Komalen Jinen Ciwan

Devrimci Şiddetten Pozitif Eylem Biçimine: Hindistan’da Kadının Rengi

‘‘Kadın olmak en zorda olan olmaktır’’ diyor Önder APO. ‘En zorda olan’ olmamıza sebep, şüphesiz erkek egemen zihniyetidir. Kastik katilin Ana-Tanrıça düzenine saldırışı ve kendini bir sistem halinde örgütleyişinden bugüne, kadınlar dünyanın her yerinde sistematik şiddet, taciz ve tecavüze maruz kalmışlardır. Kadın olmanın en yakıcı gerçek olduğu yerlerden biri de Hindistan’dır. Genel olarak Hindistan’da kadınlar; toplumsal, ekonomik, kültürel ve politik anlamda birçok sorunla yüzyüze kalmaktadır. Çok uluslu, inançlı ve kültürlü yapısının ardındaki gerici gelenekler ve etnik ayrımcılık kadınların mücadele alanını da çok çeşitli kılmıştır. Hindistan’da kadınlar, bir yandan tanrıça figürleri ile yüceltilirken, diğer yandan kast sistemi gibi yapılarla alt sınıflara itilmiştir. Öyle ki Sati Geleneği ile kadınlar diri diri yakılmıştır. Her ne kadar Raja Ram Mohan Roy ve Ishwar Chandra Vidyasagar gibi aktivistler Sati uygulamasına karşı çıkarak 1829’da bu geleneğin yasaklanmasına öncülük etmiş olsalar da bu uygulama özelde kırsal alanlarda hala yoğunlukla devam etmektedir. Yürütülen kadın kırım politikaları kendisini sadece Sati kültüründe göstermez. Bunun yanında; kast sistemi, küçük yaşta kız çocuklarının evlendirilmesi, taciz ve tecavüz, kadınları ekonomik alandan tecriti ile açlık sınırına sürüklenmesi, temizlik ve hijyen malzemelerine ulaşımda tabulardan kaynaklı yaşanan zorluklar, kadın olmayı her saniye yakıcı kılmıştır. Fakat kadın direnişlerinin, bunlara karşı ayaklanıp örgütlenmenin ve öz savunmaya geçmenin de en renkli biçiminin yaşandığı alan olmuştur. Kadın hareketleri toplumsal cinsiyet eşitliği, eğitim ve ekonomik haklar, şiddetle mücadele, yerli halkların toprak hakkı, ekolojik mücadele ve kast sistemi gibi konularda önemli kazanımlar elde etmişlerdir. Tarih kim bilir kaç kadının bu şekilde direnerek bu dünyadan gidişine tanıklık edip de yazmamıştır. Öyle kadınlar da var ki tarih onları yazmasa da onlar direnişlerinin yarattığı etkiyle adlarını tarihe yazdırmıştır. Onlardan biri de Phollan Devi Bandit Quenn’dir. Alt tabakadan olan ve daha 10 yaşlarında bir kız çocuğuyken kendisinden yaşça büyük bir adamla evlendirilen Bandit’in bedeni çocuk yaşta yaşadığı tecavüzleri kaldıramamış ve evlendirildiği adamdan kaçmıştır. Köyüne döndükten sonra üst tabakadan erkeklerle birlikte olmayı reddettiği için suçlamalara tabii tutulmuş, köy içerisinde üst kast sistemi tarafından yargılanıp köyden atılmakla cezalandırılmıştır. Henüz genç bir kadınken köyünden sürülen Bandit, bir süre başka bir köyde akrabalarıyla yaşadıktan sonra burada da istenmemiş ve köyüne dönmek zorunda kalmıştır. Üst tabakadan erkeklerin ihbarı sonucu yakalanmış ve gözaltındayken de polisler tarafından tecavüze uğramış, bu kez de devlet şiddetiyle karşı karşıya kalmıştır. Daha sonra bir eşkiya çetesi onu kaçırmış, bu çete içerisindeki alt kasttan olan biriyle çetenin üst sınıf önderine karşı savaşmıştır. Onu cezalandırdıktan sonra grubun öncülerinden olmuş ve yerli halkın ve kadınların mücadelesinin sesi olmuştur. Askeri savunma anlamında kendini geliştiren, o zaman için bir gerilla hareketi gibi yaşayan Bandit, tanrıça anlamına gelen Devi unvanını almıştır. Artık Bandit alt sınıftan yerli halkın sesi olarak üst sınıfın zorbalarını, köy köy gezip küçük kızlarla zorla evlenen erkekleri cezalandıran bir halk kahramanıdır. ‘‘Küçük Kızlarla Evlenilmez’’ sloganıyla yaptığı öz savunma eylemleriyle en çok da kadınların ve kız çocukların kahramanıdır. Eylemleri köyden köye yayılmış, yerli halkın kadınlarında cins ve sınıf çelişkisinin güçlenmesine öncülük etmiştir. Eylemlerinin büyüklüğü öyle bir düzeye ulaşmıştır ki artık o dönemin mevcut iktidarını tehdit eder düzeye gelmiştir. Phollan Devi ve grubunun eylemlerine karşı çaresiz kalan hükümet, gruba barış çağrısında bulunmuştur. Bandit Quenn ve grubu binlerce kişiden oluşan yerli halkın katılımıyla resmi bir törenle silah bırakmış ve kısa bir tutukluluktan sonra aktif siyasete katılmıştır. Kadınları ve alt sınıftan yerli halkı koruma mücadelesini Hindistan hükümetinin bir bakanı olarak sürdürürken bir suikast sonucu yaşamını yitirmiştir. Fakat mücadele yöntemleri ve yaşadığı saldırılara karşı ısrarlı duruşu, Hindistan kadınlarının hafızasında güçlü bir yer edinmiştir. 2006 yılında kurulan Gulabi Gang grubu onun mücadelesinden esinlenerek 50 kişiyle kurulmuşken bugün 250 bin üyeye sahiptir. Gruba bu kez de Sampat Pal Devi öncülük etmiş, şiddet, tecavüz ve yolsuzlukla mücadele etmiştir. Hint geleneklerinde önemli bir yer edinen pembe giysileri ve Hindistan doğasının sembolü olan bambu ağaçlarının saplarıyla kitlesel baskınlar yapmış, bu sopalarla tecavüzcü ve tacizcileri cezalandırmışlardır. Sadece fiziksel değil sosyal baskı ile de yerellerde toplumsal adalet sistemi ve kadınların yönetime katılmasında etkili olmuşlardır. Hindistanda kadınların mücadelesi, mevcut çelişkilerden kaynaklı her zaman bir sınıf ve ekoloji mücadelesidir de. Hint kadınlarının doğalarına, ormanlarına ve kültürlerine bağlılığı, bunları korumak için onlarda yaratıcı yöntemleri açığa çıkarmıştır. Chipko kelimesi Hint dilinde ‘‘sarılmak’’ anlamına gelirken bu eylem modeline eski bir Hint efsanesi ilham olmuştur. Efsaneye göre Mihrace’nin baltalı adamları, yeni kalenin inşaatında kullanmak üzere köylülerin ağaçlarını kesmeye gelmişler; Amrita Devi adlı kız çocuğu, köylülerle birlikte ağaçlara sarılarak onlara engel olmuştur. Bu hikaye Himalaya dağlarının eteklerinde yaşayan halkın hafızasında derin bir yer edinmiştir. Hint Hükümetinin kereste üretimini arttırmak için kırımdan geçirdiği ormanlar, yerli halk için yaşamsal bir önem barındırıyordu. Hem geçim kaynağı hem de yoğun yağışlı bir bölge olmasından kaynaklı sel ve diğer doğal felaketlere karşı halkın yaşam alanını koruyordu. Başta kadınlar olmak üzere köylüler bu politikalara karşı küçük gruplar halinde örgütlenip kitlesel eylemler yapmaya başladılar. Firma sahiplerini davul sesleri ve sloganlarla kovalamak gibi şiddet içermeyen pozitif eylem modelleriyle de direndiler. Başka bir köyde Gaura Devi adında ellili yaşlarda bir köylü kadının öncülük ettiği ve 30’a yakın kadının ağaçlara sarılarak kesimi önlemeye çalıştığı bir başka gün de, devlet yetkilileri ve firma sahipleri kadınlara tecavüz etmeye çalıştılar. Slogan atarak ve yere düşmemek için ağaçlara sarılarak direnen kadınlara başka köylü kadınlardan gelen destekle, günlerce ağaçlara sarılı halde nöbet tutulan bu direniş de kazanıldı ve hükümet orman yasalarında değişiklik yapmak zorunda kaldı. Chipko Hareketi bu zaferle adını duyurdu, başka yerellerdeki halklara örnek oldu ve ekolojik bilinci arttırdı. Günümüzde Hindistan’da kadın hareketleri ve örgütleri devrimci şiddetten pozitif eylem modellerine, barışçıl yöntemlerden kültürel etkinliklerle yapılan direnişlerle Dünya Kadın Devrimi mücadelesindeki özgün yerini koruyor ve tüm dünya kadınlarının öz savunma mücadelesine renk katıyor. Amara TOLHILDAN

Kadın Kurtuluş Politikası ve Öz Savunma

“Kadın projem tamamlandı…şimdi önümde devasa bir pratik, bir yaşamsallaştırma görevi durmaktadır.” Önder APO Kadın kurtuluş ideolojisi 1998 yılının 8 Mart’ında Önder Apo tarafından ilan edildiğinde Kürt kadınları şahsında bütün kadınların mücadele mirasında büyük bir adım atılmış oldu. O günden beri Kürt Özgür Kadın Hareketi kadın kurtuluş ideolojisini geliştirmekte, onun etrafında örgütlenmekte ve dünya kadın hareketlerine ilham olmakta. Son süreçte ise Önder Apo kadın kurtuluş politikasının geliştirilmesi gerektiğinden bahsetti. Peki kadın kurtuluş politikası nedir? Kadın kurtuluş ideolojisi ve politikası arasında nasıl bir ilişki var? Genç kadınlar olarak bu sorulara cevap verdikçe bu sürece nasıl öncülük edeceğimizi de ideolojiden politikaya nasıl geçeceğimizi de tartışmış olacağız. O halde cevap aramaya başlamak en iyisi. Önder APO ideolojiyi “iradeye kavuşmuş, programlaştırılabilen, içinden strateji ve taktik çıkartılabilecek irade, düşünce sistematiği” olarak tanımlar. Kadın kurtuluş ideolojisi de bu anlamı ile 98 yılından beri programlaştırılan, stratejik ve taktik yaklaşıma sahip olan bir düşünce sistematiği olarak gelişir. Peki ideolojimizin politikleşmesinden kastımız, bu zamana kadar ideolojimiz ile bir politika yaratamadığımız mı? Şüphesiz Kürt Özgür Kadın Hareketi yıllara dayanan tecrübesi, önce ordulaşması sonra partileşmesi ile dünya kadın hareketleri içinde özgün yerini oluşturmuştur. Yine de hedeflerimize ulaşırken yaşadığımız gecikme, hedef ile pratik arasındaki makas açıklığımız ideolojimizin pratikleşmesinde yaşadığımız eksiklikliği daha fazla gün yüzüne çıkarıyor. Bu pratik, şüphesiz ideolojiden kopuk değildir. Fakat pratiğimizi, yani yaşamsallaştırmamızı %100 ideoloji ile ele almamız dogmalar yaratacaktır. Bu gerçekliği ele aldığımızda yaşamsallaşmanın esneklik paylarını göz önünde bulundurmak önemli olacaktır. Kadınla ilgili olarak; kimlik, hisler, politiklik, askerilik, bilim gibi birçok noktada hem hareketimiz içinde hem de dünyada bir külliyat geliştirilmiştir. Kadın mücadelesi bunca saldırıya rağmen kendisini dünya genelinde örgütlemektedir. Yine de dönüp baktığımızda kapitalist modernitenin saldırıları karşısında parçalı mücadele içinde kaldığımızı görmekteyiz. Bu parçalılık özgünlüğün bir yansımasından ziyade politikleşmemiş, dar alana sıkışmış, %100 ideoloji ile hareket etme çabasına girmiş olmanın yansımasıdır. Bu nedenle dünya kadınlarının ortak politikasını oluşturmakta zorlanma yaşıyoruz. Bu ortak politika tek merkezden yürütülecek, coğrafi, sosyolojik, kimliksel özgünlükleri yok sayacak bir tekillikten ziyade ortak noktalardan birleştirecek bir çoğulluğu imlemektedir. Bu nedenle kadın kurtuluş politikası, daha fazla genişleyen ve yaşamsallaştırılan bir hareket yaratma amacı olarak tanımlanabilir. Kadın kurtuluş politikasından bahsederken şüphesiz özsavunmanın üzerine eğilmemiz gerekir. Çünkü 20. yüzyılda uykuya yatırılmış, yok sayılmış, çarpıtılmış kadın gerçekliğinin canlanması, ayaklanması kadınların ilk önce özsavunma üzerine yoğunlaşması ile gerçekleşti. Bu özsavunma başlangıçta doğadaki her canlıya benzer şekilde fiziki olarak ortaya çıktı. Oy hakkı için sabotaj, açlık grevi ve kendini feda eylemleri; faşizme karşı silahlı birlikler; sömürgeciliğe karşı kadın gerillalaşması… Kadınlar kendilerini erkek egemen saldırılara karşı ilk önce fiziki olarak korumayı öğrendiler. Sonrasında dünya tarihinin kadın tarihi olmadığını, bilimin kadınları es geçtiğini, felsefenin kadınlara yasaklandığını öğrendiler. Böylece fiziki özsavunmayla başlayan süreç, kadınların kendi kimliklerini oluşturdukları bir fikri özsavunmaya dönüştü. Kadınlar egemen erkek zihniyetine karşı kendi düşünce sistemlerini oluşturmaya başladılar. Bugün bu miras ile mücadelemizi sürdürüyoruz. Bu mirasın oluşturduğu temel sayesinde 21. yüzyılın kadın özgürlük yüzyılı olacağı iddiasını hala koruyoruz. 21. yüzyılın ilk çeyreği mücadele ve saldırı diyalektiğinin çetinliği içinde geçti. İki farklı zihniyetin çarpışması daha görünür hale geldi, kadın kurtuluş ideolojimize saldırılar da yoğunlaştı. Her ne kadar dünya kadın hareketleri mücadele bayrağını hep yukarda tutarak erkek egemen sisteme teslim olmamışsa da onun dışında bir yaşam inşa etmede de isteneni gerçekleştiremedi. Özsavunmamız bizi teslim olmaktan alıkoysa bile politikasız kalmak yaşamsallaşmanın istenildiği ölçüde gerçekleşmemesine yol açtı. O halde özsavunmanın sadece fiziki bir ayakta kalıştan ibaret olduğunu kabul edebilir miyiz? Özsavunma sadece bir hayatta kalma ya da kendini koruma olarak ifade edilemez. En azından tecrübelerimiz böyle ifadelendirilemeyeceğini göstermekte. Doğada canlıların özsavunması kendini (soy) devam ettirme şeklinde algılanır. İnsan varlığının sadece kendini (soyunu ) devam ettirmesinin varlığına ters düşeceği aşikardır. Düşündüğünü düşünebilen bir varlık olarak insan bu zamana kadar gelişimini biyolojik çoğalımlardan daha çok zihinsel çoğalımlar ile gerçekleştirmiştir. Bugün de fiziki çoğalımın varlığı devam ettireceğini iddia etmek indirgemeci biyolojik bir yaklaşım olacaktır. Bu nedenle özsavunmanın salt fiziki bir korunmadan ziyade zihinsel sıçramaları içermesi gerekmektedir. Bunun sağlanması için politikleşmiş bir ideolojiyi gereksim duyulur. Buradan yola çıkarak kadın kurtuluş politikasının özsavunma ile iç içe geçtiği söylenebilir. Özsavunma hali politika oluşturmanın kendisi olmaktadır. Hayatta kaldığımız kadar yaşamı yeniden inşa etme, yaşamı yeniden inşa ettikçe hayatta kalma… Kurtuluş politikasının özsavunmasından anladığımız budur. Sonuç olarak, kadın kurtuluş politikası içinde taktik hamleleri barındıran esnekliği ile ideolojinin yaşamsallaşmasıdır. Önder Apo, uluslararası komplo sonrasında “kadın özgürlük projem yarım kaldı” demişti. Geçen 26 yılın ardındansa “projem tamamlandı artık yaşamsallaşması gerekmektedir” demekte. Biz genç kadınlar için de tamamlanan projenin yaşamsallaşması önceliklidir. Hiçbir düşünsel mirasın olmadığı eski zamanlardan daha iyi bir yerde olsak bile, sınırlı bir yaşamsal mirasın olması bizler için bir zorluktur. Yine de önemli olan bütün zorlukları göğüsleyerek kurtuluşa giden yolda yürümesini bilmek ve hep aynı heyecan ile yola devam etmektir. Bu yolda yürürken bütün mücadele yöntemlerinin iç içe geçtiğini bilmemiz gerekir. Özsavunma-örgütlülük yaşamsallaşma iç içe giren bir ilişki içindedir. O halde burada örgütlülüğe de değinmek elzemdir. Nasıl ki klanlar, kabileler, aşiretler ve sonrasında modern örgütler içerdiği diğer özelliklerin yanında aynı zamanda bir özsavunma, yaşamsallaştırma birlikleri ise biz de örgütlülüğümüze bu bilinç ile yaklaşmalıyız. Genç kadınların kurduğu ve kuracağı her komün – kitap, bilim, tarih, sinema, kültür, sanat, doğa vb. odaklandığı konuyla birlikte özsavunma örgütü de olmaktadır. Özsavunmasını sağladıkça bildiğini ve öğrendiğini pratiğe yansıtarak yaşamsallaştıracaktır. Bu sayede kadın özgürlük politikası gerçekleşecektir. Kadın özgürlük politikası sadece kadınların kurtuluşunu değil, tüm toplumun kurtuluşunu hedeflemektedir. O halde tüm dünyayı değiştirme gücüne sahip olma onunla aynı oranda hayal gücü, çalışma, pratik ve politika gerektirmektedir. Yaşamsallaştıkça kendini koruyacak, kendini korudukça gelişecek kadın kurtuluş mücadelesi için vakit kaybetmeden çalışmalara başlamalı 21. Yüzyıl da kadın devrimini yakalamalıyız! Nûjiyan MAHÎR

ŞİMDİ KADIN ZAMANI, ŞİMDİ ÖZ SAVUNMAYI KOMÜNLEŞTİRME ZAMANI!

”Faraşin Sidar” Sosyolojik tarih gerçekliğinde hiçbir varlık öz savunmasını gerçekleştirmeden yaşamamıştır. Her varlığın kendisini koruma ve idame ettirmesi için geliştirmiş olduğu yöntemler ve almış olduğu tedbirler olmuştur. Hem fiziki saldırılar karşısında bunu gerçekleştirmiş hem de içgüdü ve örgütlü kıldığı duygu ve refleksleri ile bunu sağlamıştır. Dolayısıyla, her varlık için beslenme ve üremeden bahsettiğimiz gibi bir varlığın devamlılığı için öz savunma da bir gerekliliktir. Bu anlamda öz savunma, varlık mücadelesinin özü olmaktadır. Öz savunmasını geliştirmeyen hiçbir varlık, devamlılığını sağlayamamıştır. Birey ve toplumda olduğu gibi, doğa ve hayvanlarda da bu gerçeklik vardır. Önder Apo “gül teorisi” ile çok sade bir şekilde örneklendirmektedir. Yine, kom komin gerçekliğine etimolojik olarak da bakıldığında bir savunma mekanizması olduğunu görürüz. İlk klan toplumundan, kabile, aşiret ve farklı yapılanmalara baktığımızda da tarihte milyonlarca örneği bulunmaktadır. Yine, öz savunma ile varlığını kesinleştirme kadar, öz savunmasını geliştirmediğinde yok olma ile yüz yüze kalan halk gerçekliğini özelde kendimizden bilmekteyiz. Kürdistan gerçekliğinden yola çıkarak baktığımızda bu durum çok açık görülmektedir. PKK ile beraber varlık bulan ve PKK ile beraber savunmasını, korunmasını geliştiren Kürt halk gerçekliği, geliştirmiş olduğu öz savunma yöntemleri ile varlığını ispatlamıştır. Bu anlamda PKK, Kürt halkının, bir savunma örgütü olarak ortaya çıkmıştır. Yeniden yapılandırma süreci ile beraber elbette bu eskisi gibi olmayacak, değişen şartlara, ihtiyaçlara göre olacaktır. Fakat esas bilmemiz gereken, özünde yine toplumun öz savunması olacaktır. Yürütmüş olduğumuz özgürlük mücadelesinin özü de buna dayanmaktadır ki, öz savunma boyutunu öngörmeyen hiçbir çalışma ve örgütlülük Önderliğimizin perspektifi doğru yürütülemez. çatışmasızlık doğrultusunda, süreci silahların yakılması ve geri çekilme süreci ile beraber yeni bir stratejiye sonuç olarak geçiş yaptık. Bu süreç başarılı olsa da, Kürt sorunu çözülse de Öz Savunma yine de gereklidir. Sonuç olarak öz savunma sadece siyasi ve askeri bir yapılanma değildir. Varlığın ve “ŞİMDİ beraber elbette bu eskisi gibi olmayacak, değişen şartlara, ihtiyaçlara göre olacaktır. Fakat esas bilmemiz gereken, özünde yine toplumun öz savunması olacaktır. Yürütmüş olduğumuz özgürlük mücadelesinin özü de buna dayanmaktadır ki, öz savunma boyutunu öngörmeyen hiçbir çalışma ve örgütlülük Önderliğimizin perspektifi doğru yürütülemez. çatışmasızlık doğrultusunda, süreci silahların yakılması ve geri çekilme süreci ile beraber yeni bir stratejiye sonuç olarak geçiş yaptık. Bu süreç başarılı olsa da, Kürt sorunu çözülse de Öz Savunma yine de gereklidir. Sonuç olarak öz savunma sadece siyasi ve askeri bir yapılanma değildir. Varlığın ve KADIN çerçevesinde, ZAMANI”, hamlesi örgütleyeceğimiz her komünü bu esasla ele almalı ve öz savunma bilincini bir aciliyet olarak yaratmamız gerekir. “Kadın komünü, öz savunma komünüdür” şiarıyla örgütlediğimiz tüm komünlerde, öz savunma bilincini, öz disiplini, öz düşünceyi yaratarak komün özünü Değerli açığa çıkartalım. Komünalist Genç Kadınlar! Komün en büyük savunma yöntemi olmaktadır ki örgütleyeceğimiz her komüne de bu bilinç ile yaklaşmalı ve bu bilinci yaratmamız en esaslı görev olarak karşımızda durmaktadır. Hangi toplumsal yaşamın özü ve yaşam biçimi olmaktadır. Kuşkusuz Önder Apo’nun da belirttiği gibi Kürt varlığının inkârı ve imhası durumunda gelişecek saldırılar karşısında da varlığımızı savunacağız. Tarih boyunca nasıl ki toplumsal bilinç ve öz savunma bilinci ile ayakta kalmışsak bu bilincin böylesi bir süreçte en büyük görev ve sorumluluk olarak önümüzde beklediğini unutmadan, öz savunma bilincini oluşturan eğitim komünlerini örgütlemeliyiz. Her komün, öz savunma komünü olmalıdır. Her komün öz savunma bilincini yaratmalıdır. Her komün, tüm saldırılar karşısında öz savunmasını geliştiren bir mevzi konumunda olmalıdır. komünde yer alırsak alalım, ihtiyaçlar doğrultusunda hangi komünü örgütlersek örgütleyelim, örgütlediğimiz her komüne öz savunma bilincini vermemiz gerekir. Bu bir gereklilik ve ihtiyaç değil, olmazsa olmaz bir durumu ifade etmektedir. Peki kendimizi neye ve kime karşı koruyacağız? Savunmamızı nasıl ve kime karşı yapacağız? Bu soruları yönelterek bilinç oluşturmaya başlayabiliriz. Dikkat edelim, kadın politikalarımıza, ideolojimize, çizgimize ve mücadelemize yönelik en büyük saldırılar kastik katil sistem tarafından yapılmaktadır. Kastik katilin esas hedefi kadınlar olmaktadır. Doğa ve toplum kırımı en açık bir biçimde kadın kırımında kendini göstermektedir. Cinsiyetçi politikaları, dijital medya şiddeti, ailecilik, tecavüz ve holigan kültürü ile saldırılarını daha sistematik ve ideolojik bir boyuta taşımış durumdadır. Erkek zihniyeti zirve yapmıştır. Kastik sistem, çok daha açık bir vahşet ve hukuksuzlukla toplumsal değerleri yok ederek, duyguları körelterek yeni bir aşamaya geçmiştir. Kadına karşı şiddet, tecavüz ve kadın intiharları oranı her geçen gün daha da artmaktadır. Yapılan bazı araştırmalara göre bir yıldır savaş alanlarında katledilen kadın ve çocuklar dışında toplamda, 89 bin kadının katledildiği belirtilmektedir. Yine intihar süsü ve ölümü kayıtlara hiç geçmeyen kadınlar bunun dışında olmaktadır. Neredeyse her gün, her saat bir kadın bu politikalar sonucunda hem fiziki hem sözlü hem de en ufak bir mimik hareketi ile tecavüze uğramakta ve katledilmektedir. Medyaya yansıyanlar bunların %1‘i dahi değildir. Dolayısıyla kendini koruma ve savunmayı sadece fiziki olarak ele alamayız. Milyonlarca kadın bir yatak odasında, mutfakta, iş yerinde katledilmektedir. Erkek-devlet zihniyeti yani kastik katil sistem yaşamımızın her yerine sirayet etmiş durumdadır. Cinsiyetçi politikalar ile yaşıyor, yatıyor ve kalkıyoruz. Bunların hepsinin sonucunda da “intihar” süsü verilen katliamlar… 7-24 elimizden düşürmediğimiz telefonlar ve dijital medya programlarının hepsi buna hizmet etmektedir. Fiziksel intiharların olmadığı yerlerde de duygu ve düşünce intiharları gerçekleşmektedir. Düşünmeme, hissetmeme, soyut kalma yine sanallık her şeye sirayet etmiştir. Tik-tok, Instagram, X gibi programları kullanan genç kadınlar, bir mezarlığın içinde olduklarını görmeyecek kadar köreltilmiş durumdalar. Peki bu hesap ve uygulamalarda ne görüyor, ne ilgimizi çekmekte ve neyi takip edip izlemekteyiz? 30 saniyeyi bile geçmeyen “yemek videoları, porno videoları, güzellik ve estetik reklamları” dışında kişiliği büyüten tek bir paylaşım yoktur. Kadının özü, doğası, etik-estetik anlayışı yozlaştırılırken, güdüsellik, obezite ve duygusuzluk kodlanmaktadır. Gerçek olmayan bu sanallık içinde kapitalist pazar, genç kadınları tüketerek pazarlığa sunmaktadır. Genç kadınlar kendilerine verilen köle rolünü reddetmelidirler. Sanallığın öldürdüğünü görmeleri gerekir. Bu politikalar karşısında esas devreye giren güç de öz savunma ve örgütlü mücadele yöntemleri olmaktadır. Öz savunma, her türlü köle-efendi ilişkisini ortadan kaldırarak maneviyat ve öz mücadele arayışına bizleri çekmektedir. Öz savunma bir “öz” koruma yöntemidir aynı zamanda. Genç kadınlar olarak kendimizi korudukça toplumu koruyabilir ve örgütlü komün gücünü açığa çıkartabiliriz. Bu temelde hem fiziki hem de düşünsel anlamda, öz savunmamızı geliştirelim ve öz özümüzü koruyalım, savunmamızı geliştirerek güzelleşelim, güzelleşerek özgürleşelim. Değerli Komünalist Genç Kadınlar! Öz savunma bilincini yaratma; varlık kadar, özünü, toprağını, dilini, kültürünü, kimliğini koruma olmaktadır. Tarihimizi bilmezsek varlığımızı savunamayız. Dilimizi, koruyamayız, kültürümüzü, varlığımızı tanımazsak öz savunmasını geliştiremeyiz. Bu anlamda bir şeyin geliştirilmesi ve korunması ilk

ÖZ SAVUNMASIZ VARLIK OLMAZ!

Ben Gül Teorisi diyorum. Gül üzerine düşündüm. Gül, kendini korumak için diken çıkarıyor. Bir Gülün, bir bitkinin bile öz savunması vardır. Öz-savunma için doğaya, tabiata bakmak bile yeterlidir. Bir Gül kadar bile kendimizi öz savunmaya hakkımız yok mudur? Öz savunma kutsaldır. Hatırlıyorum küçükken bizim köyde ihtiyar bir amca vardı, diyordu ki, “biz kuru tahtalar gibiyiz”. Ben “bu nasıl olur?” diyordum. Bir ağaç bile kayaları delerek kök vermekte, kendini yaşatabilmektedir. Bunun kadar da mı olamıyoruz? Canlılar dünyasında her türün kendine göre bir savunma sistemi vardır. Savunmasız tek bir canlı türü yoktur. Hatta evrendeki her elementin, her parçacığın varlığını korumak için gösterdiği direnci öz-savunma olarak yorumlamak mümkündür. Bozunmaya, kendisi olmaktan çıkmaya karşı gösterdiği direnç açık ki öz savunma kavramıyla ifade edilir. Bu direnç yitirildi mi o element veya parçacık bozunur, kendisi olmaktan çıkar, başka bir unsura dönüşür. Canlılar âleminde ise öz savunma direnci kırıldı mı, o canlı ya başka canlılara yem olur ya da ölür. Aynı sistem insan türü ve toplumu için de fazlasıyla geçerlidir. İnsan gibi narin bir tür ve toplumu gibi tehditlere açık bir varoluş, güçlü bir öz savunma olmadan varlığını uzun süre ayakta tutamaz. İnsan türünde savunma biyolojik olduğu kadar toplumsaldır. Biyolojik savunma her canlı varlıktaki savunma güdüleri tarafından yerine getirilir. Toplumsal savunmada ise, topluluğun tüm fertleri ortaklaşarak kendini savunur. Hatta savunma olanaklarına göre topluluğun sayısı ve örgütlenme biçimi sürekli değişir. Savunma topluluğun asli bir işlevidir. Onsuz yaşam asla sürdürülemez. Bilindiği gibi canlılar dünyasının diğer iki asli işlevi beslenme ve üremedir. Beslenme ve üreme olmadan nasıl ki canlı varlıklar yaşamlarını sürdüremezlerse, öz-savunma olmadan da yaşamlarını sürdüremezler. Canlılar dünyasının öz savunmasından çıkarabileceğimiz diğer önemli bir sonuç, bu savunmanın sadece varlıklarını korumaya yönelik olmasıdır. Kendi türünden, hatta başka türlerden varlıklar üzerinde hâkimiyet kurma ve sömürgeleştirme sistemleri yoktur. İlk defa insan türünde hâkimiyet ve sömürge sistemleri geliştirilmiştir. Bilindiği üzere toplumsal doğa kadın ağırlıklıdır. Doğum kadında gerçekleşir, kadın kendi emeğiyle toplumu oluşturur, toplumsal doğanın kurucusu olur. Tanrıça düşüncesi erkeğin doğumdaki rolünü bilmemesinden ve doğumun kadında gerçekleşmesinden kaynağını alır, kadının toplum kurucu rolüyle gelişir. Tarihsel oluş ve gelişmeleri bugünün kavram ve bakış açısıyla anlamak mümkün olmaz. Doğru bir okuma için zaman, mekân ve kültür ilişkisini göz ardı etmemeliyiz. Arkeolojik kazılarda bulunan ve en eski zamana tarihlenen heykelciklerin kadın figürleri olması tesadüf değildir. Bu, kadının ilk toplumsallaşmadaki yerine, rolüne işaret eden bir veridir. Heykelciklerin hemen hepsi aynı perspektifle yapılmıştır: İri göbekli, iri göğüslü ve üreme organını öne çıkaran bir perspektif esas alınmıştır. Bu temalar kadının doğuran ve besleyen ana olma yönüne işaret eden yaşamsal özelliklerdir. Kadının eğitici, öğretici, toplumsallaştırıcı rolünün ömür boyu nitelik değiştirerek devam ettiği düşünülebilir. Erkek bu toplumsallaşmanın dışında değildir ama merkezinde de değildir. Çeperlerindedir, rolü ikincildir. Bu durumda erkekleri avcılığa, kadınları bitki ve küçük hayvan toplayıcılığına sevk ettiği çokça anlatılır. Kategorik olarak tüm toplumlarda böyle olduğu söylenemez. Zira çok iyi avcı kadınların olduğu topluluklar da keşfedilmiştir veya tersi de vardır. Fakat genellikle böyle bir ayrışma olduğu da doğrudur. Yerine göre klandan ayrı ya da dönem dönem uzak kalmayı da gerektiren avcılığın, iş bölümünde erkeğin payına düşmesi anlaşılırdır. Erkek böylece öldürme strateji ve taktiklerine, gelişmiş silahlara, kas gücüne ve öldürmeyi normal gören bir psikolojiye sahip olur. Tüm bunlar toplumsallık için potansiyel bir risk oluşturur aynı zamanda. Avcılıkla gelen öldürme gücü, teknikleri ve stratejiler ile bunlara uygun bir kültür ve akıl vardır. Şimdi buna kutsallığın ele geçirilmesi de eklenir. Göbeklitepe simgeselliği, bu kalıntıların tarihlenmesi öncesinde erkekliğin kutsallaştırıldığını, erkek etrafında ve ona tabi bir yapı oluşturulduğunu gösterir. Buradaki yapılar, kadına ve ana kadın klanına tepki sonucu ortaya çıkmıştır. Erkek bu simgesellikle kadına “kutsal olan sen değilsin, benim” demiş olur. Ve böylece o zamana kadar kadına atfedilmiş olan kutsallık ele geçirilmiş, kadın eliyle, emeğiyle gelişmiş olan toplumsallık da erkek egemenliğine alınmış olur. Ataerkil ideolojinin felakete yol açtığı görülmektedir. Cinsellik, çocuk, baba gibi olgular tamamen inkâr edilmemektedir. Ancak bütün umudunu bir erkek çocuğa bağlayan kadınların ve erkeklerin sayısı hiç de az değildir. “Baba olmazsam erkek olmam” diyen bir sürü hasta, psikopat erkek vardır. Anti-komünalizm budur. Böyle bir anacılık ve babacılık üzerinden komün öldürülmüştür. Günümüzde çocuk açısından bir canavara dönüşmüş aile örnekleri oldukça yaygın şekilde bulunmaktadır. Küçücük çocukların başına aileleri tarafından nelerin getirildiği görülmektedir. Bunların tümü kastik katilin günümüze taşan kalıntılarıdır. Komün gerçeği ise farklıdır. Komünal toplumun öncü gücü kadındır. Ana-tanrıça toplumu ilk toplumdur. İnsanın temel niteliği, toplumsal bir varlık oluşudur. Toplumsallık komünaliteyle gelişir, zihinsel durumla ilişkilidir. Toplumsallığın sorunsallaşması cinsiyet temellidir. Avcı kulübünün veya egemen kliğin, ana-tanrıça merkezli klanı ikiye yarması, toplumsal sorunsallığın başlangıcıdır. Bir yanda kent, sınıf, devlete dayalı egemen güç varken, öte yanda kırsalda, dağda, çölde direnen ezilen kesimler vardır ki bunlar kabile ve komünlerdir. Bu temelde komünler bir öz-savunmadır. Öz savunmasız varlık olmadığı gibi, doğanın en gelişmiş varlığı olan demokratik toplumlar da öz savunmasız gerçekleşemez, varlığını sürdüremez. Bu süreçteki kadının durumu nedir? diye sorulduğunda; Kadın bugün büyük oranda erkek egemen sistemin eğlence nesnesi haline getirilmiş durumdadır. Burnuna, kulağına, boynuna, bileğine birer halka takılmıştır ve bunlar kölelik halkalarıdır. Tüm halkalar kölelik zincirinin birer parçasıdır. Bin yıllardan beri böyle yapıldığı için olağan görülmeye başlanır. Kadın da bunları gönüllü bir şekilde taşıyacak hale getirilmiştir. Kadın artık önemli oranda bir cinsel objedir. Dili, rengi, biçimi, kültürü, kimliği yok edilmiş; cinsel obje kurgusuna göre yeniden şekillendirilmiş ve varlığını yitirmiştir. Öz savunmanın örneği olan gül ve diken teorisinde kadının bu yeni yüzyılda kendi savunmasının en iyi yolu kadın komünlerini yaratmaktır. Tanrıça İnanna’nın elinden alınan değerleri yeniden kazanmaktır. ”Önder Apo”

GEÇMİŞİN AŞILMASI GEREKEN TARZI

Berjîn Amargî Üniversite gençliği, aydın gençlik olarak bilinir. Aydın olmak; okumayı, incelemeyi, araştırmayı ve toplumsal sorunlar hakkında kafa yormayı gerektirir. Yani kimilerinin sandığı gibi aydın olmak; lafazan olmak, boş konuşmak değildir. Ya da teori ile pratiği çelişen, tutarsız olan değildir. Tersine teori ile pratiği bir olmaktır. Bu yönüyle aydın gençlik, bilinçli gençliktir. Bilinçli yaşayan ve çalışan gençliktir. Bilindiği üzere Apocu Hareket, bir aydın gençlik hareketi olarak doğdu. İlk Apocu grup, çok zor koşullarda, üniversitelerde oluştu. Sistemin ve her tür karşıt gücün saldırıları altında kendini örgütlemeyi başardı. Herkesin kaygıyla yaklaştığı, başarma şansı tanımadığı bu hareket, tarih sahnesine böyle çıktı. Yarım asrı aşan ve bölgenin tarih akışını değiştiren amansız mücadelenin temeli böyle atıldı. Böyle bir hareketin takipçileri olarak, bize miras bırakılan bu mücadeleyi başarıya ulaştırmaktır. Sorumluluğumuz ağır olsa da bizim için başarmaktan başka seçenek yoktur, olamaz. Örgütlü olmak, var olmanın temel bir koşuludur. Bir arada olmanın ötesinde, bir irade olmaktır. Belli değerler etrafında bir araya gelmek, o değerler temelinde gerçekleşmektir. Bu durumda ne kadar örgütlüysek o kadar varız, örgütlü olduğumuz ölçüde bir irade olarak kabul edilebiliriz. Bunu en çok da kendi mücadele tarihimizden biliyoruz. Örneğin, Apocu hareketten önce Kürt halkının varlığı kabul edilmiyordu, Kürt halkı bir irade olarak görülmüyordu. Apocu hareketin yürüttüğü mücadele sonucu örgütlülüğün gelişmesiyle beraber bu durum değişti. Belli bir iradeleşme yaşandı ve bugün artık kimse Kürtleri inkâr edemiyor. Çünkü Kürt halkı, örgütlü bir halk haline geldi. Bu durum, tüm toplumsal özneler için geçerlidir. Tabi bu, toplumun en dinamik gücü olan gençlik için de geçerlidir. Gençliğin irade olması ve siyasete etki yapmasının temel yolu örgütlenmektir. Örgütsüz olmak, yönlendirilmeye ve her tür sömürülmeye açık olmaktır. Geleneksel toplumun ve sistemin en çok faydalandığı zaaf budur. Gençlik örgütsüz olduğu için zekasından ve dinamizminden faydalanılıyor, sömürülüyor, savaşlara sürülüyor. Yani egemenlerin her türlü kirli hesabına alet ediliyor. Hatta bunun için gençlik sürekli denetimde tutuluyor, örgütlenmemesi için özel savaş politikalarının hedefi yapılıyor. Önder Apo, gençliğe gönderdiği mektupta örgütlenme vurgusu yaptı. Bizleri her yerde örgütlenmeye ve herkesi örgütlemeye çağırdı. Bu çağrının üzerinden uzun bir süre geçti. Bu çağrı temelinde kendi örgütlülüğümüzü gözden geçirerek, kendimizi muhasebe etmemiz gerekiyor. Kendimize daha somut sorular sorarak bunu yapabiliriz. Kaç üniversitede örgütlendik, kaç komün kurduk, demokratik toplum inşasına ne ölçüde katıldık? Bu muhasebeyi yaptığımız oranda kendi gerçekliğimizle, örgütlülük düzeyimizle yüzleşebileceğiz. Bu perspektif ışığında bakarsak, nerden başlamamız gerektiğini de biliriz. Örgütsüzlüğü aşıp etkili olmanın yolunu da buluruz. Önder Apo’nun tarihi 27 Şubat çağrısıyla beraber mücadele tarihimizde yeni bir evreye geçtik. Bu bir dönemin sonu, yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Yeni bir dönem demek, dönüşüm demektir. Eskinin cevap olmayan, bizleri tekrara sokan anlayış ve yaklaşımlarının terk edilmesi demektir. Bu anlamda yeni dönemin başarı yolu eskinin yetmez yanlarını aşmaktan, yani özeleştirisini yapmaktan geçer. Başarılı olmamızın bütün bir sırrı belki de burada saklıdır. Bunun aynası ise pratiklerimiz olacaktır. Pratik başarının geliştiği yerde dönüşümün gerçekleştiği söylenebilir. Tekrarın ve yerinde saymanın olduğu yerde ise eskide dolayısıyla yetmez olanda ısrar var demektir. Üniversite çalışmalarımızda eskiyi taklit etmekle sonuç alınamaz. Biraz yaratıcı olmak, yeni yol ve yöntemler geliştirmek gerekiyor. Geçmişin aşılması gereken tarzında ısrar, devrimci tarza da ters bir yaklaşımdır. Bu nedenle, günün koşullarını da hesaba katarak daha sonuç alıcı bir örgütlenme tarzı geliştirmek, bunun arayışını büyütmek gerekiyor. Bu nedenle bazen durup düşünmek, alışkanlık haline getirdiğimiz yaklaşım ve ezberlerimizi bir kenara koyup akıl yürütmemiz gerekiyor. Bulunduğumuz yerde, o koşullarda sonuç almanın yönteminin ne olduğu üzerine kafa yormak gerekiyor. Doğru ve sonuç alıcı tarzın bir reçetesi yoktur. Her alanın, her bölgenin bir özgünlüğü vardır. Sonuç almak için bunlar hesaplanmak durumundadır. Bir yerde sonuç alınan bir yöntemin her yerde sonuç alacağı beklenemez. Ama her başarının ardında kıvrak bir akıl, tükenmez bir ısrar ve inat vardır. Şehit Haki Karer arkadaşın, işçilik yaparak hareketin maddi ihtiyaçlarını karşıladığı, günlerce aç kaldığı, inşaatlarda uyuduğu bilinmektedir. Yine Şehit Mazlum Doğan arkadaşın, bir genci örgütlemek için her tür tehlikeyi göze aldığı, günlerce gidip tartışmalar yürüttüğü bilinmektedir. Biz böyle bir geleneğin takipçileriyiz. Örnek alacağımız arkadaşlar, mücadelemizin temelini atan ve karakterini belirleyen bu arkadaşlardır. Yeni mücadele dönemi, biraz da o döneme benziyor. Hareket olarak içine girdiğimiz dönüşüm süreciyle beraber devrimci mücadelemizde yeni bir çıkış gerçekleştiriyoruz. Tam da böyle bir zamanda, o arkadaşları daha fazla anlamak ve hissetmek gerekiyor. Onların kişiliklerini, yaşam ve mücadele tarzlarını incelemek gerekiyor. Onlar her süreçte yolumuza ışık oldukları gibi yeni dönemde de olacaklardır. Birkaç üniversiteyle sınırlı kalan ve ilişki düzeyini aşamayan bir örgütlülük bizi başarıya ulaştıramaz. Potansiyelimizin çok yüksek olduğu, her üniversitede örgütlenme zeminimizin olduğu açıktır. Bazı durumlarda üniversite öğrencilerinin doğaçlama geliştirdiği tutum ve tepkiler, bunu açıkça göstermektedir. Öte yandan koşullar kısmen değişmiştir. Önder Apo’nun başlattığı süreçle beraber belli bir zemin oluşmuştur. Bu zemin ve imkanlar mutlaka değerlendirilmelidir. Son yıllarda yaşadığımız ve aşamadığımız bir durum da planlı ve istikrarlı çalışamamaktır. Kısa süreli alevlenen ve hemen sönümlenen bir çalışma tarzı gelişmiştir. Öyle ki, sürekli toparlanıp dağılma durumu yaşanmaktadır. Bu adeta bir kısır döngü halini almıştır. Bu durum, yaşadığımız örgütlenme sorunundan kaynağını almaktadır. Açık ki örgütlülüğümüz zayıf olduğu için en ufak bir müdahale dağılmaya yol açıyor. Öte yandan düşman müdahalesi bizim için hiçbir zaman gerekçe yapılmamıştır. Sistem, üniversitelerdeki komünal örgütlenmeyi dağıtmak için kendi bünyesinde barınma yerleri oluşturuyor, her öğrenciyi bir yöntemle kendine bağlamaya çalışıyor. Öğrenci derneklerini kriminalize ediyor, öğrenci topluluklarını kapatıyor, sosyal zeminleri özelleştirerek örgütlenme zeminini ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bunlar anlaşılır durumlardır, ama gerekçe yapılamaz. Bilmeliyiz ki bütün bu yönelimlere zemin veren biraz da öğrenci hareketinin kendi örgütsüzlüğüdür. Saldırılar karşısında güçlü bir direniş ve dayanışmanın olması durumunda bu saldırılara bu kadar kolay cesaret edilemez. Sonuç olarak örgütlenme sorunu aşılmadan çalışmalarımızın başarısından söz edilemez. Yukarıda belirttiğimiz gibi Önder Apo, on yıllık ağır tecridin ardından bulduğu ilk fırsatta bu konudaki eksikliğimizi gördü ve bizi örgütlenmeye çağırdı. Çünkü her çalışmamızın temelinde örgütlenme vardır. Tüm çalışmalarımızın üzerinde geliştiği zemin bu çalışmadır. Önümüzdeki süreç, örgütlenmedik yer bırakmayacağımız bir süreç olmalıdır. Gençliğin örgütlü gücüyle demokratik komünal toplumu inşa edeceğimiz süreç olmalıdır.

Kıyamet Alameti Değil, Adı EPSTEİN.

Zinarîn Cudî ✍️ İspanyollar boğa güreşi oyununu başlattıklarında aslında kapitalist sistemin insanlık üzerinde uyguladığı bir yöntemide açıkça gözler önüne sermişlerdir. Bir krallık oyunu olan ve matadorun eline verilmiş kırmızı beze odaklanan bir boğa güreşi. Ya boğa ölür ya matador fakat yeni oyuncular ve boğalar ile kral istedikçe oyun hep devam eder. Biraz kaba bir benzetme olabilir ama burada boğa insanlık oluyor, birden bire ortaya çıkan ve sallanan kırmızı bez de Epstein belgeleri oluyor. Şimdi onun tüm gerçekleri bir arenada ortaya çıkınca haliyle tüm insanlık olarak öfkeden çılgına döndük, kimilerimiz orada yaşananları ve yapılanları duymak dahi istemedi, ya da midemiz bulandı. Öfke seline dönüp ona karşı yöneldik. Fakat asıl mesele şu ki bu kırmızı bayrağı o matadorun eline kim verdi? Mesele kırmızı bayrağı artık görebiliyor ve ayrıntılarını biliyor olmamız mı? Yoksa bizleri insanlık olarak bu savaş arenasına kimlerin indirdiği ve bu oyunu asıl olarak tasarlayan kralların gerçek amaçları mı? Acaba bu kırmızı bez asıl oyunun sahiplerini görmememiz için birdenbire ortaya atılmış bir şok cihazı mı? Demem o ki ‘gözümüzü kapitalist kanlı sistemin kendisine dikelim ve artık kırmızı bezin arkasına saklanan Katil’in kendisini iyi tanıyalım. Bu vahşi sistem bizleri kastik katil Epsteinlere alıştırmak, normalleştirmek ve böylece korkunç bir gerçeklik ama yeni epsteinler üreterek insanlık değerlerini yok etmek istiyor. Kıyamet alameti bu değil de nedir. Kapitalizmin kendisini doğru çözümlemeden, Epstein felaketine yaklaşmamız ve anlamaya çalışmamız at gözlükleri ile yolda ilerlemeye benzer. Adada neler oldu, kimler vardı, kim ne yaptı sorularının yerine, ‘insanlık neden bu hale getirildi ve bir daha böyle bir insanlık dramı yaşamamamız için ne yapmalıyız’ sorusunu sorarsak işte o zaman özel savaş basını yönlendirmeleri ile değil de, gerçekten vicdani ve insani bir soruyu kendimize sormuş ve cevabını aramaya koyulmuş oluruz. Kapitalizm episteini yarattı ve inanmak istemediğimiz bir gerçeklik fakat yaratmaya da devam ediyor. İnsan toplumunun oluşumdaki figürlerden olan avcı erkeğin bir kulüp oluşturarak anacıl topluma saldırması, kadını alı koyması ve köleleştirmesi, katletmesi ve bu temelde kastik katil bir sistem oluşturması kadının kölelik tarihi incelendiğinde görülen tarihsel gerçekliklerdir. Başta kadını katlederken, yamyamlık gibi olgular gelişirken artık öldürüp saldırmak yerine köle olarak, cinsel istismar aracı olarak kullanmaya başlar. Kastik katil günümüzde o ada somutunda olduğu gibi farklı kılıklarda ünvanlarda ve temsiliyetlerde. Bazen sömürgeci ve katliamcı bir başbakan, bazen şiddet timsali bir polis, bazen küçük çocuklara cinsel istismarda bulunan sözde bir öğretmen, bazen ensest ilişki ile baskılayan sözde bir aile ferdi. Dünyada çocuk tecavüzlerinin, pedofilinin, kadına yönelik şiddetin ve tecavüzün bu kadar artması, kadın ve çocuk katliamlarının hızla artış göstermesi, kayıp onbinlerce çocuk vakalarının olması, insanlığa saldırı mahiyetinde olan biyolojik, nükleeri silah üretimleri, kullanımları ve pozitivist bilimin çığırtkanlığı olan modern görünümlü insanlık dışı deneyler ve denekler ve tüm bunların bir özeti olan JEFFREY Epstein! Üstün gen, tecavüz, köle olarak kullanma, fiziksel ve pskolojik şiddet, kaçırma, alı koyma, kanibalizm(bebek eti…), pedofili, katletme, manipülasyon, para ve iktidarın kirli ilişkisi, fuhuş, uyuşturucu kullanımı, aile içi cinsel ilişkiye yönlendirme, güç üzerine kurulmuş ağlar zincirler, zenginler, sözde siyasetçiler, dinciler, İngilterede prenslere satılan ve özel olarak gönderilen kız çocukları…Mekan ABD, Karayip denizi. Virjina adaları. 2019 da pedofili, taciz, fuhuş suçları ile hüküm almışken, hapiste ölen ya da bir şekilde susturulan biri olan bu Epsteinin dosyalarını bu ABD adalet bakanı 3 milyonu aşan sayfa ve veri ile neden şimdi paylaştı? Bir sürü bilgi ya da olay, kişi adları, devlet makamları bu çöpe girmişken, bu kişilerin yargılanması istemi ile harekete geçen insanlığa birdenbire ABD başsavcısının’’ bu belgelerde yargılayacak söylenecek bir şey yok’’ demesi karşısında: Bunların amacı ne’ diye sormamak olur mu? Dijital medyada söylenen binlerce haberi ve bilgiyi takip edip habire bir paylaşımdan bir paylaşıma giderken neye nasıl odaklanacağız? Asıl mesele sadece ABD de Karayip denizinde, Virjin adalarında yer alan lidils cent cames adlı Episteine bağlı mekanda yaşananlardan öte, tüm dünyamızı ve insanlık değerlerimizi bu ada ya hapsetmek isteyenlerde. Dünyamızı bu adaya sığdırmak istiyorlar. Bizleri bu vahşete ve insanlık kıyımına sürüklemek istiyorlar. Bu nedenle bu sadece adli, çirkin bir olay ya da olaylar, suçlar zinciri değil, Epstein meselesi tüm insanlığı ilgilendiriyor çünkü insanlığa özelde kadına yapılmış küresel bir saldırı planını, kapitalizmin tüm kirliliğini ortaya koyuyor. Kapitalizm zihniyete saldırıyor, insanlık özelliklerini ve ahlakını yıkmayı amaçlıyor. Önder APO Kapitalist Uygarlık adlı ikinci savunmasında’’ Hiç bir dini zihniyet, kapitalizm zihniyeti kadar savaş, baskı ve işkence doğurmadı. Hiç bir toplum bireyi, kapitalizmin zafer kazandığı toplumdaki birey zihni kadar sorumsuz, çıkar düşkünü, zalim, soykırımcı, asimilasyonist, diktatör doğurmadı. Başta üç (S)’ler, seks endüstrisi, peşi sıra ve iç içe spor ve sanat-kültür endüstrileri geniş bir medyatik reklam kampanyasıyla yoğun ve sürekli olarak duygusal ve analitik zekâyı bombalayarak, tamamen işlevsizleştirerek, gösteri (temaşa eden) toplumunun zihniyet fethi tamamlanmıştır. Bu toplum, teslim alınmaktan da daha kötü, sistemin dilediği gibi sevk ve idare ettiği toplumdur. ’’ demektedir. İnsanlık toplumunun ilk oluşum süreçlerinde karşımıza çıkan avcı erkeğin, kapitalizim ile zekasının en hilekar ve en komlpocu biçimlere geldiğini ortaya koyan bu son olaylar, kastik katil erkek zihniyetinin en son zirvesi olmaktadır. Bu zihniyet kendisi için tüm insanlık değerlerini çiğneyebilir aynı episteinin adasında olan rezaletler zinciri gibi. Peki nasıl insanlığa sanki bu kapitalist kastik katil rejim yegane bir insanlık sistemi gibi kabul ettiriliyor? Nasıl olurda böyle katillerin ülke yönetimi, iktidarı olması kabul görülüyor. Çocuklara cinsel istismarda bulunuyorlar fakat bir ülkenin başbakanı oluyorlar. Hukuk, yasa, sözde güvenlik, eğitim her şey bu katillerin elinde. Sözde dünyanını en iyi üniversitelerinden olan Harward üniversitesinin dahi bu ada ile ilişkide olarak fonlarını sağladığı belgelendi. Neyin bilimi, medyası, eğitimi ve teknolojisi? İnsanlığın yok olması uğruna taçlandırılan bir rejim katil kastik. O nedenle Epstein belgeleri, katilin milyonda bir maskelerinden birinin düşüşünü ifade eder. Fakat asıl mesele katiller üreten bu kapitalist rejimin kendisidir. Bu nedenle toplum olarak başta da kadınlar olarak bizler sadece ortaya atılan Epistein belgelerinin dehşetine kapılıp bir süre sonra başka olaylar zinciri ile unutan değil de, katillerin karanlık dünyasına karşı kadın zamanını örerek gerçek bir komünal toplumcu ya da anti-kapitalistçi olmalıyız. Çünkü vicdan ve ahlakın bütünlüğü olan insani özellikler bunu gerektirir.

Baharı Karşılamanın Sanatsal Birliği

Leyla Şaylemez ✍️ Baharı milliyetçi, şoven politikalardan arındırılmış, halkların birliği üzerine kurulu demokratik ulus birliği inşası ile karşılamanın heyecanı sarmış inanç dolu yürekleri… Bin yılların hengâmeli ve kaoslu süreçlerinin ardından umutlar buluşmak istiyor artık yekpare yüreklerin huzuruyla. Üzerine örtülen dogmatik, cinsiyetçi, tekçi perdeyi yırtıp; bu baharda yüzünü güneşin sıcaklığıyla yıkamak, beşinci buzullaşma dönemini yaşayan zihninin donukluğunu güneşin sıcaklığıyla eritmek istiyor. Çünkü donukluk anlamın yitimidir, hissiyatların tamamen körelmesidir, ne için ve nasıl yaşanması gerektiğini sorgulamamanın ve bilememenin halidir. Donukluk halinin yol açtığı anlamsızlık varlığa ilişkin geride hiçbir emare bırakmaz, iradi güçten ve karar verebilme yetisinden bir toz zerresi dahi kalmaz. Var olmak ve var olmamak arasında bir uçurum bile değildir artık donuklaşmayla beraber öze dair yaşanan yabancılaşma. Varlıktan bağımsız bir anlamdan söz edilemeyeceği gibi, düşüncenin akışından bağımsız bir anlamdan da söz edilemez. Yani düşünce, donukluğu aşıp süreğen bir akış halinde olduğu zaman yeşertebiliriz özgür yaşam umutlarımızı. Kümelenmiş bulutlar arasından saklambaç oynar misali bir ortaya çıkıp kaybolan güneş, hüzmelerini özgürleşmeye ahdetmiş diyarların yüksek rakımlarındaki karlara sunarak form değiştirmelerine kaynak olur. Asi ve keskin kayaçlar arasından toprağa sızan karlar ise yenilenmeye durmuş ağaçlara ve bitkilere can suyu olmak için canhıraş yönünü çevirir güneşe. Dirilmeye ve yenilenmeye yardımcı olmanın tutkusuyla erir, eridikçe daha da yaklaşır niçin var olduğunun anlam derinliğine. Eriyerek bir yok oluş hikayesini canlandırmaz, farklı bir formda tekrardan yaşama dönmenin mücadelesine girişir. Baharı fedaice karşılamanın telaşına girmiş karlar gibi bizlerde beşinci buzullanmayla çevrelenmiş zihnimizi güneşin sıcaklığına çevirmeli ve zihnimizi çepeçevre sarmış olan donuk düşünceleri eritmeliyiz. Zihnimizdeki düşüncelerin dogmatikliğini, donukluğunu aşabildiğimiz oranda duygularımızın özüyle ve varlığımızın anlamıyla buluşabiliriz. Bu sancılı değişimi ve dönüşümü sağlamaya giriştiğimiz an var olan mevcut verili yaşamın bizlere ait olmadığını, toplumun gerçekliğiyle örtüşmediğini fark eder ve yeniyi yaratmanın nefes aldıran görkemli eylemine girişiriz. Zira bunu yapmak bir zorunluluk teşkil ediyor ki, Ortadoğu halkları varlığını ancak bu şekilde temin edebilir. Zihniyetin radikal dönüşümüyle… Toplumun parçalanma ve dağıtılma amacıyla birbirine düşmanlaştırılması hegemon güçlerin yeni keşfettiği bir olgu değildir. Bireyler üzerinde çıkarcı güç denetimini bin yıllardır bu yöntem ile sağlayan Kastik Katiller ve onların modern versiyonları olan devletin üst kademe figüranları milliyetçiliği ve tekçiliği toplumun her hücresine nüfuz ettiriyor. Şovenizmin, ilkel milliyetçiliğin ve tekçiliğin yarattığı sonuçlar bugün ortadadır ki, Ortadoğu halkları hegemon devletlerin, halkları birbirine kırdırtma ve savaş rantı üzerinden gelir sağlama politikalarının gölgesinde birbirini yok etme yarışına tutuşturuluyor. Arap, Kürt, Azeri, Süryani, Fars ve Türkmen halklar birbiriyle çatışırken, bu kaostan çıkar güden ise savaşı tetikleyen ve körükleyen sömürgeci devletler olur. Önder APO doğru tanımlanamayan bir tarihin ve toplumun, sürekli bir tehlike ve bunalım kaynağı olmaktan kurtulamayacağı tespitini yaparken, temeli yanlış örülen bir toplumun, gereken düzeltmeyi yerinde ve zamanında yapmazsa içeriğine göre bir yıkılışı yaşayacağını vurgular. Haliyle toplumu doğru tanımlamak, geçirdiği tarihsel süreçleri iyi çözümlemek ve farklılıklarıyla birlikte tüm insanlığa ait olan topraklarda sentez bir yaşam sürdürme anlayışını güçlü kavramak gerekir. Toplumu sürekli bir tehlike ve bunalım kaynağı olmaktan kurtarmaya çalışan Önder APO, özgürlük mücadelesinin hatlarını ilk çizdiği andan itibaren toplumun kurtuluşunun Kadın Kurtuluş İdeolojisi’ni esas alan halkların birliğine ve örgütlü mücadelesine dayandığını açıkça ortaya koydu. Nitekim Kuzey ve Doğu Suriye halklarının kendi iradi gücüne dayalı özerk yönetimi, Önder APO’nun yarattığı demokratik toplum ideolojisini esas alan ve inanan kadınlar tarafından inşa edildi. Rojava’daki farklılıkların ve çeşitliliklerin çatışmasız olarak bir arada yaşayabilmesinin öncülüğünü kadınlar yaptı. Modern kastik katillerin günümüzdeki maskesi olan selefi çetelerin ve DAİŞ artıklarının Kuzey ve Doğu Suriye halklarının kadın öncülüğünde yaratılan birlikteliğine saldırısı, Ortadoğu toplumlarını sonsuz bunalımda bırakarak kadının sömürüye geçit vermeyen duruşunu yıkmayı hedefledi. Arap halkını Kürt halkıyla savaştırmaya, Türk halkını Kürt halkıyla çatıştırmaya teşfik etti. Ama bu katillerin unuttuğu çok önemli bir şey vardı ki bu halkların tarihsel kökleri ana tanrıça ve kadın etrafında gelişen komünal birlikteliği hafızasında barındırıyordu. Önder APO’nun bu birliktelik hafızasını doğru temellere oturtması ve toplumun parçalanarak denetim altına alınma emellerinin etkisinde kalmasına karşın Demokratik Uluslar Birliği’ni önermesi bu kirli planları bozdu. Evrenin sancılı değişim ve dönüşümü yaşayacağı bu sürecin, yani baharın yeni doğuşları aynı zamanda toplumun ortak ruhuna yönelen güzelliklerin de harelenme ve tomurcuklanma sürecidir. Bu güzellikler halkların birliğidir, özgür yaşamın aydınlığıdır, Önder APO ile buluşmaktır… Şimdi bu baharı karşılamanın sanatı kadının öncülüğünde gelişen Rojava kadın devriminin kazanımlarını korumak, ve halkların birlikteliğini her mekana ve zamana yayacak örgütsel mücadeleyi büyütmek olmalıdır. Bahar, kadın öncülüğüyle inşa edilmeli; gelecek, özgür yaşam umutları ile karşılanmalıdır!

ÖZGÜR YAŞAMIN ÖZ SUYU; KOMÜNLER

Roşan Semsur ✍️ Bir kelime ne kadar çok şey ifade edebilir ya da ne kadar anlam sığdırabilir ki o birkaç harfin içine diye, çok defa sormuşuzdur kendimize. Bir dildeki kelimeler, o dili konuşan halkların düşünce, örgütlenme, inanç ve yaşam biçimine dair bilgilerle döşelidir. Çünkü dil zihniyetten bağımsız değildir. Zihniyetin form kazanmış, vücuda gelmiş halidir. Kürtçe bu anlamda Kürt halkının yaşam, düşünce ve örgütlenme biçimine dair birçok bilgi verir bize. Üzerine en çok konuştuğumuz ve yaşam düsturumuz olan JIN ve JIYAN gibi. Kürtçede toplanmak, bir araya gelmek anlamlarına gelen kom, Latincede ise paylaşmak anlamına gelen communis kökünden türeyen komün kelimesi de halkımızın nasıl düşündüğü, yaşadığı, örgütlendiği gibi daha bir çok sorunun cevabını içinde saklayan bir hazine gibi. Bu hazineyi biraz eşelediğimizde zamana karşı mücadele eden, bazen gerileyen, duraksayan ama hep direnen, mücadele eden, yok edilemeyen bir tarih görüyoruz. Elbette bu direniş, salt bir kelimenin zamana karşı direnişini çok çok aşan bir mahiyettedir. Bu direniş, bireyciliğe karşı paylaşmayı, ayrıcalık ya da üstünlüğe karşı eşitliği, bağımlı olmaya karşı kendi kendine yetmeyi karşılayan, devletçi uygarlığa karşı demokratik toplum unsurlarının her alandaki direnişidir. Bu yönüyle komün, sadece insanların karınlarını doyuran, bolluk ve refah içinde tutan, ortak mülkiyet ve ekonomik yaşamını ifade etmez. Gerek ütopik sosyalistler gerekse Marks ve Engels ekonomiye indirgeyerek tarif ettikleri komüne büyük haksızlık etmiş, deyim yerindeyse içine deryaları sığdırabilecekken, bir damlayla yetinmişlerdir. Sovyet devleti ilk iş olarak 5 yıllık kalkınma planlamasıyla, devletçi ekonomiyi ve bolluğu yaratan bir gıda üretimini gerçekleştirerek, ulusal kalkınmaya dayalı ekonomik politikaların her şeyi yaratacağını ve kurtaracağını varsayıyordu. Fakat sonra anlaşıldı ki, sadece insanların karınlarını doyurmak kendi başına sosyalizmi de komünizmi de getirmiyor. Bu nedenle komünü toplumun özgür birliktelik, eşitlik, dayanışma ve paylaşımı esas alan ne kadar olumlu özelliği varsa içinde barındıran, kişiyi yaratıcı kılan, devlet dışı toplumsal örgütlenme modeli olarak daha geniş bir çerçevede tanımlanmak daha yerindedir. Ki bu özellikler zaten toplumun karakterinde vardır. Bu da komünal yaşamın inşasının, bir toplumu sil baştan örgütlemek ya da icat etmek olmadığını gösterir. En temel iş, emareleriyle hala Kürdistan`da var olan komünleri canlandırarak, toplumun özünü açığa çıkarmak, tarihine, özüne sahip çıkmaktır. Peki biz kadınlar komünün neresindeyiz ve neden komünleşmeliyiz Zaten bir sürü kurum, parti, dernek, sendika var, komünün bunlardan ne farkı var diye sorulabilir elbette. Komün bir partiye ya da bir sendikaya üye olmanın ötesindedir esasında. Bir partinin üyeleri de elbette bir amaç uğruna bir araya gelmişlerdir. Ama bu bir araya geliş, o üyeleri eşitlikçi, paylaşımcı, kendi kendine yeten, iradeli insanlar olarak geliştirmeye yetmez. Zihniyet dönüşümünü esas almaz ya da yaşamla bütünleşmez. Bir parti binasına gidebilir, biraz sohbet edebilir ve sonra evine dönebilirsin  ama komün sensindir. Evde, okulda, iş yerinde, bahçede, sokakta, her nerede olursan ol, komün seninle, sen komünlesindir. Çünkü komün sadece bir kurum olmanın ötesinde, zihniyet dönüşümünü esas alan, örgütlendikçe demokratik alanı genişleten, eşitlikçi, paylaşımcı ve kendi kendine yeten topluluklar geliştirir, demokratik kişilikler inşa eder. İnsanı ve toplumu kök hücresine ulaştırır. Bu yönüyle de örgüt ya da sosyal hareketlerden farklıdır. Bu anlamda biz kadınları bir komünde bir araya getiren amaçlar kısmi değildir, her yönüyle bir yaşam tarzı yaratmaya çalışan bütüncül amaçlardır. Bir araya gelmek önemlidir elbette ama ekonomiden sağlığa, ekolojiden eğitime, spordan sanata, öz savunmadan kültüre biz kadınları koruyacak, büyütecek, güçlendirecek olan yegane örgütlenme biçimi komündür. Komünün toplumun kök hücresi olması, toplumsallığı, eşitliği, özgürlüğü ve demokrasiyi içinde barındırması, kadınla olan doğal bağının da bir ifadesi oluyor aslında. Kadınlar komünal olmalılar çünkü kadınlar, ekmek ve sudan daha fazla ihtiyaç duydukları özgürlüğe, baskı altında olmadan alacakları bir nefese, sürekli öldürülme korkusu olmadan yaşamaya ancak komünle ulaşabilirler. Bu anlamda komün örgütlenmesi olsa iyi olur denecek bir örgütlenme değil, mutlaka olması gerekendir. Kadınlar olarak cinayet ve şiddet gibi tabirlerin, içinde bulunduğumuz durumu anlatmada çok yetersiz kaldığı, bunun yerine kırım yada katliam gibi kavramlarla ifade edilen, çok ağır bir durumu yaşamaktayız. Her gün artarak devam eden bu katliamlara karşı sormamız gereken en önemli sorulardan biri neden önünü alamıyoruz sorusudur. İtiraz ediyor, ses yükseltiyor, sokaklara çıkıyor, yürüyor, bir araya geliyor ve bir örgütlülük oluşturuyoruz elbette ama bu, bizi koruyacak, büyütecek, güçlendirecek bir örgütlülük olmuyor. Bu anlamda komün, bilinçli ve amaçlı örgütlülüğümüz ve her gün katledilme tehlikesi altında yaşayan biz kadınları yaşatacak öz savunmamızdır. İnsanların birbirlerini hissetmedikleri, duyarsızlığın ve sorumsuzluğun hakim olduğu, bireyciliğin yüceltilip toplumsallığın anlamsızlaştırıldığı kapitalist sisteme karşı, değer büyütmek yine komünlerle gelişecektir. Kapitalist sistemin aç bıraktığı maneviyat, ruh ve duygular komünlerde doyururken eşitlik, özgürlük, kolektivizm fikirleri soyut kavramlar olmaktan çıkacak, yaşamın her alanında, her gün uygulanır ve canlanır olacaktır. Tekçi anlayışlara karşı farklılıkları içeren, inanç veya etnik temelli ayrışmaları benimsemeyen, halkların özgür ve demokratik yaşamı ancak komünle mümkündür. Yani komünler sadece toplumsal örgütlenme şekli değil ahlaki, politik ve kültürel bir duruştur. Komünler ideoloji, irade, eşitlik, özgürlük gibi toplumun özünü ifade eden tüm özellikleri birbiri içinde örerek, demokratik toplumu geliştirecektir. Bizim kendimizi komünlerle eğitip, örgütlememiz en büyük öz savunmamız olurken, bunun zamanla egemen erkekte ve toplumda yaratacağı dönüşüm de demokratik toplumun inşası olacaktır. Komünler, kadınların kendini ifade edebileceği, yaşamını idame ettirmenin tüm araçlarını oluşturacağı, her şeyi tartışıp, projeler ürettiği ve pratikleştirdiği yerlerdir. Ya dedikodu yaptıkları ya da kavga ettikleri yalanıyla iki kadının dostluğuna şüpheyle bakan, kadınları birbirlerinden koparan anlayışa karşı komünler, kadınlar ancak bir araya geldikçe vardır ilkesine dayanır. Bu da kadının en temel öz savunması demektir. Kadınların düşünemez, yapamaz, bilmez denilerek dışlandıkları her alanda iradelerini geliştirdikleri, birbirlerini hissettikleri ve yaşamlarını örecekleri yer yine komünlerdir. Ekonominin bir kağıt parçasına indirgendiği, hatta kripto paralarla artık onu da aşarak hayalet gibi dünyayı yöneten kirli bir güce dönüştürüldüğü günümüzde, bundan en fazla zarar gören elbette kadınlardır. Evin yönetilmesi, yani politikası anlamına gelen ekonomi, özünde bir kliği zengin etmek için değil, onurluca yaşamak için, birlikte çalışılan, birlikte yaşayan komünü ifade eder. Yine ekolojik kırıma neden olan devasa fabrika ve madenlere karşı, kendine yeten eko ekonomik atölye, kooperatif ve komünler kadınların emeklerinin, vücutlarının sömürüldüğü bu rant düzenine karşı kadının en önemli işlerinden biri olacaktır. Kadınlar komünlerde bir patronun cebini doldurmak için değil, onurluca yaşamak için ter dökecekler. Komün salt bir kurum üyeliği olarak değerlendirilemez. Komünlerde yer almak, özgürlük bilinci ve iradesini edinmek, bunu somutlaştırmak, toplumsal sorunlara çözüm bulmak demektir. Birilerinin bizim yerimize düşünmesine, yapmasına ihtiyacımızın olmadığı, kendi ihtiyaçlarımızı

ARİN’LERDEN DENİZ’LERE AKAN KADIN DİRENİŞİ; ROJAVA DEVRİMİ

Sitî Jiyan Mak ✍️ Mezopotamya’da ateşin ve suyun kutsallığı bilinmektedir. İki ana nehir arasındaki verimli topraklarda yaşayan Aryenik toplulukların hem dil hem de inanç değerleri açısından kutsalı denilecek niteliktedir. Dil bir toplumu toplum yapan, kimlikleşmesini ve karakter kazanmasını sağlayan en önemli etmenlerden biridir. İnanç ise o toplumun manevi değerlerinin ifadesidir. İlk topluluklar bu değerler üzerinden bir araya gelmiş ve varlığını bu topraklarda, yani mezopotamyanın verimli vadilerinde kalıcılaştırmıştır. Kürtçede ar-ari ateş anlamına gelmekte , aryen ise asil, onurlu anlamlarında kullanılmaktadır. Aynı zamanda ateş, Kürdistan tarihinde ve çiroklarında direnişin sembolü olarak bilinmektedir. Kimi mitolojik öykülere göre yüksek dağların zirvelerinde yaşayan kadın kom’ları yani gruplarının kendilerini görenlerin güzelliklerine dayanamayıp gözlerinin kör olmasından kaynaklı kimseye görünmezlermiş. Onların varlığından haberdar olup kendilerine zarar vermek isteyenlere karşı bir özsavunma olarak dağların yüksek zirvelerinde geceleri ateş yakıp etrafında şarkı söylerlermiş. Bu mitolojik öykü günümüze, cin ( Kürtçenin dimilki lehçesinde kadın-ceni-jin anlamına gelir) hikayelerinden ve annelerimizin veya yaşlı kadınların sık sık uyardıkları, geceleri sıcak su dökülmemesi, bazı inançlara göre ateşe su dökülmemesi, cin dedikleri varlıkların herkese görünmedikleri, göründükleri takdirde aklını yitirme ve benzeri anlatımlarla sonuçlandırılması olarak geçmiştir. Yine Heredot’un tarihinde ve Anabasis’in Onbinlerin dönüşü kitaplarında bu bölgeden bahsederken Kürt topluluklarını, kendilerini savunmak için yüksek dağlara çıkıp savaşan halk olarak tanımlamaları da bu gerçekliği yansıtmaktadır. Gelelim günümüzün ateş ve su kutsalının kadınla buluşmasına. Mezopotamya topraklarında aradan binyıllar geçmesine rağmen bu kutsal, kadınla bağını hiç koparmadı ve direnişin sembolü olmaya devam etti. Evrende her canlının bir öz savunma mekanizması vardır ve bunun en somut örneğini Önder APO ‘Gül Teorisi’ ile tanımlamaktadır. Tarihsel gerçeklikte erkek egemenlikçi ataerkil zihniyet kendi hakimiyetini, iktidarını oturtmak ve topluma hakim olabilmek için öncelikle kadına dayalı toplumsal zihniyeti ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Yani toplumun oluşum kaynağı olan kadını toplumdan ayırmak ve onun şahsında tüm toplumu etkisiz hale getirmeye çalışmıştır. Fakat bu sömürme, köleleştirme ve yok etme saldırılarının yanında kadının da tarih boyunca direnişi hep devam etmiş ve toplumsal değerlerine sahip çıkma adına tarihin her döneminde özgürlüğü için bedel vermiştir. Kadın şahsında ezilen, sömürülen ve teslim alınmaya çalışılan halklar ve ezilenler de ayaklanmış, direnmiş ve varlığını korumaya çalışmıştır. Tarihte bir çok devrimsel süreçler yaşanmış fakat bu süreçler yaşanan yetersizliklerden kaynaklı toplumsal hareketlere dönüşmemiş ve kalıcılaşmamıştır. Önder Apo ‘’Hiçbir şey devrimden önce ya da sonrası olmaz, her şeyin an’da olması gerekir’’ demektedir. Bu tarihsel hatada bütün devrim hareketlerinin kaybettiği nokta, kadın sorununu toplum sorunu olarak ele almamak ve devrimden sonraya bırakmış olmalarıdır. Bunlardan yola çıkarak Önder Apo Özgürlük Hareketinin daha kuruluş aşamasında bu sorunun çözümü için büyük bir çaba harcamış, tarihte yaşanan eksikliklerin tekrarlanmaması için daha çocuk yaştayken yaşadığı çelişkilerden yola çıkarak yöntem arayışına girmiştir. Önder Apo’nun büyük arayışı sonucu derinlemesine kadın tarihi sorgulamaları gelişmiş, toplumsal sorunların temelinde kadın sorununun yattığı tespiti her geçen gün daha da somutlaşmıştır. Bununla birlikte Özgürlük Hareketinin yıllara yayılan direniş tarihinde kadın öncülüğü belirleyici olmuştur. Kadın özgürlük mücadelesi Önder Apo’nun felsefesiyle Kürdistan dağlarından ovalarına, oradan tüm dünyaya yayılmış ve kadın direnişçiliğinin müthiş emsallerini doğurmuştur. Kadın özgürlük mücadelesinin en güncel ve tüm gerçekliğiyle ezilen ve sömürülen halklara ışık olan Rojava Kadın Devrimi hayal edilenin bir ütopya olmadığının kanıtı olmuştur. 2014 yılında tüm dünyada korku ve panik yaratan DAIŞ çeteleri ve destekçilerinin Rojava’ya dönük saldırılarıyla birlikte özsavunma birlikleri ilan edilmiş ve kadınlar öncülüğünde destansı bir direniş sergilenmiş. DAIŞ barbarlığının Ortadoğuyu yeniden karanlık bir mezarlığa dönüştürme planlarının ilk hedefi tıpkı tarihte olduğu gibi yine kadınlar olmuştur. Bu saldırılar sonucu yüzlerce kadın tecavüze maruz kalmış, kaçırılıp pazarlarda satılmış, katledilmiştir. Fakat bu defa kadınlar tarihte olduğundan farklı olarak kendi özgüçleriyle özsavunmaya geçmiş ve ‘’Önce kadınları vurun’’ diyen zihniyete karşı ‘’önce kadınlar’’ direnişe geçmiştir. Bu direniş ve devamında tüm dünyaya kadın devrimi olarak geçen Rojava Kadın Devrimi hegemon güçlerin tüm planlarını altüst etmiştir. Özelde de Kobanê de barbar DAIŞ zihniyetine karşı ellerinde çok az imkanla büyük bir fedailik sergileyen kadın özsavunma birlikleri hem çelikten kadın iradesinin sembolü olmuş hem de dünya kadınlarına bizlerin katledilmek ya da sindirilmek dışında da bir seçeneğimizin olduğunu göstermiştir. Kobanê direnişinin Sembolü olan Arin Mirxan ile başlayan kadın fedailik çizgisi Rojava Devriminin karakteri ‘’Jin Jiyan Azadi’’ felsefesiyle ile her geçen gün toplumsal anlamda da varlığını ispatlamıştır. Arin Mirxan 2014 ekim ayında abluka altında olan Kobanê’nin Miştenur Tepesinde fedai eylem gerçekleştirmiş ve DAIŞ çetelerinin ilerleyişini durdurmuştur. Bu eylemin yarattığı etki ile sadece Kobanê merkezinde kalan bir grup savaşçının ilerleyerek ‘’Kobanê düştü düşecek’’ diyenlere ‘’direnen fedai kadınlar varoldukça Kobanê düşmeyecek’’ cevabını verdi. Geçen 14 yıl boyunca bu direniş mirasının üzerine Rojava Devrimi hem kadın özsavunma birlikleri hem de toplumsal alan çalışmalarıyla yeni bir yaşam inşası için büyük bir aşk ve çaba ile emek vermiş ve direniş geleneğini hep canlı tutmuştur. ‘Rojava devrimi bir kadın devrimidir’ tanımı bir slogan ya da ezbere bir söylem olmanın ötesinde bir felsefeye dönüşmüş, özelde Kürdistan ve tüm dünyada umut yaratan yeni bir model olmuştur. Açığa çıkan bu direniş mirası son olarak da yine DAIŞ zihniyetinin ürünü olan HTŞ çeteleri ve destekçilerinin tüm gücüyle devrimci halk savaşının emsali olan Şexmeqsud ve Eşrefiye’ye dönük imha saldırıları karşısında bir grup genç kadın savaşçı Şehit Deniz Çiya öncülüğünde tüm imkansızlıklara rağmen teslimiyet dayatmalarına karşı ölüm’süzlüğe karar verdik diyerek son mermisine kadar savaşmış ve tarihin fedaileşen kadın öncülüğü sayfalarına isimlerini yazdırmıştır. Tesadüf olmasa gerek, ateş ve su kutsalının yarattığı etkileşimin mitolojik öykülerde saklı kalmayıp Arin’leşmesi, Deniz’leşmesi ve devrime akması bir gerçektir. Bu devrime katılan her genç kadın ilk olarak geçmişin karanlığını yırtıp atma adına yeni bir isim alır. Fakat bu isim öyle sıradan, sadece birini diğerinden ayırt etme temelinde değildir. Özgürlük Mücadelesine katılan her militanın aldığı ismin bir anlamı, hikayesi, bir kahramanlık tarihi, bir karakteri vardır. Kolay seçilmez bu isim ama alınan her isim de kendisine layık olmayı gerektirir. Bu yüzden de yazımızın başında dile getirdiğimiz gibi Arin Mirxan öylesine almadı bu ismi ve adına layık bir yaşamla hem ateşin kutsallığını korudu hem de yakıcılığıyla karanlıkları delip geçti. Şehit Deniz gencecik yaşında durdurulamaz ve sınır tanımayan bir derya misali ismini karakter edindi ve sonsuz bir akışla tarihin fedailerinden biri oldu. Rojava Devrimi Arin’lerden Deniz’lere direnişin, kadın devriminin adı oldular…

KOMÜNLEŞEREK ÖZGÜRLEŞELİM!

Genç Kadın Perspektifi – Faraşîn Sîdar Değerli yurtsever genç kadınlar; direniş ve toplumsal mücadele ile dolu iki ayı daha ardımızda bıraktık ve yeni mücadele aylarına geçmekteyiz. Ardımızda bıraktığımız Ocak-Şubat ayları bir kez daha direniş ve ortak mücadele ruhunun, örgütlü duruşun hem savaşta hem yaşamda toplumsallığa ve insanlığa kazandırdığını göstermiştir. Yarım asırlık mücadele tarihimiz büyük kahramanlıkları içinde barındırdığı gibi yeni direniş sayfaları da tarihimize eklenmektedir. Direniş kültürümüz, zirveleşen ölçüler, özgür yaşamdaki ısrar ve demokratik ulus çizgisinde direnen yiğit kadın ve erkek yoldaşlar öncülüğünde tüm dünyayı alternatif ve özgür yaşam arayışına çekmektedir. Fedailik, militanlık ve yurtseverlik görevleri ile nasıl yaşanılması gerektiğini öğrenmediğimiz neredeyse tek bir gün yoktur. Yediden yetmişe Önder Apo felsefesi ve yaşam tarzı ideolojikleşen bir toplum gerçekliğini açığa çıkarmıştır. Tarihi sadece okuyan ve tecrübe çıkaran değil, aynı zamanda tarihi birebir yaşayan, ona şahitlik eden ve rotasını belirleyen bir konumdayız. Mekân ve tarihler değişse de büyüyen ölçüler, büyüyen yurtseverlik görevleri ve görülmemiş direniş gerçekliği bizlerde büyük bir hafıza, yaşam ve öz savunma tecrübesi yaratmaktadır. Tarihin seyrini değiştirecek bir görev ve sorumluluğa sahip olduğumuz açıktır. Bu nedenle sürüklenen ve izleyen değil, esas öncü güç olan genç kadınlara tarihi görevler düşmektedir. Kuşkusuz yazılan bu tarih sayfalarında pozitif görevlerimiz kadar yetersiz ve olumsuz olan, negatif olarak değerlendirebileceğimiz birçok eksiklik de bulunmaktadır. Siyasi ve politik cesareti yeterince göstermemek ve bu anlamda yeterli düzeyde rol üstlenmemek bizleri geriletmekte ve öncülük misyonumuza zarar vermektedir. Böylesi tarihi ve direnişle dolu günlerde en küçük eksikliğin bile büyük kayıplara yol açtığını görmek ve doğru bir özeleştiri ile politik, siyasi ve ideolojik duruşumuzu açığa çıkarmak en büyük görevimiz olacaktır. Bu temelde bizlere direniş ve kahramanlığı öğreten, duruşları ve katılımları ile büyük rol oynayan ve Rojava’da sembolleşen kahramanlarımızı bir kez daha saygı ve minnetle anıyor, bizlere bıraktıkları direniş yürüyüşünü zafere ulaştıracağımızın sözünü yineliyoruz. Ocak ve Şubat ayları toplumsal direniş ayları olarak tarihe yazılmıştır. Neye karşı direndiğimizi ve yapılan saldırıların hedefini doğru anlamak ve bundan tecrübe çıkarmak büyük önem taşımaktadır. Demokratik ulus ve kadın çizgimize, sonuç olarak Önderlik paradigmasına karşı büyük bir saldırı geliştirilmiştir. Kadın yaratımlarımıza, değerlerimize ve kadın devrimimize karşı bu saldırılar gerçekleştirilmiştir. Kuzey ve Doğu Suriye’de yürütülen mücadele kadın ve insanlık mücadelesidir. Cihatçı, çete, devlet ve erkek zihniyetinin kadın mücadelesi karşısında kaybettiği bir alan olmaktadır. Kadın öz savunması, kadın ordulaşması, toplumsal inşa çalışmaları ve kadın özgür yaşam kurumları ile tüm dünya kadınları için özgür yaşam sistemi yaratılmıştır. Elbette bunları ifade ederken yetersiz ve eksik olan yanlarımızı da görmeliyiz. Buna rağmen özgür yaşamı yaratma mücadelesinin verildiği bir alan söz konusudur. Kazanılan ve yaratılan tüm toplumsal değerler demokratik ulus ve özgür kadın çizgisi temelinde ortaya çıkmıştır. Saldırıların esas hedefi de bu gerçekliktir. Yapılan saldırılar bir mekâna değil, ahlaki ve politik yaşamda ısrar eden insanlık mücadelesine yönelmiştir. Bu saldırılar yalnızca bir devlet tarafından değil, birçok devlet ve hegemonik güç tarafından gerçekleştirilmiştir. Önder Apo, saldırıların başlangıcından itibaren bu sürecin 15 Şubat komplo süreci ile benzerlik taşıdığını ve farklı bir versiyonunun yaşandığını değerlendirmiş ve geliştirdiği büyük direniş ile bunu boşa çıkarmıştır. Önderliğin öncülüğünde gelişen mücadele, başta kadınlar ve gençler olmak üzere Kurdistan’dan Ortadoğu’ya ve Avrupa’ya kadar birçok halkı ve toplumsal kesimi bir araya getirerek toplumsal birlik mücadelesi ile komployu boşa çıkarmıştır. Bu savaşın en önemli farkı, diğer savaşlar gibi toprak, mevzi, dil veya ulus savaşı olmamasıdır. Bu mücadele insan kalma, ahlaki ve politik yaşamda ısrar etme ve özgür yaşamı savunma mücadelesidir. Kazanan da özgür kadın çizgisi ve demokratik ulus çizgisi olmuştur. Sınırları aşma, engelleri kaldırma ve seferberlik ruhu da bu temelde gelişmiştir. Yurtsever genç kadınlar olarak yürüttüğümüz mücadele bazı kesimler için kabus olurken milyonlar için özgürlük umudu olmuştur. “Kadınlar her yerde olmalıdır” perspektifiyle kadın hareketinin başlattığı hamleye seferberlik ruhuyla katılmalıyız. Her alanı direniş mevzisine dönüştürmeli, örgütlülüğün yarattığı birlik ve toplumsallık gücüyle her yerde bulunmalı ve zamanı özgürlüğe dönüştürmeliyiz. Bu süreçte esas perspektif komündür. Komün, özgür kadının yaşam tarzıdır. Yaşamın tüm anlarını kadın tarzına dönüştürmek değişimin pratikleşmesiyle mümkün olacaktır. Bugün toplum üzerinde, özellikle kadınlar ve gençler üzerinde yürütülen düşürücü politikalar ciddi bir saldırı boyutuna ulaşmıştır. Kadın kırımı, toplumsallığın çürütülmesi, gençliğin toplumsal değerlerden koparılması, dijital medya, uyuşturucu ve çeşitli yozlaştırıcı araçlarla yürütülen bir savaş söz konusudur. Bu saldırıların etkisini görmeyen neredeyse kimse kalmamıştır. Narkoz etkisi yaratan bu süreç, kendi gerçekliğini ve toplum gerçekliğini fark etmeyen bir gençlik yaratmayı hedeflemektedir. Buna rağmen ana tanrıça kültürünün mirasını taşıyan, yurtseverlik duygularını savunan ve ahlaki-politik yaşamda ısrar eden kadın ve gençlerin mücadelesi de sürmektedir. Önemli olan bu direniş kültürünün toplumsallaşmasıdır. Kadına yönelik şiddetin, tecavüzün ve katliamların yaygınlaştığı bir gerçeklik içindeyiz. Bu nedenle toplumsal refleksin kadın öncülüğünde geliştirilmesi ve toplumun tüm kesimlerinde örgütlenmesi büyük bir görevdir. Erkek egemen zihniyetin yarattığı bu şiddete karşı genç erkeklerin de sorumluluk alması gerekmektedir. Sosyalist olduğunu söyleyen erkeklerin tavrı da bu noktada önemlidir. Sadece “ben şiddet uygulamıyorum” demek yeterli değildir; değişim ve dönüşüm sürecine aktif katılım gereklidir. Önder Apo, sosyalizmin temel ilkesinin kadın özgürlüğü olduğunu belirtmektedir. Bir erkeğin sosyalist olma ölçüsü kadına doğru yaklaşım gösterebilmesidir. Tarih boyunca sosyalist deneyimlerde bu ilkenin eksik kaldığını ifade etmektedir. Bu eksikliği tamamlamak da bizlere düşmektedir. Kadın direnişini toplumsallaştırarak, komünleri örgütleyerek ve ideolojik-politik mücadeleyi büyüterek bunu gerçekleştirebiliriz. Komünler, kadın ve erkek kimliğinin yeniden tanımlandığı, özgür yaşamın inşa edildiği, eğitim ve örgütlenmenin geliştiği alanlar olmalıdır. Kendimizi örgütledikçe toplumu da örgütleyebilir ve özgür yaşamın temellerini güçlendirebiliriz. Komünleşme aynı zamanda büyük bir toplumsal dönüşüm sürecidir. 4 Nisan yaklaşırken Önderlik gerçekliğine daha fazla yoğunlaşmalıyız. Önder Apo’nun doğuşu kadınların ve gençlerin doğuşu olarak görülmelidir. Tarih boyunca birçok lider ortaya çıkmış olsa da kadın özgürlüğüne bu ölçüde rol veren bir önderlik örneği görülmemiştir. Bu nedenle her komünü bir Önderlik doğuşu olarak ele almak gerekir. Önder Apo’ya verilecek en büyük armağan komün örgütlenmesini büyütmek ve binlerce kadını kapitalist modernitenin yarattığı yalnızlıktan kurtararak komün yaşamıyla buluşturmaktır. Bakur ve Türkiyeli genç kadınlar olarak 8 Mart’tan 21 Mart’a kadar örgütlü duruşumuzla alanlara çıkmalı ve 4 Nisan’ı Amara’da kutlama hedefiyle mücadeleyi büyütmeliyiz. Örgütlendikçe ve komünleştikçe büyük buluşmanın gerçekleşeceğine inanıyoruz. Newroz ruhuyla yürütülecek mücadele ateş kadar aydınlatıcı ve ısıtıcı olmalıdır. Bu ateş gerilikleri yakmalı ve özgür yaşamın inşasını güçlendirmelidir. Başlatılan hamle faşizme, cinsiyetçiliğe, ekokırıma ve kadın kırımına karşı güçlü bir toplumsal cevap olmalıdır. Tüm kadınların ve gençlerin sorunlarına çözüm üretmeyi hedefleyen kapsayıcı bir mücadele