden Platon`la başlayıp Hegel ve Bacon`da zirveleşen görüş aktif olan aklın, pasif olan doğadan ve dolayısıyla doğayla iç içe olan kadından kopması gerektiğidir. Yani akıl doğadan ve kadından uzaklaştıkça akıllanacak, erkek kadından ve doğadan uzaklaştıkça erkek olacaktır! Bugün kadınla geliştirilen ilişkilerde erkeğin kendisini ölçü görmesinin nedenini bu görüşlerden muaf ele alamayız. Erkek, aklı kendi alanı olarak ele aldığından, tanımlama, yargılama, ölçü koyma, ahlakı sağlama gibi görevlere soyunuyor. Hal böyle olunca, kadını da kendi aklıyla tanımlıyor, kendi tanımlamasına uymayan kadını da sürekli ölüm cenderesinde tutuyor. Akıl, devamlı değişim ve gelişim içinde olmasına rağmen bu değişim her zaman ileriye olmamış, Aydınlanmayla beraber maalesef daha tahakkümcü bir özellik kazanmıştır. Aydınlanma aklı, duygusal aklın aşılmasıyla geliştirilmeye çalışılmış ve ancak üzerinde tahakküm kurabilen şeylerin bilineceğini ifade ederek kadınlar, doğa, hayvanlar üzerinde tahakkümünü uygulamıştır. Adorno ve Horkheimer,“Aydınlanmanın şeylerle ilişkisi, tıpkı diktatörün insanlarla ilişkisi gibidir” derken, Aydınlanmayla gelişen aklın, bu tahakkümcü özelliğine dikkat çekerler. Bilgi, tarih boyunca kadınların fısıldadıkları bir kelime, bilgelik de tanrıçaların özelliği olmuştur. Tüm bilimlerin kaynağı kadın emeği ve düşüncesi olsa da bugün bu alanlar korkunç bir talana uğramıştır. Devlet öncesi dönemde adaletin, bilgeliğin, doğayla ahenkli yaşamanın ifadesi olan kadın aklı, zaman içinde lanetlenmiş, kendisinden kaçılır olmuş ve sonunda erkek egemenliğine dayalı kültürlerde kadın sözüyle hareket eden erkek, erkek olamayacak kadar akılsız görülmüş ve ayıplanmıştır. İnsanın diğer canlılardan farkı, aklı ve düşüncesinin farklı bir boyutta gelişmiş olmasıdır. Ancak bu akıl ve düşüncenin nakşedilip anlam bulduğu ortam toplumsallık ortamıdır. Toplumsallık olmadan akıl ve düşüncenin gelişme şansı bulması çok zordur. Bu anlamda aklın doğuşu büyük bir uyanışı getirirken, bu uyanışta en önemli nokta kök hücremiz olan toplumsal akıldan kaçmamaktır. Etrafımıza baktığımızda gördüğümüz tüm tahribatların en temel sebebi, insan olarak bu kök hücreden uzaklaşmamızdır. Toplumsal akıl normlarla, kavraşsallaştırmalarla şekil bulan esnek bir yapıya sahiptir. Toplumdan kopmayan, merkezine toplumu koyan akıl, yaşatan akıldır. Duygusal akıldan kopmuş analitik, kimyasal ve nükler silahlarla Kürt Özgürlük Hareketi gerillalarının katledilip, coğrafyamızı talan ettiğinde bu aklın nasıl canavarlaştığına bir kez daha şahitlik ettik. Önder Apo, manifestonun Doğa ve Anlam bölümünde İnsan, doğayı dinleyerek anlam gücünü geliştirir. İlk öğrenme tarzının mimetik olması bundandır. İnsan, doğayı dinleyerek doğadan dönüştürür değerlendirmesiyle çözümün doğadan kopmayan, toplumsal aklın geliştirilmesinde olduğuna vurgu yapıyor. Bu nedenle egemen, cinsiyetçi kodlamalarla kirletilen, erkeğe analitik, kadına duygusal aklı yakıştırarak aklı parçalayan tutumlardan arınarak, merkezine kadını, doğayı ve toplumu koyan aklı geliştirmek gerekiyor. Akıl, yalnızca bilgiyi toplamaz, bilgiyi bilgi yapar. Bazı insanlar için bilgisayar gibi aklı var denildiğini duymuşuzdur. Oysa akıl bizim kendisine verdiklerimizden daha fazlasını veremeyen o bilgisayarlardan daha fazlasıdır. Akıl, sorunları bir bilgisayar gibi çözmekle kalmaz. Dünyada olmayan şeyleri hayal eder, düşünür ve yaratır. Kadının kalıplara sığmayan akışkan enerjisi işte bu aklın ürünüdür. Bu akıl fedekardır, yaratıcıdır, insiyatiflidir, duyguludur, estetiktir, çalışkandır, adildir, aşk ve sevgiyle doludur. Yazar Irmtraud MORGNER, şimdiye kadar filozoflar dünyayı erkeğe göre yorumladılar fakat dünyanın değişimi, kadının yorumuna göre olacaktır diyor. Yani kadın aklı, sadece yorumlamakla yetinmeyen değiştirecek güce sahiptir. Bu güç ve akıl en fazla da genç kadınlarda mevcuttur.

APOCU DÜŞÜNCEYİ GELİŞTİRELİM, YAŞAMDA KOMÜNALLEŞİP, ÖZGÜRLEŞELİM!

“Tarihsel toplum boyunca merkezi uygarlık güçlerinin saldırılarının olduğu her yer ve zamanda yurtsever ve direnişçi halk ve topluluklar öncülüğünde kendini savunma, örgütlenme ve eyleme geçme durumları sürekli gelişmiştir. Toplumlar özgür bir yaşama kavuşmak için arayışlarını egemen sistemin ideolojik-toplumsal yapısının dışında sürdürmüşlerdir. Bunun için de öncelikli olarak düşünce ve zihniyette başlayan hegemonik yapıya karşı sürekli kendilerini düşüncede örgütlemişlerdir. Düşünce ve zihniyet ile kendini koruma yöntemi her toplulukta farklı özsavunma yöntemlerini de açığa çıkarmış ve özsavunmasız hiçbir toplum kendini korumayı başaramamıştır. Bu temelde de topluma dayatılan yabancılaşma ve saldırı ne kadar büyük olmuşsa direnişler de o kadar büyük olmuştur. Özelde Kürt ve Kürdistan gerçekliğinde her birimiz buna şahitlik etmişizdir. Özgür ve diyalektik düşünce tarzından dolayı on binlerce kişi katledilmiş, yakılmış ve sürgün edilmiştir. Kendi düşünce yapısından ve yaşam tarzından kaynaklı yaşadığımız coğrafyalarda hâlâ bu katliam, soykırım, tutuklama, işkence ve sürgünler devam etmektedir. Çok yakın bir süreçte neredeyse her birimizin tanıklık ettiği bir Gazze gerçekliği, Dürzi halkına dönük yapılan katliam gerçekliğinin nedeni de aynı zihniyet yapısıdır. Kastik katil zihniyeti insanlığı öyle bir duruma getirmektedir ki, kendi gözleri önünde bir toplumun çocukları açlıktan ölmektedir. Fakat sahip oldukları toplumsal-komün düşüncesinde kaçma, terk etme, teslim olma yoktur. Toprak sevgisi varlık ile özdeş kılınmıştır. Sahip olduğun düşünce var olma gerçekliğindir. Bir irade beyanıdır. Yurtseverlik düşüncesi, toprak sevgisini, toplum sevgisini, inanç ve bağlılığı yaratmaktadır. Düşünce ve zihniyetin iradeye dönüşmüş ve eylemsel kılınmış gerçekliği bu anlamda tarihten günümüze bir direniş içerisindedir. Her düşünce tarzı bir kültür, karakter ve yaşam biçimini açığa çıkarır. Bu anlamda direnen de teslim olan da düşünce ve zihniyettir. Beden ve dili de harekete geçiren insan aklıdır. Burada kendimize yönelteceğimiz esas soru da şudur: Peki bizler nasıl bir düşünce yapısına, zihniyete sahip olmaktayız? Düşünce tarzımız bizleri direnişçi mi kılıyor, pasif mi kılıyor, yoksa bir Judenrat gerçekliğine mi sürüklemektedir? Kendi gerçekliğimize doğru yönelerek, doğru sorgulama ve çözümleme ile yaklaşarak Apocu düşünce tarzına ulaşabiliriz. Değerli Yurtsever Genç Kadınlar! Düşünce, zihniyet inşası, fikir üretimi dediğimizde esasında düşüncede doğruya ulaşma ve anlam yoğunlaşmasını yaratmanın adı olmaktadır. Düşünceden kopuk olan pratikler kişiyi köleleştirir. Toplumsallığa değil, kapitalist sisteme hizmet eder konuma getirir. Özellikle genç kadınlar olarak daha esnek bir düşünce yapısı, diyalektik düşünceyi geliştiren ve özgür düşünebilen, düşünceyi eylemli kılan bir gerçekliğe sahip olmamız gerekir. Önderlik; “Kapitalist sistemde tarihte hiç olmadığı kadar sözle eylem arasında kopukluktan da öteye, geliştirilmiş bir ihanet var kılınmıştır. Bu sistemde sözler sanki hep eylemi yanlışlamak içindir. Hegemonik sistemin kulluğu somutunda eyleme daha önce hiç görülmediği kadar âdeta mekanik bir aygıt rolü oynatılmaktadır.” belirlemesinde bulunmaktadır. Dikkat edin, kastik katil sistemin tam da yaptığı bu olmaktadır. Sözden, düşünceden kopuk sürü toplumlar yaratmaktadır. Kastik katil dediğimiz zihniyet yapısı özelde kadınları hedef yapmakta ve kadın adeta kendi özdüşünce yapısına ihanet etmiş bir konuma getirilmiştir. Yine ezber olmaktan öteye gidememiş düşünce ve buna göre olan davranış ve mimikler de yaşam gerçekliğini bozmaktadır. Sahip olduğumuz düşünce bizlere değil, bir devlete, düşmana ait olmuştur. Düşünce ve eylemde uçurumlar yaratılmış ve ne söylediğimiz ne de yaptıklarımız bir hakikatin yansımasını yapmamaktadır. Düşünce gücüne, söze, inşa edilen bir bilince düşmanlık yaratılmıştır. Ana tanrıçanın örgütlediği komün toplumuna baktığımızda ise söz ve eylem birlikteliğini görürüz. Diyalektik düşünce tarzı ve simbiyotik bir ilişki hâkimdir. Komün yaşam tarzında zihniyet yapılanması herhangi bir hukuk, kanun ve kitaba göre oluşturulmamış ve kalıba sıkıştırılmamıştır. Kültür dediğimiz değerler toplamı da bu şekilde oluşturulmuştur. Kastik katil sistem ile yapılan ise modern adı altında kişileri uyuşturmaktır. Kısacası modern cahillik, kastik katil sistemdeki cahillik olmaktadır. Duyguları alınmış, hissetmeyen, uyuşturulan, düşünmeyen, bireysel ve bencil kişilikler ile sistemini yürütmektedir. Bunlardan en korkunç olanı da bilmemesine rağmen cahilliğini aydın olma ile gösteren, topluma yabancılaşan kesimlerdir. Bilmediğini dahi bilmeyen cahillik, düşünce gücünü, bilgeliğin özünü saptırdıkça cehaletin içeriği de böylece değiştirilmiştir. Günümüz gerçekliğinde de bütünüyle tersyüz edilmiş ve çarpıtılmış bir durum söz konusudur. Doğru bildiğimiz ve bize öğretilen düşünceler, düşüncesizliği yaratarak kişiyi en zavallı, bilemez ve anlayamaz hâle getirmektedir. Dikkat edin; dogma, tutuculuk, kalıp ve ezberler dediğimiz alışkanlıklar ve bize öğretilenler bir düşünce tarzı, üslup, yaklaşım ve karakter halini almıştır. Tutuculuk dediğimiz şey muhafazakârlıktır ki dogmatizm de bununla bağlantılıdır. Akıcılığın, yaratıcılığın, yeniliğin, değişim ve dönüşümün önünde en büyük engel olmaktadır ki bu özellikler kadın ve gençlik kimliğine, evrenin diline ters bir durumdur. Kadın ve gençliğin düşünce yapısı esnektir ve özgürlükte esnekliği gerektirir. Esnekliğin ve diyalektik düşünce tarzının zayıflamış olması özgürlüğün de zayıfladığı anlamına gelir. Özellikle Bakurê Kurdistan ve Türkiye’de örgütlü bir gücü yaratmamanın esas sebeplerinden biri özgür düşünceyi kendimizde yaratmamamızdır.”

Yurtsever Genç Kadın Dergisi’nin Eylül- Ekim Sayısı Çıktı

Yurtsever Genç Kadın Dergimiz, Eylül-Ekim sayısında “Apocu Düşünce Tarzını Esas Alalım, Komünalist Yoldaşlıkla Komploya Son Verelim” şiarıyla okurlarıyla buluşuyor.   Dergimiz, Apocu düşünce tarzını konu alan temasıyla yeni bir sayıda yeniden sizlerle. Apocu düşünce tarzını ele alan dergimiz; önderlik talimatı, genç kadın perspektifi ve üniversite perspektifi ile genç kadınların yeniden inşa sürecini doğru temelde anlayıp uygulaması açısından perspektifler sunuyor. Apocular Büyük Direnir adlı önderlik talimatı, Apocu Düşünceyi Geliştirelim, Yaşamda Komünalleşip Özgürleşelim adlı genç kadın perspektifi ve Kastik Katilin Düşünce Üretim Merkezleri: Üniversiteler adlı üniversite perspektifi ile sizlerle. Dergimiz, dosya kategorisinde komplo gerçekliği ve 12 Eylül faşizmine karşı yaşamı sevecek kadar direnen gençlere yer veriyor. Jineoloji kategorisinde Çiğdem Doğu’nun Apocu Dönüşüm Bilimi, Yöntemi ve Jineoloji adlı yazısı; Kültür ve Sanat kategorisinde ise Jinda Ronahî’nin Zap Direniş Kültürü yazısı siz değerli okuyucularımızla buluşuyor. Yurtsever Genç Kadın Dergimiz, diğer sayılarında da anlam buluşmalarını sürdürmeye devam edecektir.