ARİN’LERDEN DENİZ’LERE AKAN KADIN DİRENİŞİ; ROJAVA DEVRİMİ

Sitî Jiyan Mak ✍️ Mezopotamya’da ateşin ve suyun kutsallığı bilinmektedir. İki ana nehir arasındaki verimli topraklarda yaşayan Aryenik toplulukların hem dil hem de inanç değerleri açısından kutsalı denilecek niteliktedir. Dil bir toplumu toplum yapan, kimlikleşmesini ve karakter kazanmasını sağlayan en önemli etmenlerden biridir. İnanç ise o toplumun manevi değerlerinin ifadesidir. İlk topluluklar bu değerler üzerinden bir araya gelmiş ve varlığını bu topraklarda, yani mezopotamyanın verimli vadilerinde kalıcılaştırmıştır. Kürtçede ar-ari ateş anlamına gelmekte , aryen ise asil, onurlu anlamlarında kullanılmaktadır. Aynı zamanda ateş, Kürdistan tarihinde ve çiroklarında direnişin sembolü olarak bilinmektedir. Kimi mitolojik öykülere göre yüksek dağların zirvelerinde yaşayan kadın kom’ları yani gruplarının kendilerini görenlerin güzelliklerine dayanamayıp gözlerinin kör olmasından kaynaklı kimseye görünmezlermiş. Onların varlığından haberdar olup kendilerine zarar vermek isteyenlere karşı bir özsavunma olarak dağların yüksek zirvelerinde geceleri ateş yakıp etrafında şarkı söylerlermiş. Bu mitolojik öykü günümüze, cin ( Kürtçenin dimilki lehçesinde kadın-ceni-jin anlamına gelir) hikayelerinden ve annelerimizin veya yaşlı kadınların sık sık uyardıkları, geceleri sıcak su dökülmemesi, bazı inançlara göre ateşe su dökülmemesi, cin dedikleri varlıkların herkese görünmedikleri, göründükleri takdirde aklını yitirme ve benzeri anlatımlarla sonuçlandırılması olarak geçmiştir. Yine Heredot’un tarihinde ve Anabasis’in Onbinlerin dönüşü kitaplarında bu bölgeden bahsederken Kürt topluluklarını, kendilerini savunmak için yüksek dağlara çıkıp savaşan halk olarak tanımlamaları da bu gerçekliği yansıtmaktadır. Gelelim günümüzün ateş ve su kutsalının kadınla buluşmasına. Mezopotamya topraklarında aradan binyıllar geçmesine rağmen bu kutsal, kadınla bağını hiç koparmadı ve direnişin sembolü olmaya devam etti. Evrende her canlının bir öz savunma mekanizması vardır ve bunun en somut örneğini Önder APO ‘Gül Teorisi’ ile tanımlamaktadır. Tarihsel gerçeklikte erkek egemenlikçi ataerkil zihniyet kendi hakimiyetini, iktidarını oturtmak ve topluma hakim olabilmek için öncelikle kadına dayalı toplumsal zihniyeti ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Yani toplumun oluşum kaynağı olan kadını toplumdan ayırmak ve onun şahsında tüm toplumu etkisiz hale getirmeye çalışmıştır. Fakat bu sömürme, köleleştirme ve yok etme saldırılarının yanında kadının da tarih boyunca direnişi hep devam etmiş ve toplumsal değerlerine sahip çıkma adına tarihin her döneminde özgürlüğü için bedel vermiştir. Kadın şahsında ezilen, sömürülen ve teslim alınmaya çalışılan halklar ve ezilenler de ayaklanmış, direnmiş ve varlığını korumaya çalışmıştır. Tarihte bir çok devrimsel süreçler yaşanmış fakat bu süreçler yaşanan yetersizliklerden kaynaklı toplumsal hareketlere dönüşmemiş ve kalıcılaşmamıştır. Önder Apo ‘’Hiçbir şey devrimden önce ya da sonrası olmaz, her şeyin an’da olması gerekir’’ demektedir. Bu tarihsel hatada bütün devrim hareketlerinin kaybettiği nokta, kadın sorununu toplum sorunu olarak ele almamak ve devrimden sonraya bırakmış olmalarıdır. Bunlardan yola çıkarak Önder Apo Özgürlük Hareketinin daha kuruluş aşamasında bu sorunun çözümü için büyük bir çaba harcamış, tarihte yaşanan eksikliklerin tekrarlanmaması için daha çocuk yaştayken yaşadığı çelişkilerden yola çıkarak yöntem arayışına girmiştir. Önder Apo’nun büyük arayışı sonucu derinlemesine kadın tarihi sorgulamaları gelişmiş, toplumsal sorunların temelinde kadın sorununun yattığı tespiti her geçen gün daha da somutlaşmıştır. Bununla birlikte Özgürlük Hareketinin yıllara yayılan direniş tarihinde kadın öncülüğü belirleyici olmuştur. Kadın özgürlük mücadelesi Önder Apo’nun felsefesiyle Kürdistan dağlarından ovalarına, oradan tüm dünyaya yayılmış ve kadın direnişçiliğinin müthiş emsallerini doğurmuştur. Kadın özgürlük mücadelesinin en güncel ve tüm gerçekliğiyle ezilen ve sömürülen halklara ışık olan Rojava Kadın Devrimi hayal edilenin bir ütopya olmadığının kanıtı olmuştur. 2014 yılında tüm dünyada korku ve panik yaratan DAIŞ çeteleri ve destekçilerinin Rojava’ya dönük saldırılarıyla birlikte özsavunma birlikleri ilan edilmiş ve kadınlar öncülüğünde destansı bir direniş sergilenmiş. DAIŞ barbarlığının Ortadoğuyu yeniden karanlık bir mezarlığa dönüştürme planlarının ilk hedefi tıpkı tarihte olduğu gibi yine kadınlar olmuştur. Bu saldırılar sonucu yüzlerce kadın tecavüze maruz kalmış, kaçırılıp pazarlarda satılmış, katledilmiştir. Fakat bu defa kadınlar tarihte olduğundan farklı olarak kendi özgüçleriyle özsavunmaya geçmiş ve ‘’Önce kadınları vurun’’ diyen zihniyete karşı ‘’önce kadınlar’’ direnişe geçmiştir. Bu direniş ve devamında tüm dünyaya kadın devrimi olarak geçen Rojava Kadın Devrimi hegemon güçlerin tüm planlarını altüst etmiştir. Özelde de Kobanê de barbar DAIŞ zihniyetine karşı ellerinde çok az imkanla büyük bir fedailik sergileyen kadın özsavunma birlikleri hem çelikten kadın iradesinin sembolü olmuş hem de dünya kadınlarına bizlerin katledilmek ya da sindirilmek dışında da bir seçeneğimizin olduğunu göstermiştir. Kobanê direnişinin Sembolü olan Arin Mirxan ile başlayan kadın fedailik çizgisi Rojava Devriminin karakteri ‘’Jin Jiyan Azadi’’ felsefesiyle ile her geçen gün toplumsal anlamda da varlığını ispatlamıştır. Arin Mirxan 2014 ekim ayında abluka altında olan Kobanê’nin Miştenur Tepesinde fedai eylem gerçekleştirmiş ve DAIŞ çetelerinin ilerleyişini durdurmuştur. Bu eylemin yarattığı etki ile sadece Kobanê merkezinde kalan bir grup savaşçının ilerleyerek ‘’Kobanê düştü düşecek’’ diyenlere ‘’direnen fedai kadınlar varoldukça Kobanê düşmeyecek’’ cevabını verdi. Geçen 14 yıl boyunca bu direniş mirasının üzerine Rojava Devrimi hem kadın özsavunma birlikleri hem de toplumsal alan çalışmalarıyla yeni bir yaşam inşası için büyük bir aşk ve çaba ile emek vermiş ve direniş geleneğini hep canlı tutmuştur. ‘Rojava devrimi bir kadın devrimidir’ tanımı bir slogan ya da ezbere bir söylem olmanın ötesinde bir felsefeye dönüşmüş, özelde Kürdistan ve tüm dünyada umut yaratan yeni bir model olmuştur. Açığa çıkan bu direniş mirası son olarak da yine DAIŞ zihniyetinin ürünü olan HTŞ çeteleri ve destekçilerinin tüm gücüyle devrimci halk savaşının emsali olan Şexmeqsud ve Eşrefiye’ye dönük imha saldırıları karşısında bir grup genç kadın savaşçı Şehit Deniz Çiya öncülüğünde tüm imkansızlıklara rağmen teslimiyet dayatmalarına karşı ölüm’süzlüğe karar verdik diyerek son mermisine kadar savaşmış ve tarihin fedaileşen kadın öncülüğü sayfalarına isimlerini yazdırmıştır. Tesadüf olmasa gerek, ateş ve su kutsalının yarattığı etkileşimin mitolojik öykülerde saklı kalmayıp Arin’leşmesi, Deniz’leşmesi ve devrime akması bir gerçektir. Bu devrime katılan her genç kadın ilk olarak geçmişin karanlığını yırtıp atma adına yeni bir isim alır. Fakat bu isim öyle sıradan, sadece birini diğerinden ayırt etme temelinde değildir. Özgürlük Mücadelesine katılan her militanın aldığı ismin bir anlamı, hikayesi, bir kahramanlık tarihi, bir karakteri vardır. Kolay seçilmez bu isim ama alınan her isim de kendisine layık olmayı gerektirir. Bu yüzden de yazımızın başında dile getirdiğimiz gibi Arin Mirxan öylesine almadı bu ismi ve adına layık bir yaşamla hem ateşin kutsallığını korudu hem de yakıcılığıyla karanlıkları delip geçti. Şehit Deniz gencecik yaşında durdurulamaz ve sınır tanımayan bir derya misali ismini karakter edindi ve sonsuz bir akışla tarihin fedailerinden biri oldu. Rojava Devrimi Arin’lerden Deniz’lere direnişin, kadın devriminin adı oldular…
KOMÜNLEŞEREK ÖZGÜRLEŞELİM!

Genç Kadın Perspektifi – Faraşîn Sîdar Değerli yurtsever genç kadınlar; direniş ve toplumsal mücadele ile dolu iki ayı daha ardımızda bıraktık ve yeni mücadele aylarına geçmekteyiz. Ardımızda bıraktığımız Ocak-Şubat ayları bir kez daha direniş ve ortak mücadele ruhunun, örgütlü duruşun hem savaşta hem yaşamda toplumsallığa ve insanlığa kazandırdığını göstermiştir. Yarım asırlık mücadele tarihimiz büyük kahramanlıkları içinde barındırdığı gibi yeni direniş sayfaları da tarihimize eklenmektedir. Direniş kültürümüz, zirveleşen ölçüler, özgür yaşamdaki ısrar ve demokratik ulus çizgisinde direnen yiğit kadın ve erkek yoldaşlar öncülüğünde tüm dünyayı alternatif ve özgür yaşam arayışına çekmektedir. Fedailik, militanlık ve yurtseverlik görevleri ile nasıl yaşanılması gerektiğini öğrenmediğimiz neredeyse tek bir gün yoktur. Yediden yetmişe Önder Apo felsefesi ve yaşam tarzı ideolojikleşen bir toplum gerçekliğini açığa çıkarmıştır. Tarihi sadece okuyan ve tecrübe çıkaran değil, aynı zamanda tarihi birebir yaşayan, ona şahitlik eden ve rotasını belirleyen bir konumdayız. Mekân ve tarihler değişse de büyüyen ölçüler, büyüyen yurtseverlik görevleri ve görülmemiş direniş gerçekliği bizlerde büyük bir hafıza, yaşam ve öz savunma tecrübesi yaratmaktadır. Tarihin seyrini değiştirecek bir görev ve sorumluluğa sahip olduğumuz açıktır. Bu nedenle sürüklenen ve izleyen değil, esas öncü güç olan genç kadınlara tarihi görevler düşmektedir. Kuşkusuz yazılan bu tarih sayfalarında pozitif görevlerimiz kadar yetersiz ve olumsuz olan, negatif olarak değerlendirebileceğimiz birçok eksiklik de bulunmaktadır. Siyasi ve politik cesareti yeterince göstermemek ve bu anlamda yeterli düzeyde rol üstlenmemek bizleri geriletmekte ve öncülük misyonumuza zarar vermektedir. Böylesi tarihi ve direnişle dolu günlerde en küçük eksikliğin bile büyük kayıplara yol açtığını görmek ve doğru bir özeleştiri ile politik, siyasi ve ideolojik duruşumuzu açığa çıkarmak en büyük görevimiz olacaktır. Bu temelde bizlere direniş ve kahramanlığı öğreten, duruşları ve katılımları ile büyük rol oynayan ve Rojava’da sembolleşen kahramanlarımızı bir kez daha saygı ve minnetle anıyor, bizlere bıraktıkları direniş yürüyüşünü zafere ulaştıracağımızın sözünü yineliyoruz. Ocak ve Şubat ayları toplumsal direniş ayları olarak tarihe yazılmıştır. Neye karşı direndiğimizi ve yapılan saldırıların hedefini doğru anlamak ve bundan tecrübe çıkarmak büyük önem taşımaktadır. Demokratik ulus ve kadın çizgimize, sonuç olarak Önderlik paradigmasına karşı büyük bir saldırı geliştirilmiştir. Kadın yaratımlarımıza, değerlerimize ve kadın devrimimize karşı bu saldırılar gerçekleştirilmiştir. Kuzey ve Doğu Suriye’de yürütülen mücadele kadın ve insanlık mücadelesidir. Cihatçı, çete, devlet ve erkek zihniyetinin kadın mücadelesi karşısında kaybettiği bir alan olmaktadır. Kadın öz savunması, kadın ordulaşması, toplumsal inşa çalışmaları ve kadın özgür yaşam kurumları ile tüm dünya kadınları için özgür yaşam sistemi yaratılmıştır. Elbette bunları ifade ederken yetersiz ve eksik olan yanlarımızı da görmeliyiz. Buna rağmen özgür yaşamı yaratma mücadelesinin verildiği bir alan söz konusudur. Kazanılan ve yaratılan tüm toplumsal değerler demokratik ulus ve özgür kadın çizgisi temelinde ortaya çıkmıştır. Saldırıların esas hedefi de bu gerçekliktir. Yapılan saldırılar bir mekâna değil, ahlaki ve politik yaşamda ısrar eden insanlık mücadelesine yönelmiştir. Bu saldırılar yalnızca bir devlet tarafından değil, birçok devlet ve hegemonik güç tarafından gerçekleştirilmiştir. Önder Apo, saldırıların başlangıcından itibaren bu sürecin 15 Şubat komplo süreci ile benzerlik taşıdığını ve farklı bir versiyonunun yaşandığını değerlendirmiş ve geliştirdiği büyük direniş ile bunu boşa çıkarmıştır. Önderliğin öncülüğünde gelişen mücadele, başta kadınlar ve gençler olmak üzere Kurdistan’dan Ortadoğu’ya ve Avrupa’ya kadar birçok halkı ve toplumsal kesimi bir araya getirerek toplumsal birlik mücadelesi ile komployu boşa çıkarmıştır. Bu savaşın en önemli farkı, diğer savaşlar gibi toprak, mevzi, dil veya ulus savaşı olmamasıdır. Bu mücadele insan kalma, ahlaki ve politik yaşamda ısrar etme ve özgür yaşamı savunma mücadelesidir. Kazanan da özgür kadın çizgisi ve demokratik ulus çizgisi olmuştur. Sınırları aşma, engelleri kaldırma ve seferberlik ruhu da bu temelde gelişmiştir. Yurtsever genç kadınlar olarak yürüttüğümüz mücadele bazı kesimler için kabus olurken milyonlar için özgürlük umudu olmuştur. “Kadınlar her yerde olmalıdır” perspektifiyle kadın hareketinin başlattığı hamleye seferberlik ruhuyla katılmalıyız. Her alanı direniş mevzisine dönüştürmeli, örgütlülüğün yarattığı birlik ve toplumsallık gücüyle her yerde bulunmalı ve zamanı özgürlüğe dönüştürmeliyiz. Bu süreçte esas perspektif komündür. Komün, özgür kadının yaşam tarzıdır. Yaşamın tüm anlarını kadın tarzına dönüştürmek değişimin pratikleşmesiyle mümkün olacaktır. Bugün toplum üzerinde, özellikle kadınlar ve gençler üzerinde yürütülen düşürücü politikalar ciddi bir saldırı boyutuna ulaşmıştır. Kadın kırımı, toplumsallığın çürütülmesi, gençliğin toplumsal değerlerden koparılması, dijital medya, uyuşturucu ve çeşitli yozlaştırıcı araçlarla yürütülen bir savaş söz konusudur. Bu saldırıların etkisini görmeyen neredeyse kimse kalmamıştır. Narkoz etkisi yaratan bu süreç, kendi gerçekliğini ve toplum gerçekliğini fark etmeyen bir gençlik yaratmayı hedeflemektedir. Buna rağmen ana tanrıça kültürünün mirasını taşıyan, yurtseverlik duygularını savunan ve ahlaki-politik yaşamda ısrar eden kadın ve gençlerin mücadelesi de sürmektedir. Önemli olan bu direniş kültürünün toplumsallaşmasıdır. Kadına yönelik şiddetin, tecavüzün ve katliamların yaygınlaştığı bir gerçeklik içindeyiz. Bu nedenle toplumsal refleksin kadın öncülüğünde geliştirilmesi ve toplumun tüm kesimlerinde örgütlenmesi büyük bir görevdir. Erkek egemen zihniyetin yarattığı bu şiddete karşı genç erkeklerin de sorumluluk alması gerekmektedir. Sosyalist olduğunu söyleyen erkeklerin tavrı da bu noktada önemlidir. Sadece “ben şiddet uygulamıyorum” demek yeterli değildir; değişim ve dönüşüm sürecine aktif katılım gereklidir. Önder Apo, sosyalizmin temel ilkesinin kadın özgürlüğü olduğunu belirtmektedir. Bir erkeğin sosyalist olma ölçüsü kadına doğru yaklaşım gösterebilmesidir. Tarih boyunca sosyalist deneyimlerde bu ilkenin eksik kaldığını ifade etmektedir. Bu eksikliği tamamlamak da bizlere düşmektedir. Kadın direnişini toplumsallaştırarak, komünleri örgütleyerek ve ideolojik-politik mücadeleyi büyüterek bunu gerçekleştirebiliriz. Komünler, kadın ve erkek kimliğinin yeniden tanımlandığı, özgür yaşamın inşa edildiği, eğitim ve örgütlenmenin geliştiği alanlar olmalıdır. Kendimizi örgütledikçe toplumu da örgütleyebilir ve özgür yaşamın temellerini güçlendirebiliriz. Komünleşme aynı zamanda büyük bir toplumsal dönüşüm sürecidir. 4 Nisan yaklaşırken Önderlik gerçekliğine daha fazla yoğunlaşmalıyız. Önder Apo’nun doğuşu kadınların ve gençlerin doğuşu olarak görülmelidir. Tarih boyunca birçok lider ortaya çıkmış olsa da kadın özgürlüğüne bu ölçüde rol veren bir önderlik örneği görülmemiştir. Bu nedenle her komünü bir Önderlik doğuşu olarak ele almak gerekir. Önder Apo’ya verilecek en büyük armağan komün örgütlenmesini büyütmek ve binlerce kadını kapitalist modernitenin yarattığı yalnızlıktan kurtararak komün yaşamıyla buluşturmaktır. Bakur ve Türkiyeli genç kadınlar olarak 8 Mart’tan 21 Mart’a kadar örgütlü duruşumuzla alanlara çıkmalı ve 4 Nisan’ı Amara’da kutlama hedefiyle mücadeleyi büyütmeliyiz. Örgütlendikçe ve komünleştikçe büyük buluşmanın gerçekleşeceğine inanıyoruz. Newroz ruhuyla yürütülecek mücadele ateş kadar aydınlatıcı ve ısıtıcı olmalıdır. Bu ateş gerilikleri yakmalı ve özgür yaşamın inşasını güçlendirmelidir. Başlatılan hamle faşizme, cinsiyetçiliğe, ekokırıma ve kadın kırımına karşı güçlü bir toplumsal cevap olmalıdır. Tüm kadınların ve gençlerin sorunlarına çözüm üretmeyi hedefleyen kapsayıcı bir mücadele
Yurtsever Genç Kadın Dergisinin Mart – Nisan Sayısı Çıktı

Yurtsever Genç Kadın dergimiz 2026 yılının Mart-Nisan ayı sayısında, “ŞİMDİ KADIN ZAMANI ” şiarıyla okurlarıyla buluşuyor. Dergimiz “8 Mart’tan 21 Mart’a Uzanan Kadın Direnişi ” teması bahar ayındaki sayısıyla yeniden sizlerle. Yeni süreçte kadın komünlerinin inşasını eksenine alan dergimizde, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü ve 21 Mart Newroz ateşiyle yaşamı aydınlatan fedai devrimcileri konu alan “Yalnızca Bir Gün Değil” adlı önderlik talimatı yer alıyor. “Komünleşerek Özgürleşelim” adlı genç kadın perspektifi ve “Geçmişin Aşılması Gereken Tarzı” adlı üniversite perspektifini de sizlerle paylaşıyoruz. Dosya da kadın öncülüğünde geliştirilen komünal toplumsallığa, Kadının kaleminden bölümünde ise baharı halkların birliğiyle karşılamanın sanatsal bakışına yer verdik. Dergimizin ideoloji bölümünde genç kadınlara yönelik, komünlerin inşasıyla özgür kadın kimliğini yaratma görevlerini konu alan “ARİN’LERDEN DENİZ’LERE AKAN KADIN DİRENİŞİ; ROJAVA DEVRİMİ” adlı yazımızı sizlerle buluşturuyoruz. 2026 yılında genç kadınların direniş sembolü olan Şehit Deniz Çiyanın destansı yaşam gerçekliğine portre bölümümüzde bir nebzede olsa yasıtmaya çalıştık.. Yurtsever Genç Kadın dergimiz, diğer sayılarında özgürlük arayışçılarına ışık olmaya devam edecektir. Yeni bir sayıda buluşuncaya dek, kadının zamanı ve eylemselliği ile her daim genç kalın genç yaşayın!
AĞLANACAX HALINE GÜLENLERE BİR İHTARNAME;

Baan diyiler ki bu faşşizım qıyametınde gülecax ne war ki politik mizah yapisen. Diyiler; ‘’gülme zaten moralê me bozıx e, ezê bêjım serê me xırabe ye’’. Ben de düşüniyem aceba gülecax bişey war mi? Gülmeye gerek war mi? Ya da gülmax nedır? Insan niye güler? Ilk insan neye gülmiş olabılır? Gülmax neyi ifade eder, ardındaki mane nedır? Şımdi ben kendım de pek gülmem ama bazen güldürebılırem. Oldıxça tırş u taal ımdır. Hatta eskiden işçi sınıfiyken gülmedıxım için beni qovmişlıxlari wardır. Gülecax bişey olmadığından gülmedım. Ama sen işçi, karşındaki de kahrolasi patron olınca gülünecax şeylere degıl, senden üst olan sınıfın her güldüğüne gülmax zorındasındır. Çımki kapitalizmın dınyasında gülüşler sexte u manasızdır. Söylenen şey degıl, kimın soyledıği önemlidır. O için, o insanların gülüşlerıne baxın; çox sextedır, o gülüşlerın arkasında hiçbi yaşam degeri yoxtır. Işte bız de bêle qırıla qırıla bilınçlendıx, sonra sınıf intixarına gittıx. Çımki bız saxte gülışlerın insani degılıx û daha izzeti nefsımızi qaybetmemişıx. Her şeye gülmiyen, güldiği şeyde gülmeye değer mana arayan insanlar da wardır ki onlar sıradan insanlar degıldır. Ama etraflarındakiler sıradandır, ucuzdur. Ama o ortama ayax uydurmax zorında hissederler kendılerıni, çımki dışlanmax daha acıdır. Onlar her şeye gülemezler ama etraflarındakiler onlarda bi ecaiplıx oldıxıni ayıqmasınlar diye gülmiş gibi yaparlar. Öyle çox gülemezler ama çaqmamalari içın dört beş dişlerıni gösterıp küçük bi ses çıxarırlar. O emanet gülüşle, diger yandan da etrafi kolaçan ederler, gülmadıxım anlaşıli yoxsa yok diye. Etraftakilerın gözlerısının içine baxarlar bir yandan, ama kendi gözlerıni de qaçırırlar. Bir de çox bastırılmiş insanların gülüşlerıne baxın. Onlar da gülmaxla aralarında sorın olan arqaaşlardır. Bu gülmeye bi şekil bi doxri düzgın jest mimik weremedıx diye dert ederler kendılerıne. Onlar toplım içınde degıl, tek başlarınayken rahat gülerler. Fazla gülınce qorxarlar zaten, başlarına felaket gelecaxi kehanetini düşınırler. Gülüşleri bile onlardan çalınmiştır. Gülünce çox abartıli gülerler. Çımki duygilarıni nasıl dışa wuracaxlarıni bilmezler çoxi zeman. Bir de mizahsenler wardır, qomedyenler wardır. Onlar da güldürebilirler. Aceba çok güldüxlerınden mi güldürürler diye sorarsax egersem, tam tersidır. Çox güldıren insanlar çox aci çekmiş, felegın çemberınden geçmiş, qaderın sillesıni yemiş insanlardır. Ama o qızıl qıyamette güldürebılmeyi öğrenmişlerdır. Nasıl bêle olabıli diye soriyem kendıme. Mesela sinir nöbeti geçiren insanlar wardır, nöbetın en zirve noqtalarında gülme krizıne tutılırlar. Şımdi dıyecaxsız ki bu söyledıxlerının ne hikmeti ilmiyesi, ne qıymeti harbiyesi wardır diye. Wardır işte. Ben bunlardan şu sonıci çıxarıyem ki gülmax bi özsavunma refleksidır bızım buralarda. O, acilara dayanma şeklidır, o da bi mücadelenin dışa wurma şeklidır. Hatta bir direniştir, vücudun ayakta kalabilme şeklidır. 12 Eylül döneminde uzun yıllar zındanda qalan ve qorkınç işkencelerden oldıxça nasibini alan arqaaşlar taniyem. Onlar başta oyle bıliler ki işkenceye qarşi baxırmasan dalaxın patlar. Sonra Hevale Karasu onlara diyi ki êle bişey yox. Ses çıxarmayın, ya da gülebıldıxınız qaar gülın diye. O arqaaşlar da büyük bir iradeyle işkenceye qarşi gülebıliler. Işkenceciler güldıxlerıni görınce bu sefer onlar sinir qrizi geçiriler. Çıldıriler. Bi süre sonra da işkence yapmayi bıraxiler. Yani öyle degerli okıyıcilar, Heval Karasu bu şekılde öyle çox arqaaşi işkenceden qurtari. Eger bu yaziyi okise kendısıne selam ve hörmetlerımızi gönderiyıx. Önderlığımız de diyi ki ‘’Bedensel u fiziksel acılari bir yaratıma veya üretime dönüştürmek lazım. Bu tarz acılar ve engeller ne kadar büyükse, çıkış da o kadar büyük olur.’’ Yani en fazla acıda yaşam degeri wardır. Acıyi bılmeyen insan, gülmaxtan ne anlar? Şımdi diyecaxsız ki ben burda ne anlatmax istiyem, nereye getırmax istiyem. Qoninın bununla ne alaqasi war. Işte war. Saniler ki bu derginın şımdi okıdığınız bölümünın en üst sol köşesınde Mizah yazi diye hama her şeye güliyıx. Ciddi şeyleri xafifletmeye u silikleştırmeye çalışiyıx ya da öyle bi sonıca sebeb oliyıx. Halbuki benım hiç êle bi derdım yox. Başta da dedıgım gıbi tırş u taalımdır. Kendımle aram limonidır. Ciddi şeylere gülmem. Çox ciddiyımdır. Mizah degıl politik mizah yapiyıx burada. Hiciv yapıyıx, taşlama yapiyıx. Bazen de ironi. Bu qalleş zemande en çok gülünesi olan nedir, insan en çox neye güli diye düşüniyem. Bence en çox başkasında kendi haline güli insan. Ama ağlanacax halıne güli. Kapitalizım ciddiyeti kaybettıri, duygıyi silikleştıri, anlam aratmi. Aynasız insan yarati. Bazılari wardır düşündürmax isterken güldüri. Bızım derdımızse güldürürken düşündürmax. Düşünmax önemli bi eylemdır degerli oqıyicilar. Hem de çox önemli. Ne demiş o septik adam; olmax ya da olmamax işte bütün mesele bu. Sonra bu sorının peşıne düşmiş u demiş ki ‘’Düşüniyem o halde varım’’. Önderlıxımız de bu qoniya Barış ve Demoqratik Toplum Manifestosunda çok degıni. Bu yüzden biz de mehleden arqaaşlarla bugünlerde ontolojik acilar, warolışsal sancilar çekiyıx. Fisqayadan aşaxi yürürken bu koniyi düşüniyıx, düşünırken yüriyıx. Bi sonraki yazımızda Fiskaya Soqax felsefecisi Faça Gulê ile warlıx felsefesıne dair niqaşlarımızla qarşınızda olacaxam. Sız de yürüyın, düşünın. Düşünın u yine yürüyın. Ikisini ayni anda yapınca daha iyi oli diyiler hatta. Bütün büyük fikirler yürüken olişimiş diyi Niçe.
Dizi Kültürü ve Hegemonik İktidarla Yüzleşmek

Hêja Zerya ✍️ “Tıpkı yaşamın içinde çözülerek eriyen televizyon ya da televizyonun içinde çözülerek eriyen yaşam gibi. Yaşamla televizyon birbirlerinden ayrılması imkansız bir solüsyona benzemektedirler.” 1980’lerin başında Jean Baudrillard’ın yaptığı bu tespit, anlam ve yaşam gücünün giderek zayıfladığı günümüzde, artan boşluğu doldurmada daha işlevli bir rol oynamaktadır. Televizyon ve dizi endüstrisi, kapitalist modernitenin en kârlı alanı olarak, toplum kırım politikasının en etkili aracına dönüşmüş durumdadır. İnternet televizyonun yerini alsa da hala günün önemli bir saati televizyon başında geçirilmektedir. Bu saatlerin çoğu, haber, tartışma programlarına değil, televizyon dizilerine ya da dizilere dönüşen günlük eğlence-yarışma-şov programlarına ayrılmaktadır. Bu oran, sömürge ülkelerde daha da yükselerek, televizyonun dünyaya ve başka yaşamlara ‘açılma’nın vazgeçilmezi haline geldiğine işaret ediyor.2017 yılında dünya genelinde yapılan televizyon izleme ölçümlerinde 330 dakika ile Türkiye birinci, 265 dakika ile Japonya ikinci, 261 dakika ile İtalya üçüncü sırada yer alır. 2007’de RTÜK (Radyo Televizyon Üst Kurulu)’ün Türkiye genelinde yaptığı izleme ölçümlerinde ise, kadınların günlük televizyon izleme ortalaması 4.43 saat iken, yüzde 20’lik bir kesimin de 6 saat veya daha fazla televizyon izlediği tespit edilmiştir. Televizyon izleme oranında yaşanan düşüş, yeni bir alan olarak internet dizileri/programları ile doldurulmakta veya televizyonda yayınlanan her program ve dizi internete yüklenerek her zaman ve mekanda izlenme koşulu yaratılmaktadır. Eskiden her evde bir televizyon bulunması üzerinden yapılan sosyolojik analizler, günümüzde cep telefonları ile her elde bir televizyon olarak değişime uğramış durumdadır. Buna bilgisayar, tablet gibi internete bağlanan değişik teknik araçları da eklemek mümkündür. Toplumsallıktan koparılan ve parçalanan birey için, sistem tarafından ihtiyaç haline dönüştürülen ve pompalanan her duygu, düşünce ve arayışa uygun, sayısız konuyu içeren diziler çekilmekte ve yayınlanmaktadır. Neil Postman, 1990’da televizyonu “öldüren eğlence” olarak tanımlayarak, televizyonun yeni epistemolojinin kumanda merkezi haline geldiğini belirtir. “En ufak çocuklar dahi televizyon izlemekten men edilmezler. En berbat yoksulluk bile televizyondan vazgeçmeyi gerektirmez. En yüce eğitim sistemi bile, televizyonun belirleyiciliğinden kurtulamaz”2 der. Çocuk, genç, kadın, yaşlı, işçi, patron, ev kadını, işsiz vb toplumun bütününü ilgilendiren her konu, televizyon aracılığı ile işlenmekte, neyi, nasıl, hangi kaynaklardan öğreneceğimize yön verilmektedir. Duygu ve düşünce dünyamızın kumanda merkezinin televizyon ve yayınlanan film, reklam, program ve diziler haline gelmesi kaçınılmaz hale gelir. Toplumun her kesimine hitap eden ve müptelası haline gelinen bu “kutu”nun (eskiden toplumda kutu olarak tanımlanmakta idi, günümüzde ise plazma), toplum üzerindeki etkisi ve sosyolojik sonuçları, her dönem analiz konusudur. Eğlendirirken nasıl bir ölüme sürüklediği; edindiğimiz bilginin, günün her saatinde karşısına oturduğumuz dizilerin maddi ve manevi dünyamızı; yaşam biçimi, ilişki, algı ve zihniyet dünyamızı nasıl şekillendirdiği, sualsiz kabullere dönüştüğü, üzerinde durmamız gereken önemli noktalar oluyor. Televizyonun yaşamın içinde erimesi veya yaşamın televizyon içinde erimesinin ne anlama geldiğini, konumuz itibari ile dizilerin yaşamın içinde erimesi veya yaşamın diziler içinde erimesi boyutuyla derinleştirdiğimizde, karşımıza çıkan çarpıcı sonuçlar hem sorun tespiti hem çözüm üretme açısından önem taşıyor. Devletli sistemi olduğu gibi kabullenen toplumsal kesimlerin yanı sıra, kendine devrimci, demokrat, sosyalistim diyen ve devletli sistemi karşısına almış alternatif toplum ve yaşam arayışı içinde olanların da aynı dizileri yaygın izlemesi düşündürücüdür. Küresel hegemonik sistem karşısında soluk soluğa mücadele yürütenlerin, “zaman öldürmek, kafa dinlemek, hayatın gerçeklerinden uzaklaşmak” gibi gerekçelerle ekran başına geçmesi, modernitenin kültürel sızmalarına kapı aralamak değil midir? Anı anına karşıtlarını yok etmenin, etkisizleştirmenin, kendine benzeştirmenin ideolojik, siyasi, askeri vb yöntem ve saldırılarını kurgulayan egemen sisteme karşı duranların öldürecek zamanı, boş vakti olabilir mi? Hayatın gerçeklerinden uzaklaşma mı, yoksa uzaklaşmaya yol açan nedenlerle mücadele içinde zamanın ruhunu yakalama ve geçip giden zamanların hayfı ile tüm zamanlarını anlamlandırmanın yoğunlaşma yöntemlerini bulma mı? Acaba yaşanan “zihin dinlendirmek” midir, yoksa zihinlerimizi bir sürü çöple dolduran, insanı alıklaştıran kötü duygularla, yanlış bakış açılarıyla zehirleyen bir uyuşturucu müptelası olmak mıdır? Küresel sermaye sisteminin en sistemli ideolojik saldırı aracı olarak donattığı televizyon tekeli ve dizi kültürü ile yaydığı zehirlenmeye, kirlenmeye karşı, aynı ideolojik donanımla karşı durmamak ne gibi sonuçlar yaratır? Bu ve daha da çoğaltabileceğimiz soruların peşine düştüğümüzde, sıradan bir yaklaşımla geçiştiremeyeceğimiz devasa bir hegemonik sistem kurumlaşması ve saldırısıyla karşı karşıya olduğumuz gerçeği ortaya çıkmaktadır. Televizyonun nasıl bir bilgi, yaşam ve kültür üretim merkezine dönüştüğü; bunun dizi kültürü ile nasıl derinleştirildiği ve günümüzde katettiği yola baktığımızda, kurgunun derinliği ile karşılaşmaktayız. Yine televizyonun yerini alan ve her yerde ve zamanda ulaşılabilen internet ortamındaki netflix dizilerinin yaygınlaşma düzeyi, bu alana yüklenen “kaçak dövüş” olarak tanımlanan özel savaş düzeyini anlama ve aydınlatma zorunluluğumuz vardır. Bu erime-eritme kurgusu kime/kimlere ait ve neyi/neleri amaçlıyor? Bu birbirinin içinde çözülerek erimenin anlamı ve sonuçları, toplum ve bireyin varoluşunda yarattığı tahribat, görünenin çok ötesinde ve uzun vadeli stratejilere bağlanmış durumdadır. Bu erime, çözülme ve birbirinin içinde kaybolma-kaybetmeden kimler, nasıl ve hangi yöntemlerle kazançlı çıktı ve çıkmaya devam ediyor? Sorgusuz, sualsiz her gün, her saat kumanda düğmesine basmadan duramamak, “o”nsuz olamamak, her gün bir dizinin içinde olmak nasıl bir müpteladır ki, her an yaşamlarımıza hükmeden, duygu-düşünce dünyamızı katleden bu aracın, dizi ve diziye dönüşen programların gönüllüsü haline geliyoruz? Televizyon ve internet dizileri, bu müptela olmada en önemli yeri işgal ediyor. Çoktan bir tanımlama-kavram düzeyine dönüşen, televizyon ve dizi kültürü ayrı bir yere sahiptir ve bu alana büyük yatırımlar yapılmaktadır. 1960’lı yıllarda Theodor W. Adorno, “kültür endüstrisi”3 tanımını yaparak, nasıl bir endüstriyel alanın yaratıldığını ve yaşamlarımız üzerinde nasıl bir hakimiyet ideolojisine dönüştürüldüğünü kapsamlı irdelemiştir. Bu “endüstri” içinde televizyona, film ve dizilere özel vurgu yapar. Baudrillard ise, medya ve modellerin şantajı, şiddeti, baskısı ve saldırısının yanı sıra; “…televizyona özgü o hissedilir, görünmeyen şiddet, gizliden gizliye ele geçiriliyor ve elektrik enerjisi akımına maruz bırakılıyoruz” diyerek, bu baskının altında, sunulana dönüşme, yer değiştirme durumunu yaşadığımızı belirtir. Burada “her türlü güdümleyici söylevin sırrını oluşturan” bir kaçak dövüşün kurgulandığını ve “iktidar sahnesinin ortadan kalktığı günümüzde, buna iktidarın sırrı” dendiğini vurgular. Beyin, yürek ve bedenlerimiz, kişilik ve yaşamlarımız üzerinde kurulan gizli tahakküm ve ele geçirme ile iktidarın nasıl silikleştirildiği, görünmez kılındığının sırrına dikkat çeker. Bu sırrı ve kaçak dövüşün anlamı ve yöntemlerini çözümlediğimiz oranda, esas kurgunun amacını da ortaya çıkarabiliriz. Toplum karşıtlığının en gelişmiş sınıfa dönüştüğünü belirten Önder APO, burjuvazinin toplumkırımı, soykırımı iki yolla yürüttüğünü dile getirerek; “Birinci yol, ulus-devlet ideolojisi ve iktidar kurumlaşmasıyla toplumun tüm gözeneklerine kadar kendisini militarizm, savaş olarak dayatmasıdır”4 der. Bunu, “İktidarın devletle bütünleşerek topluma karşı topyekün savaşı” olarak tanımlar. Burjuvazinin toplumu başka türlü yönetemeyeceğini iyi
TOPLUMSALLIĞI YARATMA TEMEL GÖREVİMİZDİR

Berjîn Amargî ✍️ Değerli Yurtsever genç kadınlar; Savaş, katliam, talan ve tecavüzlerin çok yaşandığı yoğun bir yılı geride bıraktık. Aynı zamanda Önder Apo’nun 7 yaşında ektiği tohumların en olgun meyvelerini verdiği, filizlenip tüm Kürdistan, Ortadoğu ve oradan dünyaya nefes olduğu bir süreci de en yoğun olarak geçtiğimiz bu bir yılda yaşadık. Önder Apo’nun 2024 yılının sonbaharında Ömer Öcalan ile yaptığı ilk görüşme sonrası başlayan ve sürekli olmasa da devam eden bu görüşmelerin her biri tarihi nitelikteki değerlendirme ve perspektiflerle dönemin görevlerini berrak bir şekilde önümüze koymuştur. Hepimiz özelde son on yıllık fikirsel, zihinsel, duygusal ve fiziksel olarak yaşanan özel savaş politikalarının derin zorlanmalarını yaşarken Önder Apo eşi benzeri görülmemiş tecrit ve işkence koşullarında büyük bir direniş göstermiş ve bizlere Önderliksiz yaşamın en kölece yaşam olacağını bir kez daha göstermiştir. Önderliğimizden haber alamadığımız her an, genç kadınların katledildiği, uyuşturucu ve fuhuş bataklığına sürüklendiği, tecavüze maruz kaldığı, toplum içinde erkekliğin kabartıldığı, iktidar savaşlarının arttığı soykırım gerçekliğine net bir şekilde tanık olduk. Bu nedenledir ki hepimiz geçmiş sürecin tahribatlarını giderme, yeniyi inşa etme ve doğru temelde bir değişim-dönüşüm için büyük bir özeleştiri sürecine girdik. Önder Apo ‘’Zamanın ruhunu yakalamayanlar devrimci bir çalışma yürütemez’’ dedi. Hepimizin devrimci olma, devrimci pratik sahibi olma arayışı bizleri bugünlere getirdi, fakat bu arayışımız ve pratiğimiz zamanın ruhuna hitap ediyor mu? Ya da zaman bizden nasıl bir ruhla nasıl bir katılım bekliyor? Bu sorulara verilecek cevaplar temel mücadele yöntemlerimizi de belirleyecektir. Sevgili Genç Kadınlar; Sorumluluk anlayışı ve bilinci bir devrimci için temel niteliklerden biridir. Kapitalist modernitenin bir hastalık gibi tüm hücrelerimize bireyciliği aşılamasının sonuçlarından biri sorumsuz, duyarsız bireylerin yetişmesidir. Bunu en çok da sistem kurumlarında yapmaktadır. Pozitivist bilimin merkezlerinden biri olan okul ve üniversiteler toplumda başarılı olmanın ölçüsü olarak ele alınır. Fakat bu sistem kurumlarındaki başarı bizim değil, sistemin yani kapitalist modernitenin başarısı olmaktadır. Bireyselleşmiş, duyarsız, sorumsuz bir neslin başarılı olduğu tek bir alan yoktur. Tam tersidir. Bireycilik anti-devrimciliktir, anti-toplumculuktur, anti-sosyalisttir. Yani hakikatin inkarıdır. Mevcut haliyle bireycilik yaşanılamaz bir toplum, yaşanılamaz bir doğa ve evren bırakmaktadır bizlere. Dolayısıyla ancak panzehri olan toplumsallıkla bu durumdan kurtulmak mümkündür. Dikkat edin Önder Apo komplocu güçler tarafından 27 yıldır 4 duvar arasında yalnızlaştırılmaya çalışıldıkça müthiş bir toplumsallık yaratmış, komünal ruhunu hep korumuş ve derinleştirmiştir. Bu sayede kendisini her türlü bireycilikten de korumuştur. Bizler de komünal bir ruhla büyük toplumsallığı yaratarak devrimci görevlerimizi yerine getirebiliriz. Toplumsallık insan olmakla özdeş bir durumdur. İnsan, insan olduğunun farkına toplumsallıkla varmıştır, bunu da kadının yarattığı değerler sayesinde elde etmiştir. Bu yüzden de genç kadınlar olarak toplumsal değerlerimizin öz-savunma gücü olduğumuzu unutmamalı ve büyük bir sorumluluk bilinciyle işlerimizin başına koyulmanın zamanıdır. Üniversiteli Genç Kadınlar; Bizler kendimizi toplumun aydın, entelektüel kesimi olarak tanımlıyorsak bunun gereklerini de yerine getirmemiz gerekir. Aydın, entelektüel olmak kendini gerçekleştirmiş olan, belli bir yetkinliğe ulaşmış olan demektir. Yani her türlü sistemiçiliğe karşı mücadele eden ve bunu etrafına da yayandır. Toplumdan, toplumsallıktan kopuk olan aydın olamaz. Toplumsal sorunlardan habersiz biri entelektüel olamaz. İçinden geçtiğimiz süreci Önder Apo Barış ve Demokratik toplumu inşa süreci olarak nitelendirdi. Bizlere de bu sürecin öncülüğünü yapma misyonu biçti. Paradigmamızın üç temel görevi olan demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü toplumun inşası için gerekli zihinsel ve iradesel güce sahibiz. Bu yüzden de toplumun bu temel ihtiyacını karşılamak genç kadın öncülüğünün öncelikli görevidir. Bir yandan kendisini eğiten, bir yandan toplumu eğiten, yaşanan her türlü haksızlığın peşine düşen, hesabını soran, yani özcesi, sadece düşünen değil aynı zamanda pratikçisi de olan, düşündüğünü uygulayan, yaşamsallaştıran bir pratiğe girişmenin tam da zamanıdır. Devrimcinin mücadele yöntemi demokrasidir. Demokrasi sosyalizmin temel ilkelerindendir. Bir yerde demokrasi yoksa, sosyalizm yoksa orada faşizm gelişir. Fakat demokrasi kavramına iyi yoğunlaşmalı, derinlemesine yöntemleri araştırılmalıdır. Demokrasiden sapma liberalizme götürür. Bizler dilimizin, kültürümüzün, en temel haklarımızın hala hiçe sayıldığı bir süreçteyiz. Erkek egemen zihniyetin kadın kırımını her geçen gün derinleştirdiği, kadına kölelik dışında rol biçmediği bir sistemde yaşıyoruz. Dolayısıyla en anti-demokratik uygulamalarla yani faşizmle hala yüz yüzeyiz. Fakat tüm bunlar karşısında yeni bir yaşam inşa etmek ve üçüncü yol çizgisinde ilerlemek için elimize tarihi fırsatlar geçmiştir. Önder Apo beşinci savunmada toplumsal inşa çalışmalarına ilişkin, ‘ben olsaydım işlerimin sayısı düşünülemeyecek kadar çok olurdu’’ dedi, peki bizler demokratik toplum inşası için önümüze hangi işleri koyduk? Yurtsever Devrimci Genç Kadınlar; Çok geç kalmadan dönem görevlerimizi belirlemeli ve harekete geçmeliyiz. Kuracağımız bir komünün, bir fikir kulübünün, bir felsefe grubunun öncülüğünü yapmanın faşizme ne denli büyük bir darbe olacağını ancak pratikleştirirsek öğrenebiliriz. Kadınların bu komünlerde, meclislerde özgürce düşüncelerini paylaşmalarını, sorunlarına ortak çözümler üretmelerini sağlamak kadın kırımının durdurulmasına hizmet edecektir. Yine kadın kooperatiflerinde kendi emeğini büyük bir gururla üretmek ve yürütmek büyük başarıları kendisiyle getirecektir. Kampüsleri, genç kadınların kaybedildiği, intihara sürüklendiği, uyuşturucu ve fuhuş bataklığına çevirdiği mekanlar olmaktan çıkarmanın tek yolu demokratik genç kadın kurumlaşmalarıyla büyük bir mücadele ve öncülük yapmaktır. Kampüslerden mahallelere, sokaklara hatta her eve girerek büyük bir sorumlulukla işe koşuşturmanın zamanıdır. Bunun için bilinç ve fedakârlık gerekir. Dönemin görevleri önümüzde tıpkı güneş kadar nettir. Bizler ‘Güneşin zaptına’ yakın olduğumuz şu günlerde büyük bir inanç ve cesaretle önümüze çıkan tüm engelleri aşıp komünalist yoldaşlık ruhuyla Özgür Önderlikle buluşma hayalimizi gerçekleştirmenin arifesindeyiz. Tıpkı Önderliğimizin dediği gibi ’Yeter ki biraz toplumsal namus, biraz da aşk ve akıl olsun…’’
İNCEL’LİKLE YÜRÜTÜLEN KADIN DÜŞMANLIĞI

Chad, Stacy, Nomies, Red Pill, İncel, Mansplaining… Şimdi bu ecnebi kelimeler de nedir diyeceksiniz? Bazılarımız bu kelimeleri daha önce duymuş ve biliyor, bazılarımız belki de ilk defa karşılaşıyor. Bildiğimiz üzere bilmek, öz savunmadır. Çünkü bilen, bildiği için cesaret sahibidir ve savunmasını yapar. Fakat bilmeyen, bilmediği için korkar ve hedef olur. Analarımız çok önceden ‘bilmemek değil öğrenmemek ayıp’ demiş. Yalnız öğrenmemek sadece ayıp değil, aynı zamanda tehlikeli. Öyleyse bir bakalım bu incel ne imiş, neyi hedef alıyormuş ve neyin nesiymiş. Involuntary Celibacy, yani İstemsiz Bekar kelimelerinin harflerinden oluşan bir örgüt olan İncel, başta çok mağdurmuş gibi bir görüntü yaratıyor. Bilmeyen zanneder ki, kadınlar tarafından beğenilmeyen erkeklerin dertleştiği bir dayanışma örgütüdür. Fakat yaptıkları saldırıları, taciz-tecavüzleri ve katliamları gördüğümüzde kastik katilden daha beter bir örgüt olduğunu anlayacağız. İncel, kadın düşmanlığının bir meslek gibi yürütüldüğü, teorisinin yapıldığı ve psikolojik olarak meşrulaştırıldığı bir katil erkekler örgütüdür. Kapitalist ölçülere göre, dış görünüşleri itibarıyla beğenilmeyen erkekler yalnızlık ve eziklik psikolojisi yaşamalarının sebebini kadınlar olarak görüyor, kadından intikam almayı hedefliyorlar. Sırf bir kadınla cinsel ilişki yaşayamıyor diye toplumda yerinin olamayacağını düşünüyor ve kendilerini toplumdan tecrit ederek insanlığa da düşmanlık besliyorlar. İşte böyle düşünen ve çeşitli sanal medya platformları üzerinden kendilerini gizli örgütleyen erkeklere incel deniyor. Kendilerine has bir literatüre sahip olan inceller özellikle mücadele yürüten kadınlara saldırıyor. ‘Asosyal medya’ üzerinden tecavüzleri öven, kadınları teşhir eden ve ırkçılığı körükleyen paylaşımlar yaparak toplumu militarizme teşvik ediyor. Manosfer dedikleri erkek ortamı ya da dünyası, ilk başta akla kıraathaneyi getirse de aslında çok daha tehlikeli. Tam resmi bir örgüt gibi çalışıyorlar. Bağlı oldukları önderleri hatta 141 sayfalık bir manifestoları bile var. Sayıları gittikçe artan inceller yalnızca sanal medya ile sınırlı kalmıyor, toplum yaşamını zehirliyorlar. Kaliforniya’da gerçekleştirdiği silahlı saldırıda rastgele altı kişiyi öldürdükten sonra intihar eden ve arkasında kadınlara karşı kökleşmiş nefretini anlatan 141 sayfalık bir belge bırakan ve incel topluluğunda bir kahraman ve ilah olarak görülen Elliot Rodger, Kanada’da kalabalık bir meydana saldırarak 21 kişiyi katleden ve mektubunda insanlıktan intikam alacağını dile getiren Allek Minassian, İngiltere’de kendisi de dahil onlarca kişiyi katleden ve dünyanın kadınlardan kurtarılması gerektiğini söyleyen Jack Davison, tam bir yıl önce İstanbul’un en kalabalık ve güya en güvenli yerinde iki genç kadını vahşice katleden Semih Çelik ve daha binlerce böylesi olayın faili, incel örgütü ile ilişkili ve onun aktif üyesi. “Cinnet geçiren …. isimli fail önüne gelene kurşun yağdırdı.”, “Gözü dönen …. şu kadar kişiyi öldürdü.”, “Şizofren hastası …. etrafa ateş saçtı.”, “Canından bezen …. meydanı kan gölüne çevirdi.” manşetleriyle haberler görüyoruz. Erkek ve özel savaş medyasının kadın katliamları haberlerinde bu dili kullanmasının amacı, katilleri masumlaştırmak ve meşrulaştırmaktır. “Cinnet geçirdiği için, gözü döndüğü için, şizofreni olduğu için, canından bezdiği için, hastalıkları olduğu için öldürdü. Bilinçli yapmadı, sebepleri vardı.” demeye çalışıyor ve böylelikle katliamları politiklikten çıkartıp münferit, istisna olaylar gibi göstermektedir. Ya da katledilen kadına dair erkeği haklı çıkartan manşetlerle hem katillerin avukatlığına soyunuyor hem de olayın toplumsal yönünden çok magazinsel boyutunu öne çıkarıyor. Böylelikle kadın katliamlarına toplum yaşamında sıradan ve günlük bir hal aldırıyor, bu da katillere cesaret veriyor. Tabi yalnızca bunları bilmek yetmez. Bu kastik katil örgütlerini, ideolojik ve zihniyet boyutuyla da çözümlemek gerekir. Simon De Bauver’in “Kadın doğulmaz, kadın olunur.” sözü erkekler için de geçerlidir. Erkek, tek başına yalnızca biyolojik ve doğal bir gerçekliktir. Fakat büyütüldükleri zihniyet ve sistemin, ailenin dayattığı erkeklik ölçüleri böylesi vahşi bir erkekliği doğuruyor. Cinsiyetçi ve ahlaksız dayatmalar ile yaşam yalnızca kadınlara değil erkeklere de zehir ediliyor. Sistemin bu ahlaksız ölçülerine en iyi şekilde uymaya çalışan erkekler başarısız olunca bunun altında eziliyor. Kapitalist ölçülerin en iyisi olmaya çalışan ve bunun için yarışa giren erkekler, ezik psikolojisi yaşayınca kadına, topluma, insanlığa saldırabilecek vahşi bir yaratığa dönüşüyor. Yanisi bu kastik katil örgütlerini ortaya çıkaran, yine kapitalist sistemin kendisi oluyor. Şimdi biz bunlara yaptıkları katliamlardan dolayı katil diyoruz da, bu kastiklikleri nereden geliyor? Zihniyet olarak on binlerce yıl önce kadın etrafında örgütlenen klanlara saldıran ve iktidarın, devletin, zulmün doğuşu olan erkek avcı kulüplerine kökünü dayandırması, onları kastik yapıyor. Fakat bir diğer önemli nokta şu ki; bu inceller yalnızca kadın-erkek arasında kast kurmuyor, erkekleri de kendi içerisinde kategorize ederek bir kastı da orada kuruyor. Chad, Stacy, Nomies gibi kategori ve ayrıştırmalar ile erkekleri de bir yarışa sokuyor. Yani bu örgüt, kastiğin de kastiği oluyor. Demek ki bir tweetmiş, bir commentmiş, bir sataşmaymış, bir küfürmüş, bir tokatmış deyip geçmeyeceğiz. İster Sudan’da, ister Afganistan’da, ister Amerika’da, ister Suriye’de olsun, nerede kadına karşı bir saldırı varsa bu hepimize yapılmış demektir. Bugün Afganistan’da kadını recmeden zihniyet belki de bir arka sokakta yaşıyor, Suriye’de kadın pazarı kuran zihniyet belki de attığı tweetler ile telefonunda konuşuyor. Şırnak’ta onlarca kız çocuğunu taciz eden öğretmenin zihniyeti belki de okulda sana bir şeyler öğretiyor. İki genç kadını vahşice katleden Semih’in zihniyeti belki de bir nefes kadar sana yakın hatta evinin içinde. Bunları bir korku tablosu yaratmak için söylemiyoruz, yaşamımızın her yerine sızan kastik katil erkek zihniyetini teşhir etmek ve tedbirimizi geliştirmek için söylüyoruz. Kadın özgürlük ideolojisi ve mücadelesinin dünyaya yayıldığı ve kadınların kurtuluş umudunun zirveleştiği bu zamanda, böylesi ideolojik saldırıların geliştirilmesi ve bir akım gibi yaygınlaştırılması, erkek egemen sistemin kadınlardan korkmasındandır. Çünkü bilmektedir ki kadınların ahlaki ve politik toplum mücadelesi onun sonunu getirecektir. Ataerkil katil sistem kadınların bu zafere yakın mücadelesini boşa çıkartmak için elinden gelen her şeyi yapacaktır. Buna karşı biz kadınlara, özellikle de genç kadınlara düşen görev ise elbette öz savunmadır. Bunun ilk adımı bilinç kazanmaktır. Kendini, çevreni, tüm kadınları bu kastik katil örgütlere ve sistemin fiziki-ideolojik tüm saldırılarına karşı bilinçlendirme, sonrasında bunu örgütlü bir güce dönüştürerek öz-savunmayı geliştirmek sisteme en büyük darbeyi vuracaktır. Sistem için en tehlikeli kadın, bilinçli ve öz-savunmasını geliştirmiş kadındır.
VARLIĞI ERKEĞİN VARLIĞINA DAYANDIRILAN BİR VARLIK: SATİ GELİNİ

Stêrvan Efrîn ✍️ Önder Apo, daha önce yaptığı değerlendirmelerinde ‘’sati gelini/sati kültürü’’ne değinmiş, bizlere de daha fazla araştırıp incelenmesi gereken bir konu olduğunun perspektifini vermiştir. Bu konuda kimi araştırma ve incelemeler olsa da hala toplumsal anlamda günümüzde yaşanan boyutlarının da ayrıca incelenmesi ve araştırılması gerekmektedir. Sati; kelime anlamıyla dürüst, erdemli, iffetli, sadık kadın anlamına gelmektedir. Sati ritüeli de dul kalan kadınların ölen eşiyle birlikte yakıldığı bir gelenektir. Hinduizm inancına göre dul kadın; uğursuzluk, fakirlik, kötü şans getirir ve günahkârdır. Dul kaldıktan sonra günahkarlık sembolü haline gelen kadının ya tüm dünya zevklerini reddedip kendisini soyutlaması gerekir ya da sati geleneğine uyarak ölen kocasıyla beraber canlı canlı yanmayı seçmelidir. Bunun dışında da bir seçeneği yoktur. Yani kadının varlığı erkeğin varlığına bağlıdır. Hatta ölen kocasıyla beraber kendisini ölüme sunmayan kadının ruhu, öldükten sonra daha alt bir kastın bedeninde ya da bir hayvan bedeninde yer alacak veya sonraki hayatında dünyaya tekrar kadın olarak gelecektir. Hinduizm inancına göre de dünyaya ikinci defa kadın olarak gelmek büyük bir lanet olarak görülmektedir. Tabi sati geleneği Hinduizm’le başlamamıştır. Ritüel olarak en yaygın uygulanan yer olabilir ama bu gelenek Mitannilerde başlamış oradan da farklı coğrafyalara yayılmıştır. Yine farklı inançlarda, farklı topluluklarda benzer uygulamalar hatta derinleştirilmiş haliyle uygulanmaya devam etmiştir. Örneğin Hristiyanlıkta da nasıl ki herkes tanrıya tapmalıysa kadın da erkeğe aynı şekilde tapmalıdır denilmektedir. İsa tanrının oğlu olarak kabul ediliyorsa kadının da erkeği aynı minvalde ele alması öğretilir. Yine Arabistan’da kız çocuklarının diri diri gömülmesi de bu inancın ürünüdür. Değişen toplumsal gerçeklikle birlikte kadının yakılması, diri diri gömülmesi belli bir oranda durdurulmuş olabilir ama gelenek olarak bedenen yakmanın yanında ruhsal ve psikolojik olarak yakma ve gömme devri başlamıştır. Günümüzde de toplumda erkeksiz kadın tehlikeli görülmekte, baskı altına alınmaktadır. Bazı inançlara göre cinsel birliktelikte bile haz almaması sağlanmalı ve sadece çocuk yapmak için cinsellik yaşanmalı demektedir. Kadının varlığı, duyguları, zevkleri; günah, ayıp ve uğursuzluk getirir. Bu yüzden de bir erkeğe ait olmalı, ait olduğuyla yaşamalı, onunla ölmelidir. Tarih boyunca zamanı ve mekânı değişse de ya da adı ve uygulama tarzı değişse de Önder Apo’nun tanımını yaptığı gibi kastik katil toplumun kadına biçtiği rol hep aynı kalmıştır. Tanrıçalık kültürünün erkeğin egemenliğine geçmesiyle birlikte musakkadinlerde, saraylarda, özel evde, genel evde kadının kullanılması söz konusudur. Siyaset yapma aracı, çocuk yapma aracı, sömürü aracı, erkeğin hizmet aracı, erkeğin tatmin aracı… Günümüzde toplumda çok masum görülen ve normalleşen bazı uygulamalar bu geleneğin devamıdır. Kürdistan ve Ortadoğu gerçeğinde sati geleneğinin yansımaları oldukça fazladır. Ölen kocasının erkek kardeşiyle evlendirilmesi hatta bazı topluluklarda babasıyla bile evlendirilmesi bilinen bir gelenektir. Yine eşi ölen bir kadının tek başına sokağa çıkmasının ayıplanması, yaşamına her zaman yas havasında devam etmesi günümüzde sati kültürünün hala canlı olduğunun göstergesidir. Kaç yaşında olursa olsun erkek olmadan sokağa çıkması tuhaf karşılanmaktadır, yanında bir erkek varsa iffetli sayılması bir sati geleneği yansımasıdır. Bunun sonucunda ise yanında olduğu erkek ölse bile yanında olması gerektiği öğretilir. Bunların yanında erkek çocuğun kutsanması, daha fazla değer verilmesi, kız çocuklarına ise yokmuş, geçici bir varlıkmış gibi bakılması toplumumuzda fiziki olarak yakma olmasa da toplumsal baskı ve kurallarla mülkleştirilerek yakılması gerçekliğinin somut halidir. Kadın var olduğu süre boyunca uğruna yanması gereken başka birine aittir. Bu doğar doğmaz başlamakta ve ölene kadar da devam etmektedir. Bir erkekle konuşurken yüzüne bakması günahtır çünkü cinsellik aracıdır. Belli bir erkeğe aittir ve sadece ait olduğu erkeğin yüzüne bakabilir. Yani sati geleneği günümüzde de hala kadın üzerinde müthiş bir baskı aracı olarak devam etmekte ve kadında da varlığını erkeğin varlığına dayandırma, yaşamının içerisinde ona sahip bir erkeğin olmayışının büyük bir eksiklik olarak görülmesi gibi bir anlayış doğurur. Önder Apo kadın için erkeğe ait olmanın dayatıldığı günümüz toplumunda tek alternatifin ‘’xwebûn’’ olmaktan geçtiğini belirtmiştir. Yani kimseye ait olmadan, kendisi olmak ve xwebûn’la yaşamını bir başkasına dayandırmadan yaşamak, dedi. Bunu başarmak da sati kültürünü aşmakla ve özgür kadın kültürünü yaratmakla olur. Bu yüzden de toplumun dayattığı ve pozitif gibi görünen gelenekleri kabul etmek ve onlarla yaşamak yerine farz kılınmış ne varsa erkeğin iktidarıyla bağlantısını görmek, doğru çözümlemek ve reddetmek gerekir. Xwebûn’la güzelleşmek ve özgür irade sahibi olmak bunu gerektirir.
Çağın Aydınlık Yüzleri…

Sozdar Şerger ✍️ Derler ki her çağ kendi kahramanını doğurur. Fakat PKK’de bu böyle değildir; kahramanlar, kötülük ile lanetlenmiş çağları yeniden yaratır. Zifiri karanlık yüzyılları aydınlatabilmek kahramanlıktan fazlasını ister. O karanlıklar binlerce yıllık zulümlerin, katliamların, inkarların ve kötülüklerin yansımasıdır. Çağları kirleten, iyiliğe kasteden, umutları öldüren ve sevginin katili olanların her yüzyıla hakim olmaya çalıştığı ve bu egemenliğin zirveye ulaştığı 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde güzelliği, kavgayı, direnişi temsil edenler vardı. Karanlık ve kötülük ne kadar baskın ve acımazsa aydınlığın ve iyiliğin direnişi de o denli büyük olacaktı. Bu karanlığın Ortadoğu’daki temsilcilerinden olan işgalci Türk devleti, 2015 yılında Önder APO’nun çabalarıyla gelişen Çözüm Sürecini bozdu. 24 Temmuz’da savaş uçaklarıyla özgürlük dağlarına saldırarak ve Türkiye’de gözaltı-tutuklama furyasını başlatarak Çöktürme Plananını devreye koydu. Kürt halkının kültürel ve fiziki varlığına karşı imha, Özgürlük Hareketine karşı tasfiye sürecini başlattı. Soykırım, işkence, baskı, öldürme ve ajanlaştırma uygulamalarıyla bu süreç tamamlanmak isteniyordu. Önder APO felsefesinden beslenmiş Kürt halkı, elbette çağa hakim olmaya çalışan bu zulme boyun eğmeyecekti. TC’nin bu soykırım uygulamalarına karşı birçok yerde Özyönetim ilanlarını duyurdu. Kürt halkı, kendi halk meclislerini kurarak kendi kendini yönetmeye karar verdi. Devreye koyduğu Çöktürme Planı ile kendini Kürt halkını bitireceğine inandırmış olan Türk devleti, halkların Özyönetim ilanına karşı çılgına döndü. Tüm ordu gücü ve NATO’dan aldığı teknik destek ile insanlık dışı bir saldırıya girişti. Böylelikle Sûr, Cizîr, Farqîn, Nisêbîn, Kerboran, Hezex, Gever, Varto ve daha birçok yerde Kürt halkı, Özgürlük Hareketi öncülüğünde özsavunmaya başladı. Bu, insanlığın saf değerleri ile elleri kanlı katillerin savaşıydı. Bu halkın kızları ve oğulları idi savaşanlar. Yaşam uğruna savaşıyorlardı. Bizden çok önceleri yaşayan yaşamın ustaları; yeri geldiğinde ölmeyi de bilmenin gerektiğini söylerler. Bakurê Kurdistan Öz yönetim direnişlerinin öncüsü olan gençler ve genç kadınlar yeri geldiğinde ölmeyi de bildiler. Çünkü yüreklerine bir halkın özgürlük davasını sığdırdıklarının farkındalardı. Hiç yazamadılar çünkü vakitleri yoktu. Sadece söylediler, konuştular, halaya tutuşup, meydanlarda savaştılar. Ve bugün onların konuştukları, onları destanlaştırdı. Genç kadınların, Bakurê Kürdistan’daki Öz yönetim direnişlerindeki duruşu, Türk devlet zihniyetinin, varlığın yüzyıllık inkar geleneğine tam tamına bir meydan okumaydı. Bu meydan okumanın öncüleri olan Axîn Mahîr Dîcle, Zîlan Dîgor, Nuda Elefterya, Faraşîn Sîdar, Stêrk Botan, Viyan Amed, Neval Dara, Serhildanlar, Sitîler, Rozalar, Ronaslar, Sozdarlar, Azadîler, Jiyanlar, Zelaller ve daha nice genç kadındı. Bugün bile hala cenazesi bulunamayan birçok genç kadın çağın karanlığında kendi bedenleri ile yıldızlaşarak direndi. Cizre direnişinin en büyük öncülerinden olan Şehit Axîn Mahîr Dîcle’ nin duruşu, yine hiç silah kullanmamasına rağmen işgalcilerin kendi sokaklarına girmesine izin vermeyen Şehit Faraşîn Sîdar’ın suikast taktiğiyle öz savunmasını yapması, Türkiye üniversitelerinde okurken direnişi duyup gelen üniversiteli Şehit Derya’nın Cizre’deki genç kadınların kendini eğitme amaçlı kullandıkları evdeki direnişi hala hafızalardadır. Nisêbîn’de sıradan bir yaşam süren Şehit Delal’in kendi evini savunmak amacıyla “teslim ol” çağrıları yapan polislere karşı eylem gerçekleştirmesi, bağıra bağıra herkesi direnişe çağıran; “bir olursak biz olacağız, hepimiz birimiz içindir” deyip Sûr’da ev ev dolaşıp herkesi örgütleyen Zelal’in duruşu, üniversite öğrencisiyken genç kadınların işgal karşısındaki öz savunma örgütlülüğünü duyup gelen Sitî’nin Sur’da Dört Ayaklı Minare’de özgün mevzi kurup pompalı tüfekle, eğitilmiş, faşist bir orduyla savaşması hala akıllardadır. Marmara Üniversitesinde hukuk öğrencisiyken Kürdistan’da sürdürülen ırkçı ve faşizan politikara karşı çıkmak için gelen ve kendi öz irade ve bilinciyle Sûr Direnişine katılan Zîlan Dîgor’un direnişi, tanka karşı bedenini siper ederek yoldaşlarını koruması hala yüreklerde, bilinçlerdedir. Türkiye’nin bir ucunda yaşayıp Gever’de genç kadınların kendi kültür, dil ve yurtlarını, topraklarını savunmasını desteklemek için gelen Şehit Arîn’in; “varlığıma anlam katmak için direnişe geldim” diyerek Gever’de çuvallardan mevzi yaparken şehit olması direnişin unutulmayanlarındandır. Axînler, Nudalar, Faraşînler, Stêrkler, Sitîler, Serhildanlar, Zelaller, Viyanlar ve daha nicelerinin direnişi, 21. Yüzyılın aydınlık yüzü oldu. Eğer ki bu yüzyıl yaşanmaya değerse, bu onlar sayesindedir. Bedenleri ile karanlık bir çağa umut olabildikleri içindir. Kan, katliam, imha, inkar ve kötülük ile sarmalanmış 21. Yüzyılda sevginin, umudun, temiz hayallerin, iyiliğin ve yemyeşil baharların direnişi oldular. Onları çağ yaratmadı. Onlar, bu çağın aydınlık yüzünü yarattılar, yaşanabilir kıldılar.
Düşünmek ve Düşünmemek Arasındaki Seçim

Fizik dünyasında her şeyin hareket halinde olması, konum ve durum değiştirmesi, atomlarda proton – elektron ikilemindeki hem karşıt oluşumlar hem de bir aradaki oluşumlarla yine her şeyin birbirini etkilediği ve birbirine bağlı olduğu tespitlidir. Evrendeki her şey zıtlıkların ‘çekim’, aynıların ‘itim’ kuvvetindeki diyalektiksel ilişkiye dayalı olarak birbirini tamamlar ve bütünleştirir. Pozitif ve Negatif tanımlamaları da karşıtlıklara ve çelişkilere işaret eder. Fakat bu karşıtlık ve çelişkiler birbirini tüketen değil, karşıtlıklar üzerinden birbirini var eden gerçekliklerdir. Bu da dualitedir. Küçücük bir enerji yoğunluğunun soğuk boşlukta yarattığı patlamayla sıcaklığın soğuk olana hücumu sonucu enerjinin maddeleşmesi diyalektiği/dualiteyi ifade eder. Evrensel bütünlüğün bağ olmadan yani diyalektik olmadan var olamayacağı gerçekliğinde haliyle düşüncenin nasıl bir diyalektik işleyişe sahip olduğu da irdelemeye değerdir. Şayet evrensel bütünlük diyalektik ise o halde evrenin özeti olması itibariyle insan düşüncesinin de diyalektik bir işleyişinin olması gerekir. Günümüzde çokça kullanılan ‘Negatif düşünce – Pozitif düşünce’ tanımlamaları da acaba kaynağını bu evrensel diyalektik işleyişten mi alır? Hannah Arendt “Tehlikeli düşünce yoktur, düşünmenin kendisi tehlikelidir” derken insan toplumunu, düşünme yetisinin her zaman kötülük doğurduğuna ikna etmeye çalışmaz. Ama kastik katil topluluğun çıkışı ile beraber gelişen erkek egemen, devletçi uygarlık sistemi zihniyetinin düşüncede yarattığı sapmalardan ve yabancılaşmadan ötürü düşünmenin kendisinin artık tehlikeli olduğunu vurgular. Hiroşima, Nagazaki ve Halepçe katliamına yol açan nükleer bombalarının yaratanları olan pozitivist bilimcilerin; tüm insanlığa ve tüm canlılara ait olan dünya topraklarının ve doğal kaynaklarının tek sahibi olabilmek için tarih sahnesini kanlı katliam savaşlarına çeviren ve komünaliteye saldırarak toplumları denetimine alan uygarlık, imparatorluk ve krallık yöneticilerinin; kadının yüksek zihni kabiliyetinin yarattığı ortak akıl ve ortak ruhun toplumsallığın temel kaynağı olduğunu fark ederek kadınları recm eden, giyotinlerde başsız bırakan, özel ev-genel ev- zindan sınırlarına hapseden kastik katil zihniyetin düşüncelerinin tehlikeli olmadığını hangimiz iddia edebilir ki… Emekle ve toplumsal gerçekleşmeyle kendini yaratan ve yaşamdaki yitirilmiş hakikatin tekrardan yaratımının umut kaynağı olan Önderliğimizin uluslararası NATO – Gladio komplosu ile fiziki esaret altına alınmasında baş sorumluluğu bulunanların en tehlikeli bir düşünce işleyişine sahip olduğu kuşkusuzdur; özgür bir yaşama kapı aralamak için fedaice mücadele eden ahlak ve ilkeli duruş timsali direnişçilerin kimyasal gazlar ile şehit düşürülmesine sebebiyet veren savaş tekniği üreticilerinin en kötü düşünce yapısına sahip olduğu tartışmasızdır. Fakat insanın düşüncesi ile doğada ve toplumda yol açtığı yıkımlar ve kıyımlardan yola çıkarak düşünmenin negatif olduğu ve karşı koyulamaz bir kötülüğe sahip olduğu gibi kesin bir yargıya varmak bizi kaderci bir anlayışın sınırlarına mahkum eder. Düşünmenin, düşünmemenin, olumlu veya olumsuz düşünmenin insan seçimlerine dayalı olduğunu vurgulayan Fatmagül Berktay “düşünme, dünya sahnesinde ortaya çıkabilecek fırsatları veya engelleri gizlemekten başka bir işe yaramayan donmuş yargıları ve hakikat iddialarını temizleyebilme yetisi olarak aynı zamanda hem kişisel vicdanı hem de dünyaya ilişkin kritik sevgiyi ve sorumluluk almayı harekete geçiren şeydir. Böyle davranmayı seçebileceğiniz gibi seçmeyebilirsiniz de” diye belirtir. Arendt’in tehlikeli olarak belirttiği düşünce, yani negatif olan düşünce; bireylere indirgendiğinde, modern kastik katil topluluğun bugün bireylere dayattığı verili yaşam zorunluluklarının liberal, çıkarcı, dogmatik ve güdüler sınırında seyreden düşüncesine tekabül eder. İşte böyle düşünmekte, düşünmemekte bir seçimdir. Kapitalist modernitenin hakim olduğu bir dünya düzensizliği içerisinde yer alıyor olsak da ağır bedelleri olmasına rağmen seçim yapabilme özgürlüğümüz her zaman bize bağlıdır. Negatif düşünmeyi veya düşünmemeyi öldürücü bir zehir gibi toplumun damarlarına zerk ettirmeye çalışan kapitalist sistem bireylerde özgür düşünceye, özgür iradeye ve özgür kimliğe dair arayışları körelterek kendi kendini tüketen ve sadece orta beyin aşamasında düşünerek sistemin işleyen çarklarına hizmet eden birey yaratımını önceler. Şayet toplumun damarlarına zerk etmiş bu zehrin panzehri bulunmazsa ahlaki yönden çürümüş, yozlaşmış olan bu toplumun bireyleri de bir amaçla, hedefle, inanç ve ideoloji ile bağlanmadığı bu yaşama dair en ufak bir özgürleşme umuduna tutunmadan moralsiz, ruhsuz ve anlamsız intiharvari bir yaşama doğru sürüklenir. O halde düşünmeye, pozitif düşünmeye, inançla harmanlanmış bir düşünmeye yeltenmemiz gerekir ki negatif ve kötü düşünmeye dayalı intiharvari yaşamı topluma reva gören erkek egemen zihniyete en etkin darbe vurulabilsin. Önder APO’nun “Tarih sınıflar savaşı değil de devlet ve komün savaşıdır veya mücadelesidir” tespiti bize şunu açıkça gösterir ki toplum hiçbir zaman özgür iradeden ve özgür düşünmekten vazgeçmemiş ve bunun uğruna mücadele etmiştir. Devlete karşı savaşan komünün varlığı bu gerçekliğin yansımasıdır ki ağır bedelleri de olsa toplum düşünmeyi seçmekten alıkoyulamamıştır. Çünkü komünallik, komün yaşamında ısrar farklılıklardan, çeşitliliklerden, kültürel sentezlerden kopartılamayan ve homojenleştirilemeyen bir toplum hakikatidir. İşte tam da böyle ilkeli ve ölçülü, çok renkli ve çok kimlikli bir ortamda pozitif düşünce gelişir. Bulanıklaştırılamayan, silikleştirilemeyen hatta sıfırlanamayan bir düşünce, anlam arayışının ve özgürlük isteminin de hiçbir zaman dizginlenemediği bir düşüncedir ki bu da “Ortak Akıl – Ortak Zihniyet” ile ifadesine kavuşur. Toplumun kök hücresi olan komünlerin inşası ideolojiyle, duyguyla ve inançla sentezlenmiş düşüncenin, özgürlüğe koşturan çağrısına son sürat koşmayla gerçekleşebileceği gibi; düşüncenin kastik katil zihniyet öğrenimlerinden ve geleneklerinden arındırılması da yine komün direnişinin hep koruyarak varlıklı kıldığı ortak zihniyet ve ortak ruh birliğine sıkıca tutunulması ve geliştirilmesiyle gerçekleşebilir.